Arafian’ın kurucu editörü Özcan Özbilge’nin hatırasına…
Tencere, pişti mi, içinde bi şey var mı, yaa kimse bakmıycak mı, bu ötüyo, kısın şunun altını, hooop mutfakta biri var mı? Yok mu? Ne diyosun? Cevap versene yahu? Nasıl olur yaa? Nasıl?
Şemdinli baskınına tanık olan askerlerden birisi anlatıyor… Mealen olay şöyle gelişiyor: Önce dağları gözetlemekle görevli er, dürbünle bir şeyler görüyor. Sonra, şüphelenilip, o istikamet top ateşine tutuluyor. Sonra, tatmin olamayan komutan, o istikamete yaylım ateşi açtırıyor. Cevap alamayınca, yine tatmin olmayan komutan, erlere, mevzilerinin önüne doğru el bombası attırıp, boşluğa doğru ateş etmelerini emrediyor. Asker “Yine cevap alamadık ama sonra birden karşımıza çıktılar.” diyerek sözlerini bitiriyor. Cevap alamamışlar… Ama soru ne?
‘Kürt açılımı’ olarak başladı; cumhurbaşkanı “İyi şeyler olacak.” dedi. Dürbünde bir şeyler görüldü. İlk tepkilerden sonra, ismi ‘demokratik açılım’a dönştürüldü ki, muatap görülmesin. Sonra gene dönüştü; ‘milli birlik açılımı’ olarak tam kamuflaj kıyafeti giydirildi ki, kürt açılımı olmasın. “We don’t have a partner” (Çözüm ortağımız yok).
Birden onları önce karşımızda, sonra otobüsün üzerinde bulduk ki, o andan sonra, açılımın ilk ve son önemli toplantısı, 10 Kasım’daki meclis genel kurul toplantısıydı. Dokuzu beş geçe klakson, yangın ve savaş sirenleri öttü; üç dakika saygı duruşu…
Demek ki muhatap yok. “Seni muhatap alamam ben. Senle sorunumu sensiz çözermiş gibi yapa………. mam. Yok ya, o da olmaz ama o zaman gömerim onu; Anıtkabir yaparım oraya; dokuzu beş geçe, o sorunu konuşa….maaaam!
Konuşamam; yok yok, olmaz… Ölünün arkasından konuşulmaz; muhatabım sen değilsin. muhatabım öldü; bana başka seçenek bırakmadı ölünce… Çok geç; her şeyi zamanında yapıcan. Tam dokuzu beş geçe olacak. Son Kemal ölmeden bu sorunu çözmeliydin ama o da Şemdinli Baskını sırasında öldü; İlhan Ağbi…”
Sonra DTP kapatıldı. Zira, muhatap alınmak zorunda kalınabilirdi. Sadece kapatmayıp bir de Ahmet Türk’e önce siyaset yasağı getirilip sonra da burnu kırıldı ki, zaten sürtülmeliydi Ahmet…. Türk’ün burnu. Şimdi yasaklı. Üstelik burnu kırık; onun cevap vermesi zor, kıranı da serbest bıraktılar; nasıl bulsun? Hem, bulsa, eşit bir tartışma olacak mı? Ahmet Türk de onun burnunu kırabilecek mi? Hiç sanmam…
Muhatap, hala yok… Evet yok. Karanlıkta bir şeyler görüyorum, boşluğu tarıyorum ama cevap alamadım bir türlü?
Sonra kadınlar öldü. Bu sefer çok kadın ölüyor. Bir tanesi ordu mahferinde oturuyordu. O ilişki imkansız kimlikler arasında değil miydi? O kadın, kocası da asker ve o yüzden asker karısı… Onu öldürdü askerler ve kadın öldü. Asker ve PKK, ev içi şiddet ve iç savaş… Bir şekilde, yeni bir kafa yapısının köşe taşları bunlar. Yer değiştirilebilir yakın ve uzak ilişkiler… Apo iyi biliyor bunları; hepsi bilir. Bütün erkekler bilir… Ayrılmak isteyen eş, tarladan pay isteyen kız kardeş, çocukta hak isteyen anne… Hepsi Kürt; hepsi kadın… Sonra, transfer edilebilir durumlar bunlar; organize durumlar aslında…
Kürt sorununda taraflar niye rasyonel hareket edemezler? Neden böyle? Bilinçdışıyla siyaset bağlandı; Aklın dışına işte böyle kaçırıyorlar. Rasyonelden bilinçdışına ve tersi siyasete geri geliyor. Tıpkı türban tartışması gibi muhatapsız tartışmalar; erkekler arası hamam ilişkileri…
Bu transaksiyonlar, İstanbul borsasına tencere içinde işte böyle geldi: Öbür kadın, otobüste giderken, düdüklü tencereye konan bir bombayla öldü. On yedi yaşındaydı; bu sefer düdüklü tencerede patlayan bombayla öldü. Eskiden, düdüklü tencere patlamaları olurdu; kadınlar ya ölür ya da yanardı. İş kazası gibi tabii bir olay… O zaman ya düdüklü tencere ya da tüp patlamaları olurdu. 12 Eylül’den sonra değişti…
BDP Başkanı, “Ateşe boş tencere koydular; altı yandı.” demiş, açılım sürecini tarif etmek ve duyduğu hayal kırıklığını ifade etmek için. BDP, Türkiye’nin en kadın ağırlıklı parti meclis grubu. O da tencere metaforunu kabul ediyor. Neden her ikisi de tencereyle konuşuyor? Bombacılar ve BDP… Neden bu sefer genç kadınlar, belki de bakire olarak ölüyor? Aralarındaki bağ, yargı konusu olmaktan daha derin. Zira, herkes suç ortağı: her erkek, her asker… Tencere ve kadın, muhatapsız tartışmalar. O iki kadın, iki asker arasındaki savaşta öldü…
Bugün de bir kadın ölmüş; Zekiye… Torununa siper olup iki ateş arasında kim vurduya gitmiş. Savaş ve erkekler… iki ateş arasında ölen Zekiye Nine, türbeye gidiyormuş. O da mı ölüden medet ummuştu acaba? Türbelere niye gider kadınlar? Çağdaş yaşamı desteklemek için olabilir mi?
Ayrıca, düşünüyorum da, iki ateş arasında muhatap bulunamaz zaten. Çünkü ne tarafa dönsen, öbür taraftan vurulma ihtimalin var. İki ateş arasına girilmez, ama ya iki askerin de amacı aradakini öldürmekse? Zekiye Nine, bunu kesin bilirdi. Aradaki, her iki tarafın da asıl muhatabı oluyor gibi. Düşününce aradakinin konumunu, -aslında iki taraf varsa, aradaki, iki taraf için de tek muhatap, tek aracı, tek temas kurma yöntemi- hep tek geçerim ben aradakini. Bir nevi oyun teorisi sanki… Zekiye bunu mutlaka bilirdi ama arada kaldı. Zaten tahmin ediyorum, o istememiştir bunu ama muhatabı yoktu bunu söyleyebileceği. Gelin görün ki, türbeye gitmek gibi bir misyonu vardı; o yüzden arada kaldı.
Devletle PKK arasındaki barıştan, aradakine ne! Bunların barışında, adalet olabilir mi? Asimetrik güçlerin arasına girilebilir mi? Taraflardan biri büyük, öbürü küçükse, barış nasıl olur? Bilinçli olarak da arada olmazsın herhalde ama istemeden orada bulursun kendini. Ya da onlar gelir seni bulur. Aradaki olmak bir durum, bir hal. o halde kalmak istemezsin ama değiştiremezsin de. Annenle baban arasında kalmak gibi… Asimetrik güçler ve çocukları etkileme, dövme mücadelesi. O hal, açıkça ya da bazen belli etmeden seni bulur: Dürbünde bir hareket var ama emin değilim. O yöne bomba, o yöne yaylım ateşi… Açılım ve ocaktaki boş tencereyi onlar da istemediler belki, ta başından beri, ama olsun; birbirine denk olmayan düşmanlar onlar. Çocuklar ve iki tarafın askerleri… Arada Zekiye Nine, torununun üstüne kapanmış: tencere yanıyor…
