Antik ve klasik çağlarda Bahar iç kıpırtısı, kalp çırpıntısı ve tazelenme mevsimiydi. Oysa modern zamanlarda Bahar iyi havaların ve yazın müjdecisi değil, bikinilerden ve mayolardan taşacak fazla kiloların felaket habercisi. Bahar artık sebepsiz sevinçler ve hafif lezzetler değil, asık suratlı endişeler ve ağır diyetler mevsimi. Birkaç günlük yaz aşkları (veya eldekini elden kaçırmama) uğruna üç-dört ay boyunca lahana çorbasına ve pirinç lapasına talim edilecek. Spor salonlarına avuçla paralar dökülecek. Ve geçen yazdan kalma giysilerin içine zor da olsa sığıldığı gün vakit geçirmeden tatile çıkılacak. Bir parça zayıflamış ama gıdasız kaldığı için aynı zamanda zayıf düşmüş bedenler Akdeniz kıyılarının güzide beldelerinde tıpkı diyet yaparak form tutmayı aynı mevsimde aradığı gibi huzuru ve heyecanı da aynı gecede arayacak. eserin devamı »
Benim küçük dünyamda, yenilenler, içilenler çok önemli bir yer tutuyor ve buranın bir üyesi her daim nefesimi kesiyor…”Ne yemek istersiniz ? Ne içmek istersiniz?”
“Salamlı sandviç? Su? Kola?”
“Mercimek çorbası ?Ayran? Kola?”
“Yaprak sarması? Şıra? Kola?”
“Çikolatalı pasta ? Süt? Kola?” eserin devamı »
“Canım ekmek içi kokoreç çekti.” diye babasına cep telefonuyla mesaj çeken 7 yaşındaki kızıma…
İnsanın hayatı algılaması ve yorumlamasında büyük etkisi bulunan anneler (hoşumuza gitse de gitmese de) yemek altyapımızı da inanılmaz bir şekilde oluşturuyor. Geçen zamanla değişen pekçok şeyin başında gelen yemek alışkanlıkları, eskiye dair çoğu şeyi silmeye uğraşsa bile bunlar zaman zaman zihnimizde yüzeye çıkıveriyor, belirsiz zamanlarda ansızın. eserin devamı »
Geçgek(1) verdim, gâvur değildir deyi almadılar. Kimlik gösterdim, bıyıkları var deyip iltifat etmediler. Eğerçi (2) görünürde her çil lale Firuzan’mış gibi davrandılar lakin tüm seslerime hal diliyle karşılık verdiler.
Dedim: - Ey zabitler, Avrupaperest ilimde, her gün ağraz dilimde, vermezler kimlik aynı gününde, yarın olmak gerek gâvur elinde.
Dediler: - Gavur takmaz imliğini, biz bakarız kimliğini; biz vermeyiz geçgeğini.
Dedim: - Benim riayetimi (3) gerekli görmüşler ve bana hizmet geçgeki (4) vermişler ki ondan her zaman serbest dolaşımda olam ve padişaha gönül rahatlığı ile dua kılam.
Dediler: - Ey zavallı! Sana zulüm etmişler ve gidip gelme sermayesi vermişler ki, daima faydasız mücadele edesin ve uğursuz yüzler görüp sert sözler işitesin.
Dedim: - Hizmet pasaportu almışım, beratımın gereği niçin yerine gelmez?
Dediler: - Zevaittir (5), husulü mümkün olmaz. eserin devamı »
Hayatımın hiç bir döneminde akşama ne pişireyim demem gerekmemişti. Ana baba evindeyken bir gün bir fırsat doğmuştu; ancak onda da annemin, ameliyat olmuş yatarken bana detaylıca verdiği tarif üzerine pişirdiğim tel şehriye çorbasını -nedense minyatür spagetti gibi olmuştu- çatalla yemek zorunda kalmasıyla mutfak serüvenim başladığı gün sona ermişti. Şimdilerde de evde haftada bir gün yemek pişirecek olsam sanırım çoluk çocuk ev ahalisi beni gözyaşları içerisinde alkışlarlar.
Malum bizler yeni dünya düzeninin iş hayatını ev hayatına tercih etmek zorunda kalan “yeni” kadınları olarak; yarın hangi dosyaları yetiştireyim ya da hangi yeni yayınları tarayayım, yarınki hastalarla neler konuşmalıyım acaba diye düşünmekten (düşündürülmekten de diyebilirim edilgen bir tavır alırsam -ki bazen sandığımızdan daha edilgen olduğumuzu düşünüyorum) akşama ne pişireyim demeyi hic öğrenememiş bir kuşağız. Büyürken ve hatta bazılarımız için halen bu işi genellikle annelerimize bırakmış olmanın rahatlığı bizi bir ölçüde kurtarıyor olsa da gelecekte biz yeni kadınların yepyeni kızları kime bırakacaklar bu işi, merak ediyorum. eserin devamı »
Bir kitap okudum, paylaşırsam okuduğuma daha da değecek, daha bir gelişecek sanki içeriği… İtiraf etmeliyim, okurken çevremde olanlar kitap bitse de kurtulsak dediler, her öykünün ardından ortaya çıkıveren birilerine anlatma dürtüm yüzünden. Anlattıklarım kimsenin ilgisini çekmedi açıkçası ama ben burada okuma sonrası bende kalanları anlatmaya çalışayım, bir ilgilenen çıkar belki…
Kitap Jorge Luis Borges’in bir öykü kitabi. İletişim yayınlarından çıkmış, 1998 birinci baskı (belli ki hemen herkes kitaba beni dinle(me)yenler gibi ilgisiz kalmış, ikinci baskısı yapılamamış). Çeviriler Tomris Uyar ve Fatih Özgüven’e ait ve çevireninin kim olduğu her öykünün sonunda ayrı ayrı belirtilmiş.
Daha önce “Kum Kitabi”nı severek okuduğumdan bu kitabı seçerken hiç zorlanmadım; bildik olanın tadı damağımda, bilinmeyene (ama öngörülene) iştahla saldırdım da denebilir… eserin devamı »
- Ada sahillerinde bekliyormuş… Beni seviyor istiyormuş… Her zamanki yerinde bekliyormuş! Canııııım… Ne! Şadiye mi? Şadiye de kim? Kim dedim, kim o başı için seni şad edecek olan kaltak?
- Saçmalama!
- Saçmalamıyorum!
- O halde söyle bakalım, bugüne ne kaldı? Dünden ne kaldıysa ondan biraz daha fazla mı eksik mi?
- Kime ne? Bana ne?
- Biraz huzursuz, az mutsuz musun?
- Değilim.
- E, o zaman? eserin devamı »
Yemek tariflerimi paylaşmak konusunda son derece isteksizimdir. Lakin, artizanal ekmek yapımı konusunda, sevgili Ruki’nin (ruki.org) muazzam katkısının yarattığı toplumsal borçluluk duygusundan kurtulmak amacıyla, bu tarifi yorumlayanlar.com’da yayınlamaya karar verdim. Tabii, malzeme listesini ve tarifi okuyunca, kimsenin bu ekmeği yapmaya kalkışmayacağına ilişkin güçlü inancımın da, rahatlatıcı bir etkisi oldu üzerimde. Yine de, Gara Ekmeği’ni yapacak kadar kararlı ve çılgın olanların, insanolğlunun tarih boyunca tattığı en güzel ekmeği yiyeceklerini itiraf etmek durumundayım. eserin devamı »