Biri ölür, eksilirsin. Biri gider, özlersin. “Helal olsun;” der, titreyen sesin, ardından. Beyaz bir bohça olmuştur sevdiğin. Kundaklamışlardır onu, yıkamışlardır. Toprağa emanet bırakır evine gelirsin. Yüzü gözünün önünden gitmez. Sesi kulaklarında… O kadar çok resmi vardır ki kafanın içinde hangisini seçeceğini bilemezsin. Sonra tüm resimler silinir.
Gece yatağa girersin. Yorganına sarılırsın, için üşür. Bir türlü ısınamazsın. Aklına sıcak şeyler gelsin diye yataktan kalkarsın. Bir sigara yakarsın belki ya da başka bir şey… Bir elma yersin belki, çekirdek çitlersin. Hiçbir yerde olanlara seslenirsin, hepsini birden çağırırsın. Hepsi gelir. Sırayla ya da bir arada. Ne çok olduklarını görünce aralarına katılmak gelir bir an içinden. Sıkıldıklarını mı geçirirsin aklından ya da soğuk olduklarını, gülümsemelerinin donukluğunu belki; çabuk kaçar hevesin.
Bir haber daha almak istemezsin, gelir. Birine daha bir şey olursa dersin, tehdit eder gibi, ama olur. Kimseye bir şey olmasın dersin, dua gibi, ama tutmaz. Hayat… Çünkü hayat, başladığı anda hızla bitişe doğru koşar.
Ama bazıları vardır ki onlara hiç kıyamazsın. Muhtemelen senden küçüktür. Daha az yaşamıştır senden güneş takvimine göre. Çocukluk arkadaşındır. Çamura bulanmışsındır birlikte ya da dudağını patlatmışsındır istemeden. O anki dolu dolu gözleri gelir aklına. Ağlatmışsındır onu, ama daha çok gülmüşsünüzdür birlikte. Saklambaçta aynı kovuğu bulup ebeye yakalanmamak için nefesinizi tutmuşsunuzdur birlikte. Aynı anda kıkırdamaya başlayıp birlikte yakalanmışsınızdır ihtimal.
Ona veda edememişsindir hayat yorgunluğundan. Bir kere daha sohbet edememişsindir. Denk geldiğinizde kıymetini bilememişsindir. Koca bir keşke olup gitmiştir arkadaşın. Fotoğrafı kalır masanda, belki sonra o da kaybolur… Çekmece perileri kaçırır, diğer fotoğrafların gittiği yerlere götürür. Beni de bir gün yanlarına götürürler, kim bilir kimlerin çekmecelerinden.
Bir gün bir yerlerde, her gün her yerde buluşuruz. Hayattır bu; başladığı anda hızla sona doğru koşan…
Çok sevdiğim biri beni terk etmişti, ona dedim ki:
“Yine ben. Sana bir kez daha yalvarıyorum, beni terk etme. Yalvarırım beni terk etme! Kendimden korkuyorum. İçimde kaynaşan, adı andan ana değişen duygudan korkuyorum. Bir alev topu gibi yakan, jilet yutmuşum da tüm organlarımı kesiyormuş gibi ilerleyen, ne kadar içsem susuzluğum dinmeyecekmiş gibi gelen, kirpiklerimin arasına çakılı kibrit çöplerinin adı her neyse, işte o duygu.
Ece Ayhan’ın Meçhul Öğrenci Anıtı adlı şiiriyle ilk karşılaştığımda büyükçe kısmı benim için işkence olmuş ilkokul yıllarımın yükü tuhaf bir şekilde hafiflemişti -anksiyeteden sürekli terli öğrenci önlüğünün sıkboğazı biraz gevşemiş, açılması yasak pencereler biraz aralanarak birkaç teneffüs temiz havaya izin çıkmıştı; bana asla sevgili olmamış ilkokul öğretmenimi bile pas geçmem ve yılların öfkesini biraz daha derinden anlamlandırmam mümkün olmuştu. Yıllar sonra aynı şiiri şöyle de anlayabilecektim: “Türkçe’de, Nazım çizgisinin dışında da çok güçlü ve özgün politik şiir örnekleri verilmektedir ve Ece Ayhan, yalnızca tüm şiirinin ayrık üslubuyla değil bu yönüyle de başı çekmektedir.” eserin devamı »
1915′te yaşananlara ilişkin başlatılan özür dileme kampanyası, Ermeni Meselesi’ni kendi perspektifimizden masaya yatırmak için güzel bir vesile oldu. Bu yazıyla, özür dileyenler kervanına ben de katılmış olacağım. Lakin, tam olarak ne için özür dilediğimi, kampanyada kullanılan standart metinden bağımsız olarak kendim ifade etmek istiyorum. eserin devamı »
Benim küçük dünyamda, yenilenler, içilenler çok önemli bir yer tutuyor ve buranın bir üyesi her daim nefesimi kesiyor…”Ne yemek istersiniz ? Ne içmek istersiniz?”
“Salamlı sandviç? Su? Kola?”
“Mercimek çorbası ?Ayran? Kola?”
“Yaprak sarması? Şıra? Kola?”
“Çikolatalı pasta ? Süt? Kola?” eserin devamı »
Kar denizine doğru gülümseyerek uçarken mutluluktan başı dönen ve keyifle aşağıya bakıp “Yere inmeme daha var;” diye düşünürken birden bir yere konuveren bu kar tanesinin adı Lin idi.
Konduğu yerden aşağı bakınca bir sürü neşeli insan gördü, çünkü burası bir panayırdı ve kendisi de sirk çadırının tam tepesindeydi. İlk gördükleri çok eğlenceliydi: Bazı kar taneleri insanların şapkalarında dolaşıyor, bazıları insanların elindeki sıcak içeceklerin içine atlıyor, bazıları ise meraktan gözlerine giriyordu. Hatta atkıyla örtünmemiş olanların kulaklarına girip onları gıdıklayan kar taneleri bile vardı. eserin devamı »
Rumuz: …sayfa sayfa okuyacam, lakin gücüm yetmiyor….
oğlum! Kavuşmak lakırdısını uzatmasan bu gece!
anasonla çiğerleri şişirmişsin bir kere…
oOo dostum! bakın kimler gelmişler,
Belki bizi sevmişler, O’ndan erken dönmüşler.
Resim diye şiir vardı içindeyim bu gece,
içinde bir hatun vardı; sokulmuşum sessizce.
Siz burada garsonsunuz, unutmuşum içince,
sesinizi duydum ama ölmüştünüz beş kere,
Sokak görse tanır mı ki yamacıma gelince.
Sırtınızda el örgüsü hırkanız
Yüzünüzde kırkbeş günlük sakalınız
Kaba saba sözleriniz
Reddedişiniz
Sevilmeye izin vermeyişiniz
Bağırarak sevişmeniz
Alay edişiniz
Doğru sözleri söylemeyişiniz
İnsanlığı sevişiniz
İnsanları sevmeyişiniz
Lütuf saydığınız sözleriniz
Hayata ara verişleriniz
Gidişleriniz
Geri gelişleriniz
Puslu gözleriniz
Kibar elleriniz
İle tezat olan hantal bedeniniz
İle tezat olan yürümeniz
Bir hayalet gibi
Ve siz
Bu halinizle
Beni nasıl sevdiniz? eserin devamı »