Ve ölmeyen kadınlar da var, ama o da arada olabiliyor işte, tuhaf bir şekilde. Şehitlerden birinin karısını, çağdaş yaşamı destekleme derneği okutmuş. O Kürtmüş ve PPK’ye demiş ki “Sen araya girme!” Onun mutlu bir ilişkisi var. Zira, o da Kürtmüş ve PKK’ye diyor ki “Sen beni temsil edemezsin.” “Kızım var.” diyor, “Onu da asker yapıcam.” diyor. Çok militan olacak; belki de silah kullanacak aradaki o kız, büyüyünce. İki yöne, hatta her yöne ateş açacak, ama gene de bir özne olamayacak çünkü aradaki kendini tarif edemez. Onu, durumu ve arayı oluşturan güçler tarif eder. Durum böyle bir şey: özne yok ama bir durum var, niyetten bağımsız. Söylemin boşluklarında yaşıyor; köşelerdeki aile metaforu, onun siyasete gelişi ve geri gidişi ve anaforda kaybolan akıl… Kürt sorunu ve Türk sorunu, geçişken yer değiştirmelerle hareket ediyor. Aynalarla dolu bir odada, aklimiz karışır, İmralı mı, Anıtkabir mi muhatap alınacak? Önemli liberal yazarların da dediği gibi, taraf olamayan arada kalır; bertaraf olur. Örnek mi? İşte Zekiye Nine… Tencere yanıyor; kadınlar ve Kürtler… Zoraki evlilikler ve boşanmanın zorluğu… Soru ne? Dürbünde hiçbir şey görünmüyor; Heronlar bir şey göstermiyor. Kapkaranlık, kapkara, dibi simsiyah bir cinayet ve cinnet toplumu… Sadece aradaki görebilir; o dayanılmaz pasifliğiyle… Pasifik Okyanusu, pasif direnişçi… Kısacası pasif; iki ateş arasında… -Onun pasifliğini yeterince abartamam-, işte oradan bu durum anlaşılabilir sadece ve Zekiye bilir onu…
Münevver ve açılım… Şimdi kız babaları da korkuyordur, tıpkı Münevver’in babası gibi. Kız babaları da şehit babası oluyor. Münevver’in başı kesildiğinde, olayın buraya geleceği belliydi; bakire kurbanları verecekleri belliydi. Zaten açılım kelimesini tüketmeye ‘çarşaf açılımıyla’ başladılar. Dolayısıyla, açılımın bir gün kadınları öldürmekle biteceği belli oldu. Kadınlar ve Kürtler arasındaki geçişkenlik, Türkler ve ağababalar arasındaki geçişkenlik… Akil tutulmasının yerleşkeleri… Münevver… Oğullarını seven analardan sonra, acaba kızlarını seven babalar da olacak mı? Onlar da gösteriler yapacak mı? “Kızlarımız öldürülmesin.” diyecekler mi? Münevver’in babası gibi 2 milyon Avro isteyecekler mi? Testereyle kesilmiş baş ve Münevver’in kelle fiyatı, memleket bilincinin derinliklerinde yatan, suça meyilli duyguları gizlemek için, milli birlik açılımı ve starlarla yemekler…Çok da fazla birbiriyle konuşmadan, muhatap almadan, Zekiye’yi araya al: bi sen vurursun, eeeh bi de ben! Zekiye ölür, kavga biter… Kadın ölümlerinden sonra, erkekler ve biz, barış içinde birbirimizden nefret edebiliriz çünkü. Kadın öldü, savaş bitti mi? Birbirimizin taşeronu olalım; hatta her şey ev içi şiddetin siyasetteki taşeronu, siyasetin evi içi şiddet için taşeronu olsun. Mükemmel bir zihin tutulması… Hep komplo ve hep ilişkimizi bozmak isteyen, bizi kıskanan o ötekiler yok mu? Seni bana karşı kullanıyorlar; beni de sana…
Taşeronlar ve müteahhitler partisinin kentsel alanları yağmalamak için yeni oyunları, İstanbul’un kalabalığı ve bazılarımızın buradan gitme ihtiyacı, köy yakma ve mayın ihalesi… Taşeronlar görev başında. “Seni bana bırakmiyorlar; kıskanıyorlar bizi.” O ve öbür sevgilin, evlilik dışı ilişki, gayrimeşru çocuklar, ev içi şiddet ve ölmüşlerimiz, para ve arazi meseleleri… Hepsi var tencerede.
Kesin patlar bu; hatta patladı.
Özcan’ın anısınıyaşattığınız için sonsuz teşekkürler….
Rastgele karşıma çıkıp, siteyi sonuna kadar incelememe vesile olucak bu yazı için teşekkürlerimi sunuyorum.