İlk Çıkacak Şarkı Benim Olsun

Özgür Erbaş

Ona, onunla tanışmadan çok önce, bir arkadaşımın “Zekası ölçülemeyecek kadar yüksektir;” dediği anda aşık olmuştum. O, bende olmayan her şeydi. Başta zeka ve diğerleri. Aynı anda birden fazla yetenek, birkaç kişiye yetecek kadar güç…

Zekamın ortalama olduğunun, yeteneklerimin geçici heveslere ve ardından gelen başarısızlıklar için söylenmeye yettiğinin farkındaydım. Hiçbir işi sonuna kadar götüremezdim. Başlangıçlar iyi, sonlar hep berbattı. Bağlama kursum için alınan aletin re sesini kötü çıkardığını hocamdan önce fark etmem, aletten, kurstan, hocadan ve içinde bağlama olan tüm müziklerden uzak kalmama yetmişti. Gitar çalmaya parmaklarım kısa geldi, ud almaya param. Ama karşımdakinin bilgisinin benden az olduğunu fark ettiğim anların hiçbirinde, orkestra şefi olmama bir sömestr kala konservatuarı terk etmiş numarası yapmaktan geri durmadım. Konservatuarda okuduğum yalanını söylemediysem de!

Gerçi başka yalanlar söyledim. Ben yalan söylerim zaten; işime öyle geldiği için, gerçeklerden sıkıldığım için, gerçek karşı tarafın işine yaramadığı için, eğlenceli bir akşam geçirmek için… Örneğin bir akşam, sırf taksici kısa mesafe gitmemize kızmasın ve bizden korksun diye üç kişilik sivil polis ekibi numarası yapmıştık. Bir barda tanıştığım bir adama, ismim dahil her şey hakkında yalan söyledim. Tam beş saat sürdü. Tüm sorularına ve kurduğu tuzaklara rağmen açık vermedim. Beni bulmaya çalışmış mıdır acaba? Santralleri arayıp “Zeynep Köse… Evet… İstanbul… Beykoz… Yok mu? Peki. Köse soyadında … … ” konuşmaları yapmış mıdır? Çünkü beni bulabilecek misin bakalım deyip son içkimi yuvarladığımda kendinden çok emin bir ifadeyle “Yarın sabah telefonun çalar;” demişti.

Başka yalanlar da söyledim. İlkokuldan beri “Babam vefat etti öğretmenim;” demekten sıkıldığım için —ve öldü demenin vefat etti demekten daha kaba olduğuna inandırılmama rağmen öldü demek için içimden yükselen sese inat olsun diye— üniversitede tanıştıklarıma babamın mezar bekçisi, pilot, paraşütçü, gizli görevli olduğuna dair yalanlar söyledim. Sonunda tek tek tanıştıklarımın hepsi birbiriyle tanıştığında babamın sadece öldüğü ortaya çıktı tabii.

Evet, o bende olmayan her şeydi. Yalanı yoktu. Üstelik buna ihtiyacı da yoktu. Gerçeklerin çok azıyla yetinebiliyor, ne anlatırsan ona inanıyor, soru sormuyordu. Kendisiyle ilgili anlattığı her şey imgelerden ibaretti ve ben bunu yaklaşık altı ay sonra anlayabildim. Kanca deyince herhangi bir vesileyle geliştirilmiş bir ilişkiden, hatun deyince dünya üzerindeki tüm dişilerden ve kendini dişi zannedenlerden, pezevengin evladı derken kendinden söz ediyor, biz fanilerin şey kelimesiyle ifade ettiği her şeyi ise sik kelimesini kullanarak söylüyordu. Aklımda en çok bunların kalmış olması tesadüf değil tabii. Sondan başa doğru, kullanılma sıklığı ve benim dikkatim nedeniyle aklıma kazınmış olmalarıyla ilgili.

Onun ağzından ilk kez “Bizim hatun;” lafını duyduğumda kalbim duracaktı. Cümle içinde, bir olayı anlatırken, odadaki diğer şahsa, odada olmayan başka bir şahsı anlatırken, öylesine söyleyivermişti. Cümlenin bundan sonrasını, kulaklarımdaki uğultu nedeniyle duymamıştım. Çünkü benim içimden trenler kalkmıştı, o trenlerin arkasından mendiller sallanmıştı, çocuklar trenin camlarından ağlayarak sarkmıştı, birileri trene atlamaya kalkmıştı… ve ben de o trenin önüne atlamak istemiştim. Oysa tanışalı yaklaşık iki saat olmuştu ve ben ona zaten aşıktım. Kendimi ihanete uğramış hissediyordum ve önümdeki rakı kadehine kafamı sokmuştum. Sigarayı parmaklarımın arasında çevirirken, odada hikayeyi dinleyen şahıs ona, “Ya o karı da manyaktır; görmeyeli on yıl falan oldu sanırım;” dediğinde, kadının hayatı benim ellerimde son bulmaktan kurtuldu. Kafamı soktuğum rakı kadehinden çıkarıp mutlulukla onun yüzüne baktım. İlk defa o anda göz göze geldik. Gözlerimin içine baktı. Gözlerinin içiyle, kısacık güldü. Sonra kafasını kendi rakı kadehinin içine soktu. Ben de ona bakmaya devam ettim. Konuşamıyordum.

