Kürt meselesi – Nerede kalmıştık?

Yaklaşık bir yıl önce “analar ağlamasın” denerek başlatılan “açılım” süreci geçtiğimiz günlerde daha önce Öcalan’ın çağrısıyla Habur kapısından giriş yapanların tutuklanması, BDP’li belediye başkanlarının KCK davasıyla kimisinin 30 yılı aşkın ceza istemleriyle yargılanmaya başlanması, ve de PKK’nin 31 Mayıs’tan itibaren kanlı saldırılara yeniden başlamasıyla sona ermiş bulunuyor.

Bu sonuca varılmasında eminim her taraf biribirini suçlayacak çokça malzeme bulabilir. Bunu yapıyorlar da.

Benim içinse durum daha değişik.

Geçmişe mazi derler ve geçmiş, ancak şimdiki zaman ve gelecek için bize dersler sunduğu ölçüde bir değer arzeder benim için. Gerisi hikaye.

Önce şu tespiti yapalım: Bugün gelinen noktada, Türkiye’nin başında büyük bir dert olan bu sorunlar yumağının çözülmesi, “açılım” lafının edilmesinden önce olduğundan daha zordur artık.  Yalnış anlaşılmasın, bu sürecin başında, ben de başka birçokları gibi, elimden geldiğince buna destek oldum. Ancak bu sürece müdahil olan aktörlerin hemen hepsi bir dizi hatalar yapmışlardır. Sonuçta bu gelinen noktada durum artık geçen senekinden daha zor bir hal almıştır. Bu hem iç hem dış konjonktür açısından böyledir.

Sorunun  ana parametreleri aslında aynı yerlerinde duruyorlar. Çok yazıldı çizildi. Yine de yazalım:

Burada birbirinden beslenen iki ayrı sorun vardır.

1) Özünde demokrasi, insan hakları ve çogulculukla alakalı olan bir “Kürt ve azınlıklar” meselesi;

2) Bu demokrasi eksikliğinden beslenen bir PKK meselesi;

Kürt ve azınlıklar meselesini çözmek için hiç de öyle kimselerle oturup pazarlıklar yapmaya ihtiyaç yoktur. İlla da yapılmaz demiyorum. İhtiyaç yoktur diyorum. Zira yapılacaklar bellidir.  Çağdaş demokrasinin icapları olan bu değişiklikler, şiddet olsun olmasın, bundan bağımsız bir şekilde hızla yerine getirilmelidir.

Bundan iki yil kadar önce (Ocak 2008), daha açılım lafı edilmezken, bu sorunun çözümüne yönelik bir dizi değişiklik önermiştim. Yazının tamamını burada bulabilirsiniz. Aradan geçen zaman zarfında bu önerilerden bir kısmı hayata geçti ancak hatırı sayılır bir kısmı hala beklemededir.

Kalanları aşağıda özetleyelim:

1) İfade özgürlüğünün önündeki bütün engellerin kaldırılması. Örneğin “ayrılık”, “bağımsızlık”, “federasyon” gibi  önerilerin savunulması tamamen serbest olmalıdır. Kısıtlanabilecek yalnızca üç şey vardır: Suçun ve şiddetin açıkça övülmesi, iftira ve hakaret. Bunun dışındaki her görüş serbestçe ifade edilebilmelidir.

2) Anayasa ve yasalardaki kimlik dayatmalarının ayıklanması. Örneğin anayasanın 66. maddesinin tamamen kaldırılması.  Kültürel çeşitliliğin anayasal güvence altına alınması.

3)  Resmi dil dışındaki dillerin de yaşamın her alanında kullanılabilmesi. Buna eğitim de dahildir. Ancak resmi dilin öğrenilmesi de devlet garantisi altına alınmalıdır. Burada TRT-6, yer isimlerinin iadesi gibi olumlu gelişmeler oldu. Ancak bu yetersizdir.

4)  Yerel yönetimlerin hatırı sayılır ölçüde güçlendirilmesi. Adem-i merkeziyetçilik. Bölgesel demokrasi.

5)  Temsili demokrasinin güçlendirilmesi. Örneğin seçim barajının düşürülmesi veya iki turlu seçim sistemine geçiş.

6) Geri kalmış bölgelere yönelik ekonomik atılım.

Bu yukarıda sayılanlar Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları bağlamında boynunun borcudur.  PKK meselesi çözülsün çözülmesin, şiddet ne seviyede olursa olsun bunlar teker teker hayata geçirilmelidir.

Gelinen noktada AKP tek başına bunları yapabilir mi? Niyetleri var mı yok mu sorusu bir yana, olsa bile bunları yapabilecek imkanları artık yoktur. “Açılım” diye yola çıkıp bütün bu süreci yüzlerine gözlerine bulaştırdıktan sonra… Anlaşılan seçime kadar bu iş zor.

Ancak, farzedelim ki yukarıdakiler hayata geçirildi. Sorunlar burada bitiyor mu? Hayır. Çünkü Türkiye’nin bir de PKK meselesi vardır. Ortada bir de korucular vardır, savaştan beslenenler vardır. 25 yılı aşkın bir süredir varolagelen şiddet, kendi iç dinamiklerini yaratmıştır. Bir de bu insanların kendi gelecekleriyle ilgili kaygıları vardır.

Korkarım PKK sorununun genel aftan başka çözümü yoktur. Doğrudur, genel af, bir sürü başka sorunu beraberinde getirecektir. Hapishaneler boşalacak, her türlü suçtan mahkum bir sürü insan serbest kalacaktır. Adalet duygusu sarsılacak, Türkiye bir süre bunun sonuçlarıyla boğuşmak zorunda kalacaktır. Ancak, son tahlilde bundan başka bir çözüm mümkün görünmüyor.

Yukarıda saydıklarımız, saydığımız sırayla yapılmalıdır. İlk önce haklar ve özgürlükler sonuna kadar teslim edilmeli, sonra da genel af ilan edilmelidir.

Peki ya bütün bunlar yapıldığı halde şiddet sona ermezse? Küçük bir ihtimal, ama olabilir. İçte ve dışta, şiddetin sürmesinden yarar sağlayacaklar olabilir. Buna da hazırlıklı olmak lazım. Ancak, bu durumda şiddetin dayanabileceği hiçbir zemin kalmamış olacaktır. Ovada bağımsızlık dahil her türlü siyasi öneri dile getirilebildiğinde, şiddete yönelik halk desteği kalmayacaktır.

Eğer böyle bir ortamda da hala şiddeti devam ettirmek isteyenler çıkarsa, bunlara karşı uygulanacak en sert askeri önlemler bile içte ve dışta mazur görülür. Kürtler ve azınlıklar özgürlüklerine kavuştuktan, PKK mensuplarına da genel af yoluyla siyaset yapma imkanı tanındıktan sonra, hala Kandil’den şiddet fışkırıyorsa o dağı tamamen düzleseler kimin umurunda olur?

Peki bütün bunlar yapıldıktan sonra, sorunlar bitecek mi? Maalesef bitmeyecek. Demokrasi zafiyeti ve şiddet giderilmiş olacak -ki bunlar da başlı başına çok önemli adımlardır. Oluşacak özgür konuşma ortamında bu sefer daha dikenli mevzuları tartışma imkanı bulacağız.

Örneğin: Biz birlikte yaşamak istiyor muyuz?

Bu da başka bir yazının konusu.

Ayhan Ulusoy

20 Ocak 2010

Tagged , , . Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>