
“BU NASIL MAHALLE BASKISIDIR?..” Üzerine Bir Eleştiri
Yazan: Kerem Kandemir
Ne yalan söyleyeyim, rahmetliyi (Defne Joy) günahım kadar sevmezdim. Zira, medya tarafından maymun edilmeye göz yumduklarını düşündüğüm insanlara karşı uzaktan nefret besleme konusunda kendime izin vermekteyim yılardır. Rahmetlinin öldüğünü öğrenmek de, bende menfi bir duygulanıma yol açmadı nitekim.
Lakin, Hıncal’ın yazısını ilk okuduğumda, kendi kendime, “Yok, bu kadarı da olmadı şimdi,” dediğimi anımsıyorum. Bu aşamada, Hıncal’a karşı karışık duygular beslediğimi de itiraf etmeliyim: Zekası, bazı konulardaki birikimi, kimi isabetli saptamaları ve mantıksal örüntüsü yerli yerinde kimi yorumlarından ötürü bir yandan beğenimi kazanan, bir yandan da, -medyada maymun edilme bağlamında- gülüşüne ve çoğu esprisine tiksintiyle baktığım bir insandır.
Kuşkusuz, Voltaire’in duruşunu düstur edinmiş biri olarak (ya da helal süt emmiş Osmanlı Kadıları gibi de diyebiliriz), şahsi hissiyatımı ya da fikriyatımı bir kenara bırakarak, hak kimde tecelli etmişse onun yanında yer almak, bu uğurda, gerekirse, dostuma karşı düşmanımı savunmak, vicdani bir zarurettir. Hal böyle olunca, Hıncal’ın bahis mevzuu yazısındaki yanlışları irdelemeyi de üzerimize vazife bildik:
Amcam (Hıncal), olayı duyduğunda, belli ki evvela rahmetlinin eşiyle empati kurmuş. Bunda şaşılacak bir şey olmasa gerek. Yetmişlerinde bir erkek olarak (Hıncal), rahmetlinin kocası haberi aldığında ne hisseder, cenaze falan da medyada duyurulacağı için milyonlarca insanın gözünde adamcağız ne duruma düşer gibilerinden, fevkalade insani simülasyonlarla, derin üzüntülerde gark olmuş. Buraya kadar bir sorun yok. Hatta, asıl bu türden bir empatiyi gayri ihtiyari kurmamak, kimi ciddi kişilik bozukluklarına delalet eder, diye düşünüyorum.
Pekiyi, sorun nerede? Yazının başlığına dikkat edecek olursak, Amcam esas itibarıyla, rahmetlinin ölümünün ardından medyada yer alan reperküsyonlardan muzdarip olmuş. Miletin reaksiyonlarına bakarak, rahmetli, genç kızlarımıza kötü örnek mi olur (rol model bağlamında) acaba türünden bir vehme kapılmış. Anlaşılan o ki, yazıyı da bu yüzden kaleme alma gereği duymuş. Ölünün ardından yapılan yorumları dengelemek gibi bir maksatla herhalde. Ayşe Arman’ın rahmetliyi azize ilan ettiğini sanmış, vesaire…
İmdi, ölünün ardından, dileyen iyi, dileyen de kötü konuşma hürriyetine sahiptir, şahsi meşrebime göre. İyi konuşanın kötü konuşanı, kötü konuşanın iyi konuşanı tenkit etme hürriyeti de cabası… Ayşe Arman da, Hıncal da, Ekremciğim de, Türkcan Kurt ve dahi bendeniz de, hep bu hürriyetler çerçevesinde görüş beyan etmiyor muyuz zaten? Binaenaleyh, içeriğinden bağımsız, görüş beyan etmenin kendisini yanlış bulmak doğru olmasa gerek, bu durumda. Ha, beyan edilen görüşlerde ne yanlış varsa, o ortaya konmalı ve en fazlasında, “Bu görüş yanlış olduğu için hiç beyan edilmeseydi daha iyiydi.” denmeli. Ne de olsa, bunlar, Wittgenstein’ın “üzerinde konuşulamaz şeyler” kategorisinde yer alan konular değil.
Hıncal’ın yanlışlarına geri dönersek, bir kere, kimsenin rahmetliyi bir azize gibi gösterdiği yoktu medyada. Ha, şunu söylemek mükün: -Vakit Gazetesi’ni falan bilmiyorum ama- ana akım medyada, rahmetli neden o gece kendi evinde değil de bekar bie erkeğin evindeymiş, niye oraya gitmiş, -ölümüne sebebiyet verebilecek davranışlar hariç- orada ne yapmış; ne yaşamış gibi konular pek kurcalanmadı ve köpürtülmedi. Eminim, bir ölüm neticesinde değil de, rutin bir celebrity takibi çerçevesinde ortaya çıksaydı bu veriler, magazin medyasında ve hatta ana akım medyada suyu çıkartılırdı tüm bu konuların ve ilişkilerin.
Hıncal, sanki de, niye böyle yapılmadı, diye kızıyor; hayıflanıyor. Demek ki onun meşrebinde, medya ahlak zabıtalığına soyunmalı; yakaladığını mümkün mertebe linç veya aforoz etmeli. Haydi, haksızlık etmeyelim, en azından bu tür ilişkiler içine girerken yakalananlar, ölümlerinin ardından dahi hiçbir şekilde yüceltilmemeli. Mesela Mitterrand öldüğünde, metresi ve hatta metresinden gayrimeşru çocuğu vardı diye, bir Allah’ın kulu da adamcağızın arkasından iyi bir söz etmemeli miydi? “Amanın, ne yapıyorsunuz! Allah muhafaza, ya şimdi Fransız delikanlıları Mitterrand’ı kendilerine rol model olarak seçerlerse,” diye de yazı kaleme almış mıdır acaba Hıncal, zamanında?
Sapla samanı ayırmak, diye bir şey yok mudur şu hayatta? Rahmetli Joy Foster’ın ardından göz yaşı dökenler, üzüntülerini ya da o insana karşı duydukları sevgiyi, beğeniyi dillendirenler, koro halinde “Ah, ne güzel de aldatırdı rahmetli kocasını. Çocuğunu ne güzel de ihmal ederdi. Ne güzel de one night standlerle gününü gün ederdi,” türünden şeyler mi söylediler/yazdılar?
Bizim ana akım medyamızın ahlak bekçiliği yapar gibi görünmeye, ünlülerin özel hayatlarını ya da kirli çamaşırlarını ortalığa dökmeye (Baykal’ı bile hemen unuttuk mu?), bu tip olaylardan kana susamış vampirler gibi beslenmeye bayıldığını bilmeyen mi var? O halde, iki ihtimal geliyor insanın aklına: Ya bütün medya mensupları başlarına aynı anda taş düşmüş gibi, bu ölümle sonuçlanan hadisenin trajikliği karşısında birden imana geldiler ve hiç olmazsa bu olayı rating uğruna sömürmekten imtina ettiler ya da rahmetlinin son dönemdeki popülerliğinden hareketle, böyle bir durumda, onu ahlaksız bir insan olarak lanse ettikleri takdirde halktan gelebilecek tepkilerden çekindiler.
Belli ki, Hıncal için bunarın hiçbiri dert değil. Ne genç bir insanın ölümündeki katmerli trajedi durdurabiliyor onu, ne de halkın tepkisini umursuyor. Asıl meselesi diğer medya mensuplarına meydan okumak. “Bana sizin yarattığınız mahalle baskısı sökmez,” mealinde esip gürlüyor. “Hepiniz ölünün ardından iyi konuşsanız da, ben kötü konuşacağım çünkü (1) birilerinin rahmetlinin eşinin düştüğü durumu da dilendirmesi gerekiyor ve ayrıca (2) ben kötü konuşmazsam, maazallah genç kızlarımız da ileride kötü yola düşebilir,” demeye getiriyor.
Birincisi, sen (Hıncal) o yazıyı yazdığın zaman, rahmetlinin eşi “Oh, neyse, en azından birileri de benim düştüğüm durumun müşkülatını anlamış da derdimi paylaşıyor,” diye mi düşünmüştür; yoksa sen yazında bunların altını çizdiğin için o insanı bir kez daha mı mağdur etmiş oldun? Bu sorunun doğru cevabının hangisi olduğunu bilemeyecek haldeysen, nerede kaldı senin rahmetlinin eşine yapığın empatinin kıymeti? Yarım asırlık yazar olmayı bıraktım, taş olsa bilir yaptığı işin rahmetlinin eşini daha da fazla incitmekten başka bir işe yaramayacağını.
İkincisi, sen kim oluyorsun da bu ülkenin genç kızlarını geri zekalı yerine koyuyorsun? “Aaa, evli ve çocukluyken başka bir adamın evinde ölmüş Defne Joy. Ardından da medyada ne kadar iyi konuşuldu. Demek ki eşini aldatmak çok pirim yapıyor bu ülkede. Evlenince ben de böyle şeyler yapayım iyisi mi,” şeklinde mantık yürütecek genç kız mı var bu ülkede sanıyorsun? Vallahi, bunamadan böyle düşünmeyi becermek mümkünse, insanın içinde bayağı bir kötücüllük, fesatlık olması gerekir.
Gelelim son ve ÖLÜMCÜL yanlışa:
“Defne’nin ölümü, tipik bir su testisi su yolunda kırıldı olayıdır.”
Bu cümle en iyimser okumayla, “Defne, son gece yaptıklarıyla, kendi ölümünü hazırlamıştır,” şeklinde manalandırılabilir. Hani, ölümü hak etmiştir, diye de yorumlansa, yazarın (Hıncal) maksadını aşmış olmuyor, aşağıda açıklayacağım üzere:
Hıncal, rahmetlinin astım hastası olduğunu ve o gece fena halde sarhoş olduğunu veri kabul ettiğini belirtmiş yazısında. Eğer bu yüzden kendi ölümünü hazırlamış ya da ölümü hak etmiş oluyorsa, Gölcük Depremi’ni yöre ahalisinin çok içki içmesine bağlayan bilmem ne Hoca’nın yorumundan ne farkı kalıyor bu değerlendirmenin?
Daha da kötüsü (hatta en fenası), belli ki, Defne Joy, astım hastası olmasına ve fena halde sarhoş olmasına rağmen o gece kendi evinde, kocasının ve çocuğunun yanında ölseydi, Hıncal söz konusu yazıyı hiç kaleme almayacak, finalde de “Defne’nin ölümü, tipik bir su testisi su yolunda kırıldı olayıdır,” hükmünün vererek kalemini kırmayacaktı. Demek ki, Hıncal için buradaki asıl mesele, Defne Joy’un astım hastası olduğu halde aşırı alkol tüketmesi falan da değil. Bu yüzden değil su testiliği nitelemesine layık görülmesi. Akıl yürütmemizin kaçınılmaz sonucu olarak anlıyoruz ki, Hıncal’ın asıl derdi, Defne’nin kendi evinden, kocasından ve çocuğundan uzakta, bekar bir erkeğin evinde yemiş olması bu haltları. Yani, Defne Joy, one night stand yaptığı için su testisi ve işte tam da bu yüzden kırılmayı/ölmeyi hak ediyor.
“…… enerji içeceklerinin aşırı kullanılması mı? Uyuşturucu mu? 10 gün içinde adli tıp gerçeği açıklayacakmış. Öğrenececğiz.” diye yazmış. Hemen ardından da eklemiş:
“Ama benim görüşüm değişmeyecek. Defne’nin ölümü, tipik bir su testisi su yolunda kırıldı olayıdır.“
Adli Tıp ne karar verecek, ölüm sebebini hangi fiziksel etmenlere bağlayacak, Hıncal bunlarla ilgilenmiyor dikkat ettiyseniz. O, hükmünü çoktan vermiş ve değiştirmeyecek. Çünkü alkolmüş, astımmış, enerji içeceğiymiş, uyuşturucuymuş… Hıncal bunların hiçbirine takılmıyor. Onun için fark etmiyor. Hıncal’ın metninin nihai çözümlemesi şu: Bir insan, ahlaksızlık (zina) yaparsa, ölmeyi hak eder! (kendisi, ahlaksızlık ya da zina yerine “ihanet” sözcüğünü kullanmış)
Üstelik, merdi kıptinin şecaat arz ederken sirkatin söylemesi gibi, Hıncal da, “Defne boşanma kararı almış mı? Mahkemeye başvurmuş mu? Evini ayırmış mı? Ayrı mı yaşıyor eşinden, bebeğinden,” sorularının yanıtını bilmeden bu yorumları yaptığını itiraf ediyor yazısında. Yani zinadan emin değil; o yüzden “ihanet” diyor. Belki açık evlilikti rahmetlininki. Belki aldatma ya da ihanet de yoktu. Lakin Hıncal o ihtimalleri de hesaba katacak kadar hakkaniyetli ve önyargısız düşünemiyor.
Yine de, yiğidi öldürelim; hakkını yemeyelim: Hıncal, bir insan (ya da kadın) eşine ihanet ederse recm edilmeyi (ya da her hangi bir yolla öldürülmeyi) hak eder demiyor. Ama ölmeyi hak ediyor, Hıncal’a göre. Yani Hıncal’ın hayat (ya da ahlak) anlayışına göre ihanet, ölüm gibi bir musibetle bir tür nedensellik içinde olmalı. İhanet ölüme yol açar gibi bir şey … Su testisi su yolunda kırılır deyiminin manası bu çünkü. Etme bulma dünyası ya da ne ekersen onu biçersin…
***
İşte size memleketimden bir insan manzarası…
Dikkat edin, bu fetvayı veren zihniyet, bir Vakit Gazetesi yazarı ya da Gölcük Depremi’ni yorumlayan bilmem ne Hoca değil.
Galatasaray Liseli… Mülkiyeli… Çağdaş… Atatürkçü… Laik…
Sen sahiden yaşam biçimini mi korumaya çalışıyorsun ey laikçi, Ergenekoncu halkım? Söyler misin hangi yaşam biçimini? Hıncal zihniyetiyle sürdürdüğün yaşam biçimini mi? Keşke imkan olsa da, kanımca tek suçu yanlış zamanda, yanlı yerde ölmek olan rahmetli Defne Joy’u diriltip, işlediği bu büyük suçtan ötürü tekrar öldürebilsek!
Rahmetli dedem, çok sinirlendiği zaman amiyane bir tabir kullanırdı. Son olarak, ben de duygularımı onun telifine bulayarak ifade etmek istiyorum:
Ey Hıncal, senin ahlaktan, namustan, insanlıktan, ülkemizin geleceği olan genç kızlarımızı kötü örneklerden korumaktan falan anladığın buysa, köpek işesin senin yaptığın empatiye!
Bilader iyi de amcanizin yazdigi gazeteyle vakit gazetesini ayni zihniyet finanse etmiyor mu? Basbakaninizin damadi bu gazetenin (Sabah) CEO’su bu sermaye yapisinin, amcanizin sahiplerine “soyle esasli bi muhafazakar yazi attiriyim da icki iciyorum diye beni isten atmayi (daha onceki genel yayin yonetmeni gibi) filan dusunmesinler…” Demis olamaz mi? Niye “ergenekoncu laikci” dusunbcelere daha yakin oldugu soylenebilicek, dogan grubu bu kanala girmedi diye bir sormak lazim digil mi? Tabi birde iki haftayi gecmesine ragmen merhume’nin olum nedenin hala aciklanmadigini da not etmek lazim!