Yanlış Sevmişim Özür Dilerim

soney-ve-zekeriya

    Soney ve Zekeriya için… Yanlış sevmişim özür dilerim Ayıp varmış günah varmış Onur yokmuş namus varmış Baban utancından kahveye çıkamazmış Kanımız aynıydı ya, kütüğe başka yazmışlar bilemedim Sevmeden kütüğün ne soramadım, diyemedim Sen sırtında kurşunla doğmuşsun, göremedim Elimi verdim, tuttun ya, ötesini dinlemedim Sonra kurşun, kafandan, Surp Kevork’a Sonra kurşun, kafamdan, Sümbül Efendi’ye, yanına Ben yokmuşum sen yokmuşsun Ayıp varmış günah varmış Baban utancından kahveye çıkamazmış Sırtındaki kurşun senden de benden de ağırmış Sevdim, öldün, özür dilerim. Coya

Paso Doble

  Coya Patlak bisiklet lastiğini bile eğretileyen, dizginini kendi istediğinde sadece kendi istediğinin eline kendi istediği kadar veren, ruhunu gömleği sanan adamla, hala eski otobüs biletlerinin arkasında şiirler bulan ve bulduklarından küstahça medet uman, zamanı kayık, çekirdeği çürük, ruhu kaçak kadın, bir tek yalnız uyuyamadıklarında soyarlarsa ruhlarını birbirlerinin önünde, bunun sonu ancak felaket olur. Fakat ne adam vazgeçer biçim vermekten tedbirli teslimiyetine, ne de kadın kıymet verir dizginlerin ellerinde bıraktığı kesiklere.

Yokluğumun Seyir Defteri

Coya karanlığımın yüzüme yakıştığı saatler – bazen şehrin karanlığına denk düşer, saçmalarcasına ıskalar ya bazen, şahitsin – ben yine inimde yurtsuzluğumla bozmuşum yerde haritalar, fotoğraflar ve biletler bu kez, yosma memleketlerden, metres ikamelerden, bir de su bardağından bozma şarap kadehi, başka türlü olmaz ya aidiyetlerimden vazgeçmişim elde kibrit hazır beklerken, dimağım halka halka, is is lekeli, kutunun içi darmadağın – söylenecekse bu saatte söylenmeli dinleyeceksin bu yüzden, elin mahkum -

Şehir

Coya Yağmur yağdı, şehir çağırdı, pabucum yarımdı, uzaktaydım, çıkamadım dışarı, oynayamadım… Güzelsindir şimdi sen. Kimselere koklatmadığın hanımellerini saklamışsınıdır bana, bir tek benim ayağımı kaydırmayan kaldırım taşlarıyla döşemişsindir gizli geçidimi. Pazarlarını kurmuşsundur, her gün gök delindiği halde her düşen damlaya ağzı açık bakan, içine bir türlü almadığın göçebe ruhlar ordan oraya kaçışırken sükunetime güvenip tezgah altlarını doldurmuşsundur benim için. En sevdiğim kahveyi yıkıp yerine en sevmediğim dükkanı dikmişsindir beni sınamak için kesin; her köşeni ezbere bildiğimi sansam da en ummadığım yere bir köy şöminesi yerleştirmişsindir gönlümü almak için kesin. Yaptığının sahtekarca olduğunu bilirim, şaşkınlığımın sahtekarca olduğunu bilirsin, dükkanı gezer çıkarım, şöminenin dibine kıvrılırım, sesim çıkmaz, … Eserin devamı

Malzeme

Coya Dönüştüremediklerinden ne çabuk vazgeçiyorsun. Eğretileyemediklerini ne kolay gözden çıkarıyorsun. Bozamadığın, bozduramadığın, iyileştiremediğin, yanında iyileşmediğin, söndüremediğin, şişiremediğin, boyayamadığın, güzelleştiremediğin dostlardan, düşmanlardan, sevgililerden, metreslerden, şehirlerden, kıyılardan, köşelerden ne de erken sıkılıyorsun. Bir şeyin hayatında kalma olasılığı = tanrıcıklığının oranı = dönüşümü/parmağın. Biçim vermiyorsan denklem çözümsüz. Malzeme çıkmıyorsa denkleme değmez.

Nezaket

Coya İş yoktu, okul yoktu, ev yoktu; ağaç vardı, toprak vardı, ay vardı. Topraklıydın, nemliydin, aydınlıktın, güzeldin, kıyamadım. Oturdu kokunsuz yaşama olasılığı göğsüme, dayanamadım; dedim ki, “Önce ben öleyim”. “Ölme”, dedin aceleyle, batıllıktan, alışkanlıktan, ama korkmadı gözlerin, alıştı fikrin, dinmeyen çocuk inadınla “Önce ben” demedin, sıranı savmayı yeğledin, kalan olmayı sevdin. Centilmendin zaten, kapıyı tuttun bekledin.

Megalomani

Coya Sevgili, Dudakları ne aradığını bilmezdi gece karanlığında; bulunca benimkileri her seferinde şaşırır, taptaze bir tutkuyla öperdi uykuya dalarken yüzünün gerisi. Mahmur, hınzır gözleri hiç ele vermezdi dudaklarımın unutulmuşluğunu sabahları; yeni dudaklar bulmaya hazır, çıkardı hayatımdan her gün aceleyle. Her geri dönüşü sürpriz, Sevgili, Dünü, yarını yoktu. Anlamazdı dünlerimi, yarınlarımı. Bir boşlukta yaşar, elimi uzattığımda hiçbir şey sormadan düzlemime gelir, yorulunca kirpikleri, gözlerini kırpıştırmadığı boşluğuna geri dönerdi. Onu özlerdim dünlerimde, yarınlarımda. Gidişi boşluğum olurdu.

Magritte – “İmkansızı Denemek” Üzerine

Yazan: Coya O hiç kendine alışamamıştı. Bedenini de adını da kavrayamamıştı. Adını ve bedenini kavrayanları anlayamamıştı. Tek anladığı, içerlemesiydi, aynaya baktığında gördüğüne. Herkes bu kadar aitken adına ve bedenine, içine sinmemesiydi yaradılışı; diğer kadınlar gibi aynaya gülerek bakamamasıydı, kendini boyarken. Savaş boyları sürüp, ad ve beden faşistlerine saldırmayı beklemesiydi. Uğraşsa çözebilirdi belki. Çözse bir işe yarayabilirdi belki. Yarasa adını sevmiş gibi yapabilirdi belki…