July 1st, 2008 at 2:48 am (Deneme, Dünyanın Gidişatı)

Pınar Tanboğa Seferoğlu
“Canım ekmek içi kokoreç çekti.” diye babasına cep telefonuyla mesaj çeken 7 yaşındaki kızıma…
İnsanın hayatı algılaması ve yorumlamasında büyük etkisi bulunan anneler (hoşumuza gitse de gitmese de) yemek altyapımızı da inanılmaz bir şekilde oluşturuyor. Geçen zamanla değişen pekçok şeyin başında gelen yemek alışkanlıkları, eskiye dair çoğu şeyi silmeye uğraşsa bile bunlar zaman zaman zihnimizde yüzeye çıkıveriyor, belirsiz zamanlarda ansızın. eserin devamı »
Popularity: 9% [?]
yorumlar
May 31st, 2008 at 2:31 pm (Deneme)

Pelin Topçu
Madem bilmediğim güçler tarafından isteğim dışında zalimce fırlatıldım dünyaya, neden yaşayacağım yeri ve zamanı seçme özgürlüğü verilmedi bana?
Pekala kabarık eteklikler giyip ortalıklarda dolaşabilmeli, Napolyon’un karşısına geçip “ne kasıntı adamsın sen de be!” diyebilmeli, Einstein’la karşılıklı çay içip, “eee, var mı bu aralar aklında yeni bir şeyler?” diye sorabilmeliydim. Ya da bundan çok daha önce henüz gökyüzünün dev binalarla karartılmadığı, hayvanın hayvanlığını, insanın insanlığını bildiği çağlardan birinde yaşamak isteyebilirdim. Ama ne fayda! Bana isteğim sorulmadı. eserin devamı »
Popularity: 15% [?]
yorumlar
March 16th, 2008 at 11:06 pm (Deneme, Psikoloji)
Yazan: Ayşegül Sütçü
(nam-ı diğer mutluelma)
Aşk üzerine düşünmeye başlayınca, sonu gelmiyor doğrusu. Aşkın biyolojik açıklamaları üzerinde düşündük, okuduk, bir iki şey de öğrendik, tamam. “Âşığım” dediğimiz sırada beynimizde neler olup bittiğini biliyoruz artık. İyi de aşk sadece bu mu? Aşkın mekanizması yediğimiz yemekleri sindirmek, ya da yara yerindeki iltihabı apseye çevirmek kadar biyolojik mi? Tüm biyolojik olaylarla aşkı aynı kefeye koyacaksak, aşkımızın açtığı yürek yaralarımıza olduğu kadar ayakkabı vurmalarına, gaz sancılarına da duygu dolu şiirler yazmamız beklenmez miydi? Hayır, bu kadar değil aşk. Aşkın sadece biyolojik bakış açısıyla açıklanabilir olmadığından eminim. Bu duygunun çok daha psikolojik ve felsefî yönleri olmalı. Bu konu üzerinde düşünüyorum epeydir. eserin devamı »
Popularity: 44% [?]
yorumlar
February 22nd, 2008 at 2:21 pm (Deneme, Müzik, Psikoloji)
Ayşegül Sütçü, nam-ı diğer Mutluelma
-Seni bütün kalbimle seviyorum.
-Yalancı!
Âdem’in ilk elmayı Havva’nın elinden yemesiyle oldu ne olduysa. Aşk başladı, tutku da, acı da… İnsanoğlunun kafası ilk o lezzetli elmayı yiyip de cennetten kovulmasıyla karıştı. Ve sonra âşıkların kafası hep karışık oldu.
Aşk insanoğlu için her zaman karmaşık ve gizem dolu bir olguydu. İlk söz de aşk için söylendi, ilk şarkı da. Âşıklar acılarına aşk şarkılarında teselli aradı. Aşkın gizemini çözmek için sanatçılar onu yorumladı, şairler tanımladı, filozoflar üzerinde kafa yordu ve anlamaya çalıştılar…
Havva o yasak elmayı Bilgi Ağacı’ndan kopardığından mıdır bilinmez, aşkın gizemini çözümleme işi yine bilim adamlarına kaldı.
Aşk, bağlanma, eş olma, seks üzerine çok sayıda bilimsel araştırma yapıldı. Yapılan araştırmalarda o evrensel sorular soruldu. Aşk nedir? Nasıl âşık oluruz? Aşkın gözü kör müdür? Sonsuz aşk var mı? Neden sevdiğimize bağlanırız?
Bu sorulara bulunan yanıtların bir kısmı bildiklerimizi yanlışlasa da bir kısmı bugüne kadar şarkılarda söylenegelen önermelerin bilimsel doğrulayıcısı oldu. eserin devamı »
Popularity: 83% [?]
yorumlar
January 27th, 2008 at 9:29 am (Deneme)
Yazan: Yunus Emre (mahlas)
Sevgili doktorum,
Sık sık gemilerimde yanma hissediyorum…
Söylenmemiş sözlerden geriye kalanlar vuruyor sahillerime,
Vazgeçilmiş anlatımlar vuruyor,
Sahillerim zonkluyor…
Öyle çok birikmiş ki nerdeyse ‘hepsi’ olmuşlar yeniden…
Boğazımda düğümlenmiş,
Ve ses tellerimde bir nodül oluşturmuşlar…
Kış bitmeden aldırmam gerekiyormuş… eserin devamı »
Popularity: 39% [?]
yorumlar
January 20th, 2008 at 8:06 am (Deneme)
Yazan: Yudit Namer
Ev, kişinin kendi olabildiği yerdir. Ev insanın rahat olabildiği yer olmak zorunda değildir; kendi olabilmek, hatta salt kendi olabilmek çok sancılı ve gayet de rahatsız bir süreç olabilir. Bu süreçte kişi, doğumundan beri içselleştirdiği ailesel, toplumsal, ahlaki değerleri, düşünceleri yoklar ve hangisinin “kendi” tanımına uyduğunu, hangisinin dayatmalar sonucu istemediği halde benliğine dahil edildiğini keşfeder. Kendini tanımlama sürecinde kişi, çevresindeki değerlerle ters düştüğünü anlarsa, ailesini, sevdiklerini, içinde yaşadığı toplumu karşısına alabilir, yalnız kalabilir, mutsuz olabilir. Bu yüzden ev, kişinin kendi olma sürecindeki bu rahatsızlıkla, bu mutsuzlukla barışıp, onu kabullenebildiği ve onu doyasıya yaşayabildiği yerdir. eserin devamı »
Popularity: 28% [?]
2 yorum
January 7th, 2008 at 7:16 am (Deneme)

Yazan: Ebru “Şebzindedâr” Akman
Bugün kahve falında bana “hiç tahmin etmediğin bir aşkın haberini alacaksın” dediler. İlerleyen saatlerinde günün, aldım gerçek bu haberi. Âşık olduğum günkü kadar sevindim bu aşka ben. Zihin durmaz ya, benimki de durmadı; bu hayatta bir ben eksikmişim gibi aşk konusunda üfürmemiş olan, katılmaya karar verdim üfürmüşlerin arasına. Bu sözünü ettiğim aşkta beni en heyecanlandıran kısım fena halde idrak içinde, dediğim dedik birinin âşık olması ve bu idraki ile aşkını aynı kefeye nasıl koyacağını merak etmemdir. O iş nasıl ilerleyecek göreceğiz elbet ama ben üfürmeme ivedilikle başlamalıyım, hem de bir iki klişe ile ya da aşk hakkında çok belki de az bilinenlerin bir kısmı ile:
- Aşk, hastalıklı bir haldir.
- Aşk, duygulanım nesnesinin yani mâşuğun sonsuz yüceltilmesini içeren bir süreçtir. Hüsran durumunda yerin dibine batırılmasını da.
- Aşk, bunların yanı sıra mâşuğun âşığa yani insanın kendisine ne kadar da benzediğini ‘kanıtlamayı’ içeren bir süreçtir. eserin devamı »
Popularity: 31% [?]
2 yorum
November 25th, 2007 at 5:00 am (Deneme)

Yazan: Ebru ‘Şebzindedâr‘ Akman
Yazıma size bir yalan söyleyerek başlayayım: Ben hayatım boyunca evlenmeyi aklımın ucundan bile geçirmedim. Yalanım acaba hangisi, size yalan söyleyeceğimi söylediğim cümle mi, zira yazım o cümle ile başlıyor yoksa yalan olması daha muhtemel gibi görünen ikincisi mi? eserin devamı »
Popularity: 45% [?]
4 yorum
September 19th, 2007 at 3:18 pm (Deneme)

Yazan: Pınar Elmasoğlu
Yalnızlık, arı kovanından çıkıp yayılan yüzlerce arının sanki hiç tükenmeyecek vızıltısıyla üşüşmüştü başıma. Kurtulamadığım bir kalabalığa sahibim şimdi. Öylece uzanmış tavana bakıp dururken, zihnimdeki tüm görüntüler fiziksel tek başınalığımla dalga geçmekteydiler. İstemiyordum, ama heryerdeydiler. Şiddetle büyüyen ‘yalnız’ kalma isteğim, başa çıkılması zor kalabalıkları da sürüklüyor peşimden. (Kurtulamıyorum)
Yalnız olmak çoğunlukla ‘tek başına’lıkla özdeşleşen bir şey. Oysa yalnız kalmak istemek bazen tam anlamıyla “bırakın beni, çünkü zihnimde beni yalnız bırakmayan şeylerle fiziksel bir yalınlıkla savaşmak, anlaşmak, dinleşmek istiyorum” demektir. Bu anlamda tek başımıza kalabileceğimiz hiçbir yer de yoktur aslında; etrafta hep o yalnızlığın içinde olacak, dolayısıyla o ‘yalın’ olma halini artık ‘yalnız’ olma durumundan çıkaracak bir şeyler vardır; müzik vardır, radyodaki sesler vardır, sokaktaki köpek, saksıdaki çiçek vardır… Hepsinin de ayrı ayrı var olma telaşları, ayrı ayrı hikayeleri vardır; ve siz istemeseniz de bu hikayeler hep kulağınıza kendilerini fısıldarlar.
Yeni sulanmış bir saksının dibinden yere damlayan suyun sesi gibi, her hikâyeden yansıyan sesler vardır, duymak istemeseniz de gelip sizi bulan. Her hikâyenin ardında sessiz sessiz sandıktan çıkarılmayı bekleyen kendi hikâyelerimiz vardır. Etrafımız kaçınılmaz biçimde her saniye anılarımızdan fışkıran kahramanlarla, ya da kendi hikâyelerini yaşarken bunu ‘yalnız’’ yaşıyormuş gibi yapan, ama o yalnızlıklarının zamandaki tınlamasını bize de bulaştıran, geçmişimizden, bu günümüzden yüzlerce varoluşla sarılı. (sinsi sinsi gülüyorlar şimdi hepsi bana)
İşte bu yüzden yalnız olmak diye bir şey yok. eserin devamı »
Popularity: 32% [?]
3 yorum
July 25th, 2007 at 4:49 am (Deneme)

Yazan: Alice
Üzgünüm…Başta, üzdüğüm için. Sonra fark etmediğim için. Hissetmediğim için, değiştirmediğim ve hatta karşı çıkmadığım için üzgünüm. En acısını tatsam da aynı olmaz. Doğrudur, değişir belki birkaç şey ama üzgünüm, aynı kalacak galiba çoğu şey. Siz anlarsınız beni, dinlersiniz belki. Dinleseniz çok şey değişir mi bilinmez ama paylaşmak da bir nebze güçlü kılar etkisini üzgünlüğümün. Ne dediğimi anlamaya çalışan bir çift göz düşer gibi oldu beyaz kağıtımsı bir havası olan bilgisayar ekranıma. Merak güzel histir. Kedi filan ölmez meraktan. Öyle derler, saçmalarlar. Kedi açlıktan ölebilir, ya da kavgadan. Merak kötülendikçe kötülenir çünkü sadece saklanan ölür meraktan. Kim saklanır? Kimden saklanır? Ya da neyi saklar insanlar diğerlerinden? Bunca yıldır neden düşünmekten korkar insanlık? Neyi bulma ihtimalidir insanı böyle sefilce korkutan? eserin devamı »
Popularity: 12% [?]
yorumlar
July 19th, 2007 at 9:52 am (Deneme)
Yazan: Pınar Elmasoğlu
Bekleyen ben değilim. Beklediğim ise, olanca sıcaklığı ile ılıman iklim kuşağında konumlanan güzel ülkemin çöl sıcaklarıyla kavrulduğu yaza dair günlerden biri daha değil üstelik.
“Yazı bekliyorum,” yazası olmayan insanı yazmaya mecbur kılma cümlesi. Kibar, mesafeli. Yazarken göğüste bir sıkışma ile soluklandıkça yine de dağılmayan bir daraltma cümlesi, seyrek bir emir kipi, tatlı tatlı kaşındıran bir buyurma. Üstelik işin fenası, yazmaya çalıştıkça yazı bekleyen kişinin yüzü kağıdın önüne geliyor, gözlerimi görüntüden kurtulmak için sağa sola kaydırıyorum ama nafile. “Yazı bekliyorum” beyaz ve çıplak, mürtet ayaklarının ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi edilgen ama güçlü bir ısrarla üzerime üzerime yürüyor, kıvranıyorum… eserin devamı »
Popularity: 13% [?]
yorumlar
May 1st, 2007 at 2:00 pm (Deneme)
Yazan: Pınar Elmasoğlu
Mayıs geldi… Mayıs bitik bir ay. İki arada bir derede kalmış, ne olduğunu bilmeden süregelen… Pek bahar sayılmaz , yaz da olamayıp kıvranıyor… Daha ağaçlardaki bahar kokusunu alamadan perişan bir sıcağa doğru yollanıyorsun.
Küresel ısınmayı, yazın yirmi derece fazladan -kahve çekirdeği gibi- kavrulacağız zannedenler klima satışlarına şimdiden rağbet etmeye başlamışlardır. eserin devamı »
Popularity: 12% [?]
yorumlar
February 24th, 2007 at 12:17 pm (Deneme)

Yazan: Pınar Elmasoğlu
Gece yazmak güzeldir. Sessizliğin uğultusuyla baş başa oturup dururken, birden beliren yazma isteğine hiç bir şey engel olamaz gibi gelir. Bir hızla yazmaya başlarsın, kelimeler birbirini kovalar, ellerin geri kalır aklından… Boğulur gibi, kusar gibi yazarsın yoruluncaya kadar. eserin devamı »
Popularity: 13% [?]
yorumlar
February 5th, 2007 at 5:38 am (Deneme)
Yazan: Gabriel Fernando Curtiz

Çeviren: Kerem Kandemir
Sayılarla düşünmek bana göre değil. Ne de olsa ben, Sözcüklerin Efendisi’yim. Kendim için kullandığım bu ifade sizi rahatsız etmemeli. Efendilik, eğer sözcüklerle girdiğiniz ilişkiyi betimliyorsa yalnızca, oldukça hoştur. Neyse, size anlatacaklarıma dönelim artık: eserin devamı »
Popularity: 13% [?]
1 yorum
February 1st, 2007 at 10:50 pm (Deneme)

Yazan: Ekrem Düzen
Tiryaki ile müptela iki ayrı karakterdir ve aralarındaki fark, yaşayan bir prensle ölü bir soytarı arasındaki farktan fazladır. Bağlılıkla bağımlılık, tutkunlukla düşkünlük, esriklikle kaybolmuşluk iklimlerinin ince sınırlarında, birbirleriyle buluşmadan, tanışmadan ve dokunmadan sırt sırta oturur tiryaki ile müptela. eserin devamı »
Popularity: 12% [?]
2 yorum
February 1st, 2007 at 8:41 pm (Deneme)

Yazan: Ahmed-i Mursi
Bence yanılıyorsunuz. Çok veya az, yanıldığınızı biliyorum. Bazen bu açıkça görülüyor, bazen de zamanın insafına kalıyorsunuz. Ama kendinizi hoşgörüyorsunuz. Zaten, siz de biliyorsunuz ki, herkes yanılıyor; bunda abartılacak bir şey yok. Çoğu zaman yanılıp yanılmamanızın bir önemi de yok zannediyorsunuz.
Peki siz hayatta neye önem verirsiniz?
eserin devamı »
Popularity: 10% [?]
4 yorum
February 1st, 2007 at 8:40 am (Deneme)

Yazan: Alice
Karanlık… Ardından ışık… Birey ve toplum… Birbirlerini beslediler, birbirlerini yok etmek istediler. Birey toplumun karşısında pire gibi zıpladı, çaresizliğinin bilincinde çırpınıp durdu. Kazanmayacağı savaşını sürdürürken ve sürdürmek zorundayken, birinci gün oldu. eserin devamı »
Popularity: 9% [?]
yorumlar