Tam altı aydır aşık olduğum adamla sonunda tanışmıştım. Daha doğrusu yüzünü görmüştüm. Ama kapıdan girdiği anda ben, onu beklemekten, onu beklerken çektiğim kalp çarpıntısından, yüzümün kızarmasına mantıklı bir bahanem olsun diye içtiğim rakıdan, beynimin içinde robot resim çizmek için kesip biçtiğim yüzlerin getirdiği anılardan yorgun düşmüştüm. Bu nedenle gecenin ikisinde, tüm enerjisiyle içeri girdiği andan, adının ilk kez söylendiği ve benim onun O olduğunu anladığım ana kadar —ki yaklaşık bir saat—  onunla ilgilenmedim.

Ev kalabalıktı ve tokalaştığı kimseye adını söylemiyordu. Ben bir kenarda oturmuş onu bekliyordum. Uzattığı elini, elimin ucuyla tutup yüzüne öylesine bakıp yerime oturdum. Misafir odasına girip üstünü değiştirdi. Daha doğrusu soyundu. Üzerinde garip bir t-shirt ve donla içeri gelip kendisine rakı koydu. Göz ucuyla sek rakı içtiğini gördüm, içimden aferin dedim. Kim olduğu umurumda bile değildi. Tipi garipti. Salonun ortasındaki masada, rakı şişesinin hemen yanında yalnız başıma oturuyordum. Odadakilerle ilgilenmiyordum. O da gidip odanın en karanlık köşesine oturdu. Odadakilerle ilgilenmiyordu. Yaklaşık bir saat sonra karanlığın içinden bir ses “Biterse gider alırım. Başında bekleme” dedi. Kafamı karanlığa çevirip “İçindekini değil, şişeyi bekliyorum;” dediğimde yüzünü aydınlığa çıkarıp bir kahkaha attı. O anda arkadan bir ses “Aha bizim oğlan güldü;” diyerek yanıma geldi, sesin sahibi elini omzuma koydu ve ben sizi tanıştırmayı unuttum dedi. Ve biz tanıştık. Benim ilk sözüm, “Sen o musun?” oldu. Onun ilk sözü de “Ben o değilim. O her kimse!”. Onun ilgisini sözümle çekmiştim ve tanıştığımız andan itibaren bir tek söz daha söyleyecek halim kalmamıştı. Artık ben tam bir aptaldım. O da tam bir zeka olarak karşımda duruyordu. Konuşmamalıydım. Zaten konuşamıyordum. Sadece dinliyordum ve çarpılmış suratımla gülüyordum. Mutluydum. Nihayet onu bulmuştum. O sözü duyup ona aşık olduğum anda ondan bir çocuk yapmaya karar vermiştim. Planım gayet basitti. Onu sarhoş edecek ve ondan hamile kalacaktım. Ama planımı uygulamaya geçmem gereken anda, onu beni hamile bırakmaya ikna edemeyecek kadar sarhoştum. Sabah olmuştu. Uykusuzluk tüm vücuduma alkolün de yardımıyla yayılmıştı. Odadakiler kaybolmuştu. Nihayet ben de sızdım.

Uyandığımda ev boştu. Arkadaşım yatağımın yanına not bırakmıştı: “Yavru, biz çıkıyoruz. Akşama görüşürüz. “ Elimde notla yatağa bağdaş kurup oturdum. Gözlerimden akan yaşlar kağıda damlamaya başladığında ağladığımı fark ettim. Aşık olduğum adam gitmişti. Onu ne zaman görebileceğime dair en ufak bir fikrim yoktu. Arkadaşımın bıraktığı nottaki ilk cümle birlikte gittiklerini gösteriyordu, ama akşama kaç kişi olacağımız belli değildi. Akşamdan kast ettiklerinin saat kaç olacağı belli değildi. Akşamın bir an önce olması için tekrar uyumaya karar verdim. Cep telefonuma gelen mesajın sesiyle uyandım. Arkadaşımdandı. Tekrar yatağın içinde bağdaş kurup oturdum ve okudum: “Yavru biz çorba içiyoruz. Mekana kayarız. Atla gel.”

Yataktan çıkıp duş alıp becerebildiğim kadar süslenip kendimi taksiye atmam toplamda yirmi dakikayı geçmedi. Onlar ilk biralarını söylemişlerdi içeri girdiğimde. Beni görünce kahkaha atıp garsona “Üç oldu usta;” diye seslendi arkadaşım. Aşıktım, ışıl ışıldım. Her şeye gülüyordum. Akşam susan kızdan eser kalmamıştı. Aşık olduğum adam karşımda oturuyordu. Bunu o masada benden başka kimse bilmiyordu. O susuyordu. Bira bardağına kafasını sokmuştu. Dinliyordu. Bir ara o kadar uzun bir kahkaha attım ki, “Çok tazesin, kırılıvereceksin;” dedi. Durdum. Yüzüne baktım. O anda, gurur demeye dilimin varmadığı, daha çok aşık atma isteği olduğunu sandığım bir duyguyla, “Göbeğim zannettiğinden fazla güneş gördü;” dedim. Durdu. Kısacık güldü, “İçelim;” dedi. “Bu taze eski kaşara.” İçtik. Gecenin ve biranın ilerleyen saatlerinde, bira bardağının dibinden bakmayı bırakıp konuşmaya başladı. Ağzından çıkan hemen her şeye çatlarcasına gülüyordum. Konuştukça güzelleşiyordu. Buna yemin ederim. Gecenin sonunda hayatımda gördüğüm en güzel erkeğe dönüştü. Oracıkta üzerine atlamamak için kendimi zor tutuyordum. Onun yerine sürekli gülüyordum. O kadar çok güldüm ve her güldüğümle bir öncekini öylesine unuttum ki gecenin sonunda mekandan ayrılırken sadece “Bira bende çene ağrısı yapıyor;” diyebildim. Bu sefer onlar gülmeye başladı.

Üç kişi yavaş adımlarla yürüyorduk. Hepimiz susmuştuk. Usulca yanına sokulup elini tutmak geçiyordu içimden. Ama o bizden öyle uzak görünüyordu ki yüzüme bir yabancıya bakar gibi bakmasından korktum. Kaldıramazdım. Biraz önce masada tamamen aşık olduğum adamın, beni bir yabancı sanmasına dayanamazdım. Hem buna kim dayanabilir ki? Yürüdük. Nereye gideceğimizi bilmiyorduk. Sessizlik iyi gelmişti hepimize. Taksilere yaklaştığımızda arkadaşım birden dönüp “Yavru biz kaçalım;” dedi. O sustu. Gözlerinin içine bakıp “Benimle kaçsana, niye ona gidiyorsun?” dememek için, elimdeki sigarayı yere atıp çiğnedim. “Eyvallah;” diyebildim. Taksi geldi, oturdum. Mor ışığa, Serdar Ortaç’ın şarkısına, beynime saplanan acıya alışmaya çalışırken cama birinin vurduğunu fark ettim. Uzanan elde, saçma sapan bir kağıt parçasına yazılmış rakamlar vardı. Elin kime ait olduğunu anlayıp kafamı kaldırdığımda, “Sana kartımı vermeyi unutmuşum;” dedi. Taksinin üzerine elini vurdu. Ben sanki kırk yıllık kocam “Hanım hadi bir kahve yap da içelim;” deyip kalçama vuruvermiş gibi sevindim. Kağıttan kartı elimde, giden taksinin dikiz aynasına sırıtarak bakıyordum. “Nereye abla;” sorusuyla kendime geldim. Eve gidemezdim. Kesinlikle gidemezdim. “Sen devam et ben tarif ederim;” diyebildim. Taksiyle kıtalararası yolculuk yapılabilen tek kentte, aşık bir kadının bu fırsatı kaçırması mümkün değildi tabii. “Karşıya,” dedim. “Ama radyoyu aç.” İçimden ekledim, “İlk çıkacak şarkı benim olsun.”

Popularity: 6% [?]

Gece Okulu

graduate-movie.jpg

Melih Özuysal

Bu küçük şehirde ne çok anısını bırakıp gitmişti. Şimdi yıllar sonra yine bir yaz gecesi bu şehrin sokaklarındaydı. Üstelik yine saatlerin en acımasızı, en duyarsızı ve en sıkıcısı olan gecenin 10uydu.

Yürüdükçe, bir zamanlar hayallerini paylaşacak hiç kimseleri bulamamış olan ayak izlerine rastlıyor ve onların hala için için kanayışını duyuyordu. Hazır canı yanmışken, izler onu gençlik yıllarını geçirdiği mahalleye getirdi ve sokağın başında onu, yalnızlıkla ilk tanıştıran şey, kısa kambur gölgesi karşıladı. eserin devamı »

Popularity: 23% [?]

İki Ses, bir Necati, bir de Kurufasulye

iki-ses01.jpg

Pınar Elmasoğlu

Bir sabah, ev.

Zorlanıyorum,

içim dışıma çıkıyor unutmaya çalışırken seni. Her gün her gün yeniden daha keskin bir bıçağın üzerinde ip cambazı gibi yürüyorum, ileriye bakarak ve düşmemek için, kendinden emin. Fakat sonunda, kan içinde kalıyor tabanlarım. Düz yolda yürüyemez oluyorum; kanımı dindirmek için güneşli bahçelerde mor çiçekli yollardan yürümem gerekiyor, bir avuç toprak bulamıyorum. Şehir, zaten betona bulanmış. eserin devamı »

Popularity: 14% [?]

Aşk Doktoru

daydream.jpgYazan: Melih Özuysal

Bugün hava kapalı olduğu halde oltayı alıp denize inmiştim. Tahmin ettiğim gibi, balık malık yoktu, bisikleti de almadığımdan eve sahilden dönüyordum. Bir ara, hayal kurmaya başlamış olduğumu fark ettim. Daha başındayken fark ettim, çünkü hem güzel, hem seksi, hem de bana âşık bir doktor, üstü açık beyaz otomobiliyle beni yazlığına götürüyordu. Üstelik rüzgâr gözlerimi yumdurup ağzımı açtırmıyor, saçlarımı sinir bozucu biçimde karıştırmıyor ve hayatın anlamını buldurtmaya kalkarak naif kaçamağımı burnumdan getirmiyordu. eserin devamı »

Popularity: 8% [?]

Güllaççı Berun Bey

berun-bey.jpgYazan: Melih Özuysal

Güllaççı Berun Bey, sabahleyin karanlık yatak odasında gözlerini açıp, tam yatağın içinde doğrulurken, babası, ilk ustası görünümüne bürünüp, “Yarınki müşteri bugünden gelmeli,” diye seslendi ona, rüyasından. Bu söz önemli olabilirdi belki de ama böyle garip bir ikili olmaya ne gerek vardı? Üstünde durmadı, rüya da olsa, bunu ne kadar gereksiz de bulsa, yıllar sonra kendini on bir, on iki yaşlarındaki haliyle gördüğü için pek keyiflendi; o yaştaki halini geriye attırıp yavaşça yorganın altına kaydırdı ve biraz da kayırarak, “Hadi az daha uyu,” dedi; o da gözlerini kapadı. eserin devamı »

Popularity: 7% [?]

Oda

Yazan: Melih Özuysal

Odasını, oda arkadaşına bıraktığı için, sinirinden çatlayacaktı. Asıl, zorunlu kalışına ama ondan da çok, arkadaşının bir kızı odalarına getirecek olmasına sinir oluyordu. Daha doğrusu, arkadaşının kızla sevişecek olmasına; yani aslında kendisinin hala hiçbir kızla sevişmemiş olmasına… eserin devamı »

Popularity: 6% [?]

Kitap Elimden Düşünce Uyandım

kitap_elinde_tn.jpgYazan: Pınar Elmasoğlu

Saat gecenin yarısını çoktan geçmiş. Gelişigüzel tıkıştırılmış eşyalarla toplanmış çantam, yirmi dakikadır apartman boşluğundayım. Elim asansörün çağrılma düğmesine basmaya hazır, hareketsiz. Öyle ne kadar durdum hatırlamıyorum. Hiçbir yere gitmek istemiyorum. Gidişim, buna hazır olduğumdan ya da gitmek istediğimden değil, kalmanın ruhuma vereceği ağırlıktan, zamanla oluşacağını bildiğim mide bulantısından kurtulmak için. Kilitlenmiş gibiyim.

(Hatırladın mı bu, yine çok tanıdık bir ayrılık anı).

Asansördeyim. Her katı hayatımdaki bir önceki yıla geri dönüyormuş gibi ağır ağır geçiyoruz. Şimdi nereye gideceğim ki bu saatte? eserin devamı »

Popularity: 7% [?]

Bayan B

bayanb-001.jpgYazan: Özgür Erbaş

Özenle aydınlatıldığı için sanki karanlıkmış gibi görünen yatak odasında, aynanın karşısında saatlerdir kendini seyrediyordu. Çırılçıplak, dimdik durmuş, gözlerini gözlerine dikmişti. Karşısında neredeyse nefret dolu bakışlarla kendisini süzen kadından bir ses çıksa, olmadı ağzını açmaya kalksa dalacaktı içine; kafa göz girişecekti. Ama kadın, sıktığı çene kemikleri yanaklarında küçük dalgalanmalar yaratarak öylece bakıyordu. Tek kelime etmiyordu. Birden, avuç içlerinin zonkladığını fark etti. eserin devamı »

Popularity: 8% [?]