Zaman İçindeki Kar
November 3rd, 2008 at 2:36 pm (Masal)
Melih Özuysal
Kar denizine doğru gülümseyerek uçarken mutluluktan başı dönen ve keyifle aşağıya bakıp “Yere inmeme daha var;” diye düşünürken birden bir yere konuveren bu kar tanesinin adı Lin idi.
Konduğu yerden aşağı bakınca bir sürü neşeli insan gördü, çünkü burası bir panayırdı ve kendisi de sirk çadırının tam tepesindeydi. İlk gördükleri çok eğlenceliydi: Bazı kar taneleri insanların şapkalarında dolaşıyor, bazıları insanların elindeki sıcak içeceklerin içine atlıyor, bazıları ise meraktan gözlerine giriyordu. Hatta atkıyla örtünmemiş olanların kulaklarına girip onları gıdıklayan kar taneleri bile vardı. Lin, insanları buradan izlemenin çok eğlenceli olacağını düşündüğü sırada hemen yanında bir çığlık işitti ama çok olağan davrandı. Çünkü her kar taneciği tam yere konduğu anda bir çığlık atardı. Hem yolculuğu tamamlayıp varmış olmanın, hem de konduğu yeri bilememenin heyecanından atılan bir çığlıktı bu. Hazırlıksız atılmış kahkaha da diyebiliriz buna. Az önce çığlığını duyduğu kar tanesi, tesadüfen daha önce de buraya gelmiş olan bir kar tanesiydi ve konar konmaz yanında duran Lin’e dönüp, “Adım Nan;” diye gülümseyerek tanıttı kendini. Sonra da, “Çok yorgunum, ama yeniden gelmiş olduğum için de çok mutluyum;” dedi. Ve Lin’in ilgiyle kendisine baktığını görünce, “Geçen gelişimde burası öyle kalabalıktı ki şaşardınız. Şaşkınlıktan erirdiniz;” diye gülümseyerek devam etti konuşmasına. Lin ise ona “Hoş geldin!” bile demeden aşağıdaki insan çokluğuna bakarak, “Yani bundan daha mı kalabalıktı?” diye sordu hayretle. Nan, şöyle yanıtladı, “Şu an buradaki her insanın, yanında kendi yaşı kadar sayıda insan getirdiğini ve getirdikleri insanların da her iki elinde çocuk olduğunu ve çocukların da ikiz olduğunu düşünün. Yani sayılardan daha çok insan vardı. Bu sirki tanımıyorum ama önceki sirk çok ünlüydü. Bütün bu panayır dünyanın her yerinden o sirki izlemeye gelenlerle dolmuştu. Kediler, köpekler, köstebekler, kuşlar, kirpiler, tavşanlar, solucanlar da cabası.” “Yaa!” dedi Lin yine hayret ederek, sonra da merakla “Peki sirkin adı neydi?” diye sordu, bir şey daha öğrenmek umuduyla. Nan, bilmenin ve anımsamanın keyfiyle sesini çınlatarak “Yıldız Kuyruğu;” dedi. “Ne güzel bir isim ” dedi Lin. Bu sırada büyük bir uğultu oldu. Çok kısa süren ama oldukça güçlü bir uğultuydu. Sanki ayağına diken batmış bir devin inlemesi gibiydi. İkisi de sakince uğultunun geldiği yere doğru baktılar, durumu olağan karşılamışlardı çünkü nedenini biliyorlardı. Nedeni, büyük bulutların izin vermesiyle güneşin onların arasından bu büyülü beyaz manzaraya bir an olsun bakarken, bazı ışınların bulutların arasından ok gibi fırlayıp karları yakalamak istemesiyle, kar taneciklerinin kaçarken attıkları bir oyun çığlığıydı. Tabii yıldızlar kadar çok kar taneciği aynı anda bağırdığı için çok büyük bir ses duyulmuştu. Bu arada bilmek gerekir ki, kar tanecikleri her şeyi ama her şeyi duyabilirlerdi. Yani isteseler, Lin ve Nan, aşağıdaki insanların konuştuklarını çadırın tepesinden dinleyebilirlerdi. Tabii bu aynı zamanda çok da sıkıcı olurdu, onun için bütün konuşmaları duymazlıktan geliyorlardı.
Güneşin dayanamayıp bir kez daha bulutların arasından bakmaya kalkışmasıyla, bazı kar taneleri ışınlardan saklanmak için çığlıklar atıp kaçışarak kendilerini toprağın altına gizlediler. Bir de baktılar ki gizlendikleri bu yerde, bir sürü kar taneciği görünmeyen bir kitabın etrafında toplanmışlar onu dinliyorlardı. Görünmeyen kitap konuşmasına şöyle devam ediyordu: “Evet, bütün bunlar güneşin kar taneciklerini çok sevmesinden olur. Kar tanecikleri güneşle şakalaşırken orman perisi Ca da, kırmızı kar devesinin hörgüçleri arasına oturarak salına salına ağaçların arasından geçer. İşte o geçerken kar tanecikleri de yavaşça yükselip yukarı, geldikleri yöne doğru uçmaya başlar. Bu kez tıpkı yere düşer gibi yukarı düşmeye başlarlar. Orman perisi Ca, kar kokusuyla yıkanmayı çok sever, o nedenle kar yağdığında bazen günde bir kaç kez geçer ormandan, o zaman kar tanecikleri de bir kaç kez bir aşağı bir yukarı düşerler. Bir diğer deyişle durmadan yağarlar. Ama yukarı doğru yağdıklarını kimse fark etmez. Sadece meraklı salyangozlar, dalgın kediler ve yerinden hiç kımıldamadan bakan açıkgöz kertenkeleler fark edebilirler. Bazen de, kendini yuvarlamayı çok seven tesbihböcekleri görebilirler, tabii eğer yorgunluktan bir köşeciğe kıvrılıp uyuyakalmamışlarsa. Ha, bir de, rüyasında rüya gören baykuşlarla, rüyasında kar yağdığını gören çocuklar görebilirler kar taneciklerinin yukarı doğru yağışını. Çünkü kar taneleri rüyalarda yukarı doğru çok güzel düşerler ve rüyalar görüldüklerini anladıklarında nasıl coşarlarsa, kar taneleri de görüldüklerini anladıklarında öyle coşarlar ve çoook mutlu olurlar…”
Görünmeyen kitap bunları söylerken, bu sırada, yani kar tanecikleri kitabın anlattıklarını donmuş gibi hiç kıpırdamadan dinlerken, panayırın kapısından hepsi birbirinden farklı, irili ufaklı bir sürü tekerleği olan bir dondurma arabası girdi. Bu güzel arabayı gören Lin, görünmeyen kitabı dinlemeyi bırakıp hemen dondurmacıyla arabasını izlemeye başladı. Günlerden beri dondurmasından kimse satın almadığı için çaresizlikten ne yapacağını bilemez bir halde üzgün üzgün bakınan dondurmacının yorgun argın gıcırdayan arabasına, “Vay canına gördün mü, ne kadar çok mutlu insan var burada, iyi ki gelmişiz;” deyişi, Nan’ın da dikkatini çekti. Dondurmacı önce etrafı izlemekten üzüntüsünü unuttu, sonra da havaya toplar atıp ateş yutan, ağzından küçük bulutlar püskürten çığırtkanları izlerken kendini unuttu. Bir ara dondurmacının gözü garip bir hızla, birden, uzun zamandır kendisini izleyen bir çift göze kaydı. Bu gözler, gökkuşağından bir elbise giymiş olan falcı bir kadının omzuna tünemiş kukumavın gözleriydi. Dondurmacı, baktığı andan itibaren gözlerini kukumavdan alamadı. Kuşu özellikle böyle eğiten falcı kadınsa gülümseyerek yaklaşırken, dondurmacı giderek büyüyen bu gözlerin etkisiyle neredeyse yere yığılmak üzereydi. Falcı kadın elini uzatıp dondurmacının kolundan tutar gibi yaptı ama tutmadığı halde dondurmacı son anda düşmekten kurtuldu, sonra da teşekkür etmek için kadına döndü. Dönüp bakınca öyle şaşırdı ki, sanki o an birkaç boş külah yuttu, çünkü falcı kadının gözleri kukumavınkinin aynısıydı. Bereket versin kadın hem çok güzeldi hem gülümsüyordu da dondurmacı kendini tekrar yere bırakmaya kalkmadı. Falcı dondurmacıya, “Para kazanamadığın için mi yoksa dondurmanı almadıkları için mi üzülüyorsun?” diye sordu. “Aslında almadıkları için üzülüyorum ama ne fark eder ki?” dedi dondurmacı. Falcı kadın dondurmacıya, “Biz para kazandıramayız, ama istersen dondurmanın tadını güzelleştirebiliriz;” diye fısıldadı. “Tadı çok güzel ama insanlar kar görünce dondurma yemeği unutuyor!” diye yanıtladı onu dondurmacı, biraz da sitem ederek. Falcı, “Dinle öyleyse…” diyerek, elindeki dalı dondurmacının omzuna dayadı. Kukumav, dalı bir köprü gibi kullanarak falcının omzundan dondurmacının omzuna geçti, sonra da dondurmacının kulağına yaklaşarak, cırtlak ve bilgiç bir sesle çabuk çabuk şöyle söyledi: “Sirk çadırının tam karşısında bir balon ağacı var. Onun dallarından birine konmuş, üç beyaz beneği olan beyaz bir Karbaykuşu göreceksin. Şimdi onun yanına git ve ona selam ver. Sana bir telek atacak. Sen de tam teleğin düştüğü yerden üç avuç kar alıp dondurmanın içine atıp karıştıracaksın.” Dondurmacı biraz çekinerek, “Söylediklerinde ciddi olabilir ama bunları söyleyen gerçekten bir kuş mu?” diye başını kukumava çevirdi. Çevirmesiyle birlikte dondurmacının kaşları takma oluverdi. Kukumav, cırtlak sesiyle onu azarlayarak, “Eğer bana bir daha inanmayacak olursan, ağzın da takma olur, dilin de. Öyle olsun ister misin?” dedi. Dondurmacı korkudan neredeyse dişlerini yiyecekti, biraz kekeleyerek “İnanmaz olur muyum tabii ki inanıyorum, işte gittim bile!” dedi ve sirk çadırının olduğu yöne doğru fırladı. Ama o kadar ani fırlamıştı ki, falcının bir ucunu dondurmacının omzuna dayadığı dal boşta kalıp yere düşünce, kukumav da asık bir suratla -tek kanadı olduğu için yoruluyordu çünkü- falcının omzuna doğru kanat çırpmak zorunda kaldı.
Dondurmacı balon ağacının yanına soluk soluğa vardığında, ağacın dallarında üç beyaz beneği olan beyaz Karbaykuşu ne kadar aradıysa göremedi. Onun bu şaşkın haline acıyan beyaz Karbaykuşu, durduğu daldan ona doğru fırlattı teleğini. Dondurmacı yüzünü yukarı çevirmiş, gözleri ve ağzı sonuna kadar açık, dallara bakarak kendi etrafında dönerken tüy ok gibi gelip kafasına saplanınca, Oofiiii!” diye garip bir çığlık attı. Telek kafasına geldiğine göre, tam da üzerine bastığı karları işaret ediyordur diye düşünüp kenara çekildi ve vakit kaybetmeden eğilip karları avuçlayacakken, “Ama üç avuç karı nasıl götüreceğim, benim iki avucum var?” dedi. Acele ettiği için hemen üçüncüyü ağzının içinde taşımaya karar vererek, önce ağzına bir avuç kar attı, sonra iki avucuna da alıp başında tüyle koşa koşa arabasının yanına döndü. Falcı kadın ile kukumav çoktan kalabalığa karışmışlardı bile. Dondurmacı, “Bana diyeceklerini dediler nasılsa, en iyisi bir an önce dediklerini yapmaya koyulmak” dedi, kendi kendine. Ama bunu söylerken ağzında taşıdığı o bir avuç karı erittiğini fark etti. Hiç üzülmedi, “Olsun iki avuç da yeter, bir avuç da; önemli olan inanmak;” dedi. Dondurmacı avuçları dolu olduğu için, dondurma kazanının buz gibi kapağını buz gibi dişleriyle tutup açtı ve avuçlarındaki karı içine atıp kazanı görmeden elleriyle karıştırmaya başladı. Bu sırada yüzü kapağın arkasında kalıp görünmediği için, dondurma karıştıran bir kapak çok eğlenceli görünüyordu doğrusu. Tam karıştırma işini tamamlayıp kapağı kapatacakken, iki çocuk gelip dondurma istedi. Dondurmacı onları görmese de çok mutlu oldu, hatta gülümseyecekti ama kapak ağzından düşmesin diye vazgeçti, ama zaten çocuklar onun yerine de gülüyorlardı. Dondurmacı önünü görmeden dondurmaları nasıl vereceğini hiç düşünmemişti bile, çünkü elleri külahların, minik küreğin ve dondurmaların yerini yıllardır ezbere biliyordu; çocuklara dondurmalarını çabucak verdi. Çocuklar dondurmalarından yalar yalamaz, gözleri kar feneri gibi yanmaya başladı mutluluktan. Daha da ilginci, ellerinde tuttukları uçan balonlar birden uçan kartopuna dönüştü. Ama sonra daha da inanılmaz bir şey olmaya başladı; çocuklar dondurmalarından yaladıkça birbirlerine benzemeye başladılar, dondurmaları bittiğinde ikiz olacaklarını belki kukumav bile hayal etmemişti. Çocuklar neşe içinde gülerlerken, dondurmacıya anneli, babalı, kardeşli, teyzeli, amcalı, arkadaşlı ve kendi başına bir sürü çocuk gelmeye başladı; kapak kafalı dondurmacının dondurmayı nasıl vereceğini merak ediyorlardı ve çok eğlenceli göründüğünden hızla dondurma arabasının etrafını sarıyorlardı. Dondurmacı da aynı hızla dondurmaları külahlara koyuyor, çocuklara uzatıyor, onlar da dondurmaları aldıktan sonra arabanın kenarına asılı para kutusuna parasını atıyor ve başka çocuklara yer açmak için hızla arabadan uzaklaşıyorlardı.
Dondurmacı kısa sürede dondurmanın hepsini bitirdi ve etrafını sarmış olan neşeli kalabalığın gülüşmeleri içinde kapağı ağzından alıp dondurma kazanını kapattı ve tam “Oohh dünya varmış!” diyecekti ki ağzı ve dişleri donduğu için “Oooo!” deyip kaldı. Kalabalık onun bu kapanmayan ağzına ve “Ooo!” deyişine çok güldü. Neyse ki kahkahalar atılıp yüzüne gülündükçe ağzı da yavaş yavaş ısındı ve kapandı, ama “Ohh!” demedi, çünkü dişleri biraz ısınmak istedi, o yüzden sadece gülümsedi. Tam arabasını yürütüp, “Artık eve dönme vakti geldi;” diye düşünürken annesinin elinden tutmuş bir çocuk dondurma istedi. “Ne ki yazık harika dondurmamdan hiç kalmadı;” diyecek ti ki küçük dilini yuttu; çünkü karşısında, kardan bir anneyle kardan bir çocuk duruyordu. “Bugüne kadar kardanadam gördüm ama ilk kez kardankadın ve kardançocuk görüyorum, üstelik bunlar canlı;” diye şaşırırken, kardankadın buz gibi sesiyle “Dondurmanız sıcak öyle değil mi?” diye sordu. Dondurmacı ne diyeceğini bilemezken, kardançocuk “Evet, anne bak dumanları çıkıyor, ne güzel, sıcacık!” diye gülümseyerek kazanı gösterince dondurmacı kazanın kapağını kaldırmak zorunda kaldı. İyi ki de kaldırmıştı çünkü hem şaşkınlıktan kaşları eski haline geldi hem de kazanın ağzına kadar sıcak dondurma ile dolu olduğunu gördü. Kardankadınla kardançocuğunun dondurma aldığını görenler hemen dondurma arabasının etrafını sardılar. Sonunda dondurmacı kısa sürede ikinci kez dondurmaların hepsini bitirdi. Bekleyenlere de sıcacık gülümseyerek “Yarın yine buradayım, dondurmamı özleyin;” dedi. Bu sırada yanından, kendi kendini okuyan bir kitap geçti. Küçük dilini daha önce yuttuğu için, gözleri önce faltaşı gibi açıldı, sonra da trapezciler gibi hoop diye yer değiştirdi. Kitap yüksek sesle, “Hayattaki en güzel gerçek hayal kurmaktır. Ondan da güzeli, kurduğun o hayalin içinde olmaktır;” dedikten sonra birden kuş gibi kanat çırparak havalandı ve gidip sirk çadırının tepesine kondu. Lin ellerini çırparak sevinçle, “Aaa, bir kitap geldi, arasında bir de tüy var, ne güzel! Haydi hemen açıp okuyalım. Sayfalarını çevirmem için bana yardım eder misin?” dedi Nan’a. “Elbette;” dedi Nan, “zevkle yardım ederim.” Lin meraklı ve mutlu sesiyle kitabın adını okudu: “Karın İçindeki Zaman.” “Hım…” dedi Nan, “Güzel bir masala benziyor, acaba başlamadan Mabi’nin de bize katılmasını beklesek mi?” “Evet bekleyelim, bekleyelim ki bu onun en sevdiği masal olsun;” dedi, Lin gülerek. O zaman Nan, Mabi’yi karşılamak üzere bembeyaz gülümsedi.
NOT: Mabi, kar taneciklerinin dilinde “Dolunay” demektir.
Popularity: 12% [?]
