Terk-e Tariz

terketariz

Özgür Erbaş  Çok sevdiğim biri beni terk etmişti, ona dedim ki: “Yine ben. Sana bir kez daha yalvarıyorum, beni terk etme. Yalvarırım beni terk etme! Kendimden korkuyorum. İçimde kaynaşan, adı andan ana değişen duygudan korkuyorum. Bir alev topu gibi yakan, jilet yutmuşum da tüm organlarımı kesiyormuş gibi ilerleyen, ne kadar içsem susuzluğum dinmeyecekmiş gibi gelen, kirpiklerimin arasına çakılı kibrit çöplerinin adı her neyse, işte o duygu. Yalvarırım beni terk etme.

Allah Yazdıysa Bozsun!

Pınar Elmasoğlu Ben üniversitede öğrenciyken, bir mühendislik öğrencisi ile flört etmek, kız yurdunda -özellikle de Sosyal Bilimler okuyan kızlar arasında- ikinci sınıf muamele görmeye neden olan bir hadiseydi çok afedersiniz. Evet, öyleydi. Felsefecilerin çok popüler olduğu bir dönemde öğrenciydim ben. Felsefeci sevgili sahibi olmak epey bir şey demekti; adam aşkın tarifini yapana kadar siz öbür tarafa geçmiş olurdunuz; bir nevi beden dışı deneyim. Vardı benim de felsefeci bir sevgilim, günlerimiz bu sandalye var mı yok mu, varsa benim gördüğüm gibi mi var, o sandalyeyi benim gördüğüm gibi yapan şey, yani benim algım hangi gerçeklikte filan tartışarak geçerdi.  Ağzından bir kere … Eserin devamı

İtirazım Var Bu Zaman-Mekâna

Pelin Topçu Madem bilmediğim güçler tarafından isteğim dışında zalimce fırlatıldım dünyaya, neden yaşayacağım yeri ve zamanı seçme özgürlüğü verilmedi bana? Pekala kabarık eteklikler giyip ortalıklarda dolaşabilmeli, Napolyon’un karşısına geçip “ne kasıntı adamsın sen de be!” diyebilmeli, Einstein’la karşılıklı çay içip, “eee, var mı bu aralar aklında yeni bir şeyler?” diye sorabilmeliydim. Ya da bundan çok daha önce henüz gökyüzünün dev binalarla karartılmadığı, hayvanın hayvanlığını, insanın insanlığını bildiği çağlardan birinde yaşamak isteyebilirdim. Ama ne fayda! Bana isteğim sorulmadı.

Annem, “Biraz selenyum ye!” dedi.

Yazan: Özgür Erbaş Annem, ‘bilir ama ne bildiğini bilmez’ tiplerdendir. Ona göre bildikleri normaldir; herkesin bilmesi gerekenlerdir. Oysa onunla büyümüş olmama karşın, ne neleri bildiğini ne de tüm bunları nasıl bilebildiğini anlamışımdır. Örneğin annem, psikolojik gibi görünen, hatta kimi zaman öyle olması umut edilen sorunların, kötü beslenmeden kaynaklandığına yürekten inanır. Hani, günümüzde “depresyondayım” demek, aslında “azıcık şefkate ihtiyacım var” demektir ya; işte bu anneme sökmez.

Magritte – “İmkansızı Denemek” Üzerine

Yazan: Coya O hiç kendine alışamamıştı. Bedenini de adını da kavrayamamıştı. Adını ve bedenini kavrayanları anlayamamıştı. Tek anladığı, içerlemesiydi, aynaya baktığında gördüğüne. Herkes bu kadar aitken adına ve bedenine, içine sinmemesiydi yaradılışı; diğer kadınlar gibi aynaya gülerek bakamamasıydı, kendini boyarken. Savaş boyları sürüp, ad ve beden faşistlerine saldırmayı beklemesiydi. Uğraşsa çözebilirdi belki. Çözse bir işe yarayabilirdi belki. Yarasa adını sevmiş gibi yapabilirdi belki…

Sallama Martı

Yazan: Coya Ev, kişinin kendi olabildiği yerdir. Ev insanın rahat olabildiği yer olmak zorunda değildir; kendi olabilmek, hatta salt kendi olabilmek çok sancılı ve gayet de rahatsız bir süreç olabilir. Bu süreçte kişi, doğumundan beri içselleştirdiği ailesel, toplumsal, ahlaki değerleri, düşünceleri yoklar ve hangisinin “kendi” tanımına uyduğunu, hangisinin dayatmalar sonucu istemediği halde benliğine dahil edildiğini keşfeder. Kendini tanımlama sürecinde kişi, çevresindeki değerlerle ters düştüğünü anlarsa, ailesini, sevdiklerini, içinde yaşadığı toplumu karşısına alabilir, yalnız kalabilir, mutsuz olabilir. Bu yüzden ev, kişinin kendi olma sürecindeki bu rahatsızlıkla, bu mutsuzlukla barışıp, onu kabullenebildiği ve onu doyasıya yaşayabildiği yerdir.

JR Kadar Gerçek, Şehrazat Kadar Sahte!

Yazan: Özgür Erbaş Son bir buçuk yıldır fasılasız televizyon izliyorum. Dizilerim var, onları takip ediyorum. Heyecanlanıyorum, kahramanlar adına korkuyorum; ütünün fişini çek, diye sesleniyorum; ulan ahlaksızlar diye sinirleniyorum. Ama bir yandan çekirdeğimi çitleyip çayımı da içiyorum; tam olarak kaptırmıyorum, durumun gereğini yapıyorum. Dizinin sonunun daha ilk bölümden nasıl olacağını biliyorum; mutlu sonla biteceğini, bütün sevenlerin kavuşacağını, tüm küslerin barışacağını, kötü yasaların işlemeyeceğini yani her şeyin hayatın olağan akışına ters biçimde gelişeceğini bilmekle birlikte seyrediyorum.

Yeni Zelanda’nın İşgali ve Hazırlayan Sebepler

Yazan: Ebru “Şebzindedâr” Akman Bugün kahve falında bana “hiç tahmin etmediğin bir aşkın haberini alacaksın” dediler. İlerleyen saatlerinde günün, aldım gerçek bu haberi. Âşık olduğum günkü kadar sevindim bu aşka ben. Zihin durmaz ya, benimki de durmadı; bu hayatta bir ben eksikmişim gibi aşk konusunda üfürmemiş olan, katılmaya karar verdim üfürmüşlerin arasına. Bu sözünü ettiğim aşkta beni en heyecanlandıran kısım fena halde idrak içinde, dediğim dedik birinin âşık olması ve bu idraki ile aşkını aynı kefeye nasıl koyacağını merak etmemdir. O iş nasıl ilerleyecek göreceğiz elbet ama ben üfürmeme ivedilikle başlamalıyım, hem de bir iki klişe ile ya da aşk … Eserin devamı

Yıllar Sonra Uyuyan Güzel’in Ülkesindeyim…

Yazan: Lenore Seneler, senelerce önce bir kız vardı. Video’da bir sürü peri masalı filmi izlerdi. (Çok masalsı oldu bu cümle, çok) Yıllar sonra o filmlerden biri tekrar eline geçti: Uyuyan Güzel. Heyecanla karşısına geçip izlemeye başladı filmi. Ama her şey çok değişmişti… Masalları bilirsiniz. Kim bilmez ki. Küçükken her hafta tekrar “Çirkin”e aşık olurdu “Güzel”, saçlarını uzatırdı Rapunzel. Uykuya dalardı güzel bir kız. Erkek kardeşini kurtarırdı Gretel. Ben de izlerdim. İzlemek ayrı bir zevkti: Rengarek, büyülü bir atmosfer vardı bu filmlerde dış dünyada rastlayamayacağınız. Peri masalları küçükken çok etkileyiciydi.