Gece Okulu
October 19th, 2008 at 6:01 pm (Öykü)
Melih Özuysal
Bu küçük şehirde ne çok anısını bırakıp gitmişti. Şimdi yıllar sonra yine bir yaz gecesi bu şehrin sokaklarındaydı. Üstelik yine saatlerin en acımasızı, en duyarsızı ve en sıkıcısı olan gecenin 10uydu.
Yürüdükçe, bir zamanlar hayallerini paylaşacak hiç kimseleri bulamamış olan ayak izlerine rastlıyor ve onların hala için için kanayışını duyuyordu. Hazır canı yanmışken, izler onu gençlik yıllarını geçirdiği mahalleye getirdi ve sokağın başında onu, yalnızlıkla ilk tanıştıran şey, kısa kambur gölgesi karşıladı. Sınırları arkadaş fedakârlıklarıyla çizilmiş ‘mahalle’den içeri girer girmez adımları yavaşladı. Buna karşılık gözleri etrafa o kadar hızlı bakmaya başladı ki anılar canlanmaya fırsat bulamadan titreştikleriyle kalıyordu. Her şey çok değişmiş olduğu için tanıdık en küçük ayrıntı ona acıyı ve zevki aynı anda tattırıyordu. Bir yan sokaktan platonik aşklarından birinin gölgesi düştü önüne sessizce. Kendini çok seven o kızın gölgesiydi bu. Evet, kız narsisti, hem de fanatik! Keşke bu, ‘onu seven kız’ olsaydı. Keşke onu seven herhangi bir kız olsaydı. Acaba kız kendi kendine sevip sevildikçe o da onun kendine ortak olmasını mı sevmişti, ya da bölünmesini? Yoksa kızın kendine olan delice hayranlığına bir tapınma mıydı, asla vazgeçemediği adak hali? Yaşadığı bütün sonsuz aşkların elebaşı, ölümlü aşkların katili bu gölge miydi? Ensesine kadar gelen öfkesinin ricası üzerine bencil kaderinin bu alaylı sorularını duymazdan geldi.
Gönlünü yatıştırmak için yürüyüşünü iyice hızlandırırken, rüyasına en çok girmiş olan o seksi kadının balkonuyla karşılaştı. Karşılaştığı, sanki evin balkonu değil kadının memeleriydi, şakakları o zamankinden daha bilinçli zonklamaya başladı. Dönüp memelere bir kez daha bakmamak ve arzunun bunak dırdırından kurtulabilmek için koşmaya başladığında karşısına çok yakın bir sokak çıkınca daha doğrusu sokak ona kucak açınca hemen atıldı. Hislerinde yanılmamıştı; sokak onu lisesiyle buluşturdu. Bir sonrakinden ya da herhangi başka bir sokaktan girmiş olsaydı okulun bulunduğu bölgede olduğunu bile anlayamazdı. Anlasa da göremezdi. Görse de tanıyamazdı. Çünkü içinde çam ve hurma ağaçları olan, kum havuzları, basketbol, voleybol sahaları bulunan bahçeyi saçma sapan binalarla tıka basa doldurup yok etmişlerdi; sarhoş uzaylılar bir gece eşek şakası yapmak için o güzelim bahçeye bu şapşal binaları dökmüş olmalıydılar. Neyse ki okuduğu bina duruyordu. Sevinmeyi düşündü. O zamandan geriye bu ana bina, okulun giriş kapısı ve ikisini birbirine bağlayan bahçe yolu kalmıştı. Yaklaşınca gördü ki ön bahçedeki onca çam ağacının da yerinde yeller esiyordu. Bu esinti bile o teneffüsleri, o günleri, o mevsimleri, o yılları çağrıştırmaya yetti.
Ruh küstüren floresan lambaları, tıpkı o zamanlardaki gibi yine bazı odalarda açık bırakılmıştı. Ve elbette, bekleyen her ‘beterin beteri var’ sonunda muradına ererdi; işte yine o ‘geri zekalı’ okul zili çalmaya başlamıştı. “İnanılır gibi değil!” dedi. Ama zilin eskisi gibi elektroşok muamelesi yapmasına izin vermedi; teneffüslerde sigara içtikleri merdiven altına gidip baksa en azından üç dört tanıdık tiryaki portresi görebileceğine inanmayı seçti. Hele o zamanlardaki kendisini görse “ne kadar ilginç olurdu” kimbilir. Ama okulu bekleyen bir bekçi olduğundan emindi. Biraz daha yürüyünce giriş kapısına geldi -defalarca boyandığı belli oluyordu-, o yaşlarındaki gibi olsa demir çubukların arasından geçiverirdi. “Sahi biz bunların arasından nasıl geçermişiz?” “Şöyle…” diye göstermek istedi merakına. “Aaa!” Evet, içerdeydi; sanki okul onu parmaklıkların arasından çekip aldı. Ne yapacağını bilemeyince Alice gibi maceraya değil de hırsız gibi hapse atılacağı fikrine saplandı, panikle, soğukkanlı olması gerektiğini düşünerek içeri girdiği duyulsun diye ayakkabılarını yere vura vura ana binaya doğru yürümeye başladı. Artık bekçiye de bir şey derdi herhalde. Yer yer aydınlatılmış çiçeklerin yanından geçerken turuncu gardenyalarda, sınıftan iki kızın onlardan koparıp hocalarına hediye edişlerini, hocanın küçümseyerek dudak büküşünü, “çayın taşıyla çayın kuşunu vurmak” kolaycılıklarına sinirlendiğini belli etmeden çiçekleri kopardıkları için azarlayışını gördü. Tam çiçek tarhlarını bitirmek üzereyken çapraz karşı binanın köşesinden bir adam çıkınca kendini hemen ana bina kapısının yan siperine attı, görünüp görünmemeyi düşünene kadar saklanmış oldu. Adam diğer binaya doğru yönelince ağzından hırsızlaştığını ilan eden bir “Oh!” çıktı ve hiçbir şey düşünemediğinden bir süre orada beklemek zorunda kaldı. Sonra saklanmayı aptalca buldu. “Ağaçları kimin kestirdiğini sormak tehlikeli olacak gibi olursa çocuklarımdan birinin, en küçüğü tabii, adı şey, Can, evet Can’ın bisikletini ya da topunu?.. ya da hem bisikletini hem topunu, bahçede görmüş olabilir misiniz? Evet, annem hemen şu arkada oturuyor. Hayır, biz burada oturmuyoruz, onu ziyarete geldik.”
Bekçiye görünmeye karar verdi; hatta sabredemeyip saklandığı yerden fırlayınca okul levhasıyla burun buruna geldi. Gözleri bu karşılaşmaya son derece donuk baktı. Hayatındaki insan seslerinden bazıları kendi aralarında “Bu onun okuduğu okul işte!” diye fısıldaştılar. Eski dostu Kertenkele de “İşte okuduğumuz okul…” diye duygulandı. Bir şey olacağından değil ama bir şey anlayacağını umarak bir kez daha baktı: Hayır; tabela söyleyeceğini çoktan söylemişti.
Bu sırada görünmeyen bir yerden görünmeyen bir köpek havlamaya başladı. Sanki köpek, köpek olduğunu o an farketmiş gibi ezbere havlıyordu. Yoksa özlemle mi demeli? Köpeğin olası görüş alanından çıkıp saklanmak için telaşla kendini binanın girişine doğru attığında eli kapının açık olduğunu hissetti. Yine ne yapacağını düşünememe anlarından birine girmekteyken yaklaşan ayak sesleri imdadına yetişti, kapıyı geçebileceği kadar aralayarak kendini içeri attı. “Kapıyı açık bıraktığımıza göre oraya dönmek hakkımız!” diye yürüyüş yapan ayak sesleri onu merdiven altına kadar ürküttü. Buradaki merdiven altına da o itfaiye karargahlarından birisi kurulmuş olduğundan kovalara, kazmalara çarpıp son derece saçma bir yangın çıkartmamak için gözlerini kocaman yapıp hayalet gibi ilerledi, sonra da kapıyı görebileceği bir köşeciğe çöküp soluklarını dinledi. Gelen adımlar bir tekmede toplanıp kapıyı ittiler. Adamın kapıyı itişini izlerken, bıraktığından daha açık ya da kapalı olduğunu anlayıp anlamadığını düşündü -kendisi değilse de ayağı anladı mı diye. Çünkü kendini içeri atarken kapıyı önceki haline getirip getirmediğini hatırlamıyordu. “Belki de tam onun bıraktığı aralıkta bırakmışımdır;” dedi; minik bir huzur istiyordu.
Adam kollarıyla kucağında taşıdığı paketi kapının arkasına yığılmış olan diğerlerinin üzerine atıp çıktı, cam kapının öteki tarafında üzerindeki tozu silkeledi, cebinden anahtarları çıkardı, kapıyı kilitleyip gitti. Kapının kilitlendiğini görmek ‘kendine hapsedildiği’ hissi yarattı. Bekçi olsaydı buna ‘dank hissi’ derdi.
Yıllardır sabırla harflerde bekleyen yangına bakındı susuz kalmış kovaların içinde. Biraz içine çöktü. Sonra kendini kova gibi hissetti. “Boş ve delik;” dedi. Sanki içinde ölü bir kanat, gerçeği çırpmak istiyordu. Sonra -hayatı boyunca karşılaşacağını dahi düşünmediği- bir kazmaya tutunarak ayağa kalktı. Binada kimsenin olmadığı belliydi ama yine de koridorda sessizce ilerliyordu. Bir odanın kapısını açtı, karanlıkta bir bahçe lambasının ışığını emmeye çalışan iki soluk pencereyi görünce zemin katta oluşuna sevindi. Bu sırada yan duvardan bir sınıfta ders varmış gibi sesler geliyordu. Kendini dinlemeye o kadar kaptırdı ki sonunda bir öğretmen ders anlatmaya başladı. Hayatı çoğaltmak güzeldi belki ama canının hiçbir yanı o yıllarda olmak istemedi, tırnağı bile. “O zaten istemezdi.” Kirpiği bile istemedi. Çünkü okuldan nefret, nefret, nefret, nefret, nefret, nefret, nefret, nefret, nefret, nefret etmişti. Karnelerle ilan ederek nefret etmişti; çizgili, çizgisiz, kareli harita metot defterler dolusu, yazılı sözlü nefret etmişti; uzamaktan korkan saç telleri boyunca nefret etmişti; esneyişiyle çağırdığı, esneyişiyle kovduğu uykularda nefret etmişti; bir yandan doldurulurken diğer yandan boşaltılan havuzlardaki sular gibi tonlarca nefret etmişti; hatıralar deposunun kayıtlarına bile geçmeyen mekanik problemlerindeki kareköklerin virgülden sonraki bütün hanelerinden nefret etmişti; saatte 320 kilometre hızla giderken karşı yönden gelen trenin çarpışma arzusu kadar nefret etmişti…
Kapıdan içeri adımını atmadı. Sonra gözleri burasının kütüphane olduğunu anlar anlamaz o iki kütüphaneci kadın çıktı karşısına. Hep ikisi birlikte göründüklerinden birlikte çıktılar. Okulun adının yazılı olduğu tabeladan sonra okulda en çok bu ikisiyle karşılaşmıştı. Aklı hemen masalarının üzerine doğru atıldı, kitap alanların isimlerini yazıp imzaladıkları defterleri bulabilse şimdi bile en çok kendi adıyla birlikte -önceden gizliden gizliye sonra da göstere göstere yarıştıkları sıra arkadaşı- Edip’in adını görürdü büyük olasılıkla. “Ya gözünüzden kaçmış başka biri daha var idiyse?” diye ensesinden dürttü onu bir olasılık. Nadir de olsa “Başka kimler kitap okuyor bakalım, bakalım…” diyerek bakmışlardı; birkaç sayfada bir başka isimlere rastladılarsa da onların okudukları ‘hayal çağıran’ değil, ‘hayal kovan’ türden kitaplardı. Böyle hatırladığına sevindi yoksa kazara gözden kaçırılıp da tanışılmamış bir Simon de Beauvoir ya da dişi bir Kierkegaard hele bir Colette imzası hemen şimdi hayatını bir kez de bu kütüphaneden yakmaya başlayarak bir kaç fahrenayt daha cehennemleştirirdi. Ama zaten gözden kaçıramazdı çünkü okul sadece erkeklerin okuduğu bir okuldu -unuttