Geçenlerde havalimanından taksiye bindim. Birkaç hoşbeşten sonra şoför bir yakının başına gelenleri anlatmaya başladı. Tutturdu bir “kara kafalar” lafıdır gidiyor. “Kara kafalar” aşagı, “kara kafalar” yukarı. “Kara kafalar” şöyle yaptı, “kara kafalar” böyle yaptı…
Kim bu “kara kafalar” dedim. “Hangi gezegende yaşıyorsun” gibilerinden bir bakış attıktan sonra, “Kürtler” dedi adam.
Dondum kaldım.
Nereden, nereye. Yirmi yıl önce, bana 2010′da Türkiye’de böyle bir şey duyacaksın deseler inanmazdım. Hatta 1990′larda, şiddetin had safhada olduğu zamanlarda dahi inanmazdım. O zamanlarda bile, her kesimden halk, bunun bir etnik çatışmaya dönüşmemesi için elinden geleni yapıyordu.
Daha önceki durum farklıydı. Tamam, Kürtlerin varlığı tanınmıyordu. Hor görülüyorlardı. Asimilasyon politikaları hakimdi, ki bunlar kısmen sürüyor. Ancak yine de Kürtler, “biz”den sayılıyordu. Türk milliyetçliği yaygındı ancak bu yine de bir bakıma “kucaklayıcı” olmayı sürdürüyordu, yani kökenine bakılmaksızın “Türküm” diyene kapı açıktı.
Şimdiyse durum bambaşka. Buna neden olan dinamiklerin analizi bu yazının konusu değil. Onunla sosyolog arkadaşlar ilgileneceklerdir herhalde.
Ancak durum tespiti yapmak gerekirse: Artık Türkiye’de düpedüz ırkçılık mevcuttur.
İşin ilginç tarafı, “kara kafalar” diyen adam, aynı zamanda Kürtleri bölücükle, ayrılıkçılıkla suçluyor. Aslında bölünmeyi kendi zihninde çoktan yaşamış. Kürtleri artık “biz”den saymıyor.
Irkçılık illeti öyle herhangi bir ideolojiye benzemez. Dinamit gibidir. Önüne geçilmezse, bunun sonu çok fena olabilir.
Şimdilik bu illetin siyasi düzlemde açık bir dile getirilişi söz konusu değil. Türkçü MHP’nin söylemi dahi böyle bir düzeyde değil. Yarın ne olur, göreceğiz.
Bu taksici örneği tekil değil. Bir süredir bu yönde duyumlar alıyorum. Ancak bu illetin ne denli yaygın olduğunu tespit, bu alanda bilimsel çalışmalar mevcut olmadığı için mümkün değil.
Irkçılık, tabii ki mücadele edilmesi gereken çok tehlikeli bir illet. Ona şüphe yok. Ancak, bu durum, beraberinde daha karmaşık bir soru getiriyor:
Gelinen noktada, iki halkın ilelebet beraber barış içinde yaşama potansiyeli ne durumdadır bugün? Biz beraber yaşamak istiyor muyuz? Kader birliğimizi sürdürmek istiyor muyuz?
Herkes takkesini önüne koyup düşünmeli.
Benim şahsi görüşüm, hep beraber, eşit haklara sahip olarak, barış ve kardeşlik içinde, demokratik ve özgür bir Türkiye’de yaşamaktan yana. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle.
Ancak bu görüşü herkese dayatma hakkım yok.
Pekala bazıları ayrılmaktan yana tavır koyabilir. Ya da federasyondan. Bu bazıları kendine Türk de diyebilir, Kürt de. Batı’da da yaşıyor olabilirler, Doğu’da da.
Onların da diğerlerine zorla fikirlerini dayatma hakları olmamalı.
En sağlıklısı, bu fikirlerin, açık açık tartışılabilmesidir. Demokrasi içinde, bu fikirleri savunanlar, açık açık görüşlerini dile getirirler. Bu doğrultuda oy isterler. Biz de biliriz bunların yüzde kaça tekabül ettiklerini.
Tahminim, yaşadığımız demokrasi zafiyeti giderildiğinde, öyle aman aman destek bulamayacaktır ayrılıkçı görüşler.
Ama ya bulurlarsa bu desteği?
Buyurun Belçika örneği. Geçen haftaki seçimlerde ayrılıkçı Flaman partisi, Belçika’da hatırı sayılır bir seçim zaferi kazandı.
Ne olabilir bunun sonunda? Belki de Belçika bölünecek.
Dünya’nın sonu mu gelecek? Yooo. Olur bir Flaman ülkesi, bir de Valon ülkesi. İki si de AB üyesi.
Flaman ülkesinde Valonlar da olur, Valon ülkesinde Flamanlar da.
Demek istediğim, son kertede devletlerin amacı, vatandaşlarının mutluluğudur. Her ne kadar tarihte bir sürü ceberrut devlet gelip geçmiş olsa da bugün itibariyle insanlığın ortak aklının gelip dayandığı yer budur.
Eğer halklar beraber daha mutlu olacaklarını düşünüyorlarsa beraber kalırlar, yok ayrı ayrı daha mutlu olabileceklerini düşünüyorlarsa, o yol da, şiddete başvurmak gerekmeden, açık olmalıdır.
Kapalı olması gereken yol, Yugoslavya’nın yaşadığı süreçtir. 21. yüzyılın eşiğinde, Avrupa’nın göbeğinde akıl almaz bir vahşet yaşanmıştır. Ne oldu sonunda? Binlerce ölü, kan, vahşet, toplu mezarlar…
Ne olacak şimdi? Hepsi AB şemsiyesinde yine bir araya gelecekler. Değdi mi?
Herkes aklını başına toplasın. Türkiye’de tam demokrasinin yerleşmesi artık bir hayat-mevat meselesidir.
İfade özgürlüğü önündeki engeller bir an önce kalksın artık.
————
Ayhan Ulusoy
Haziran 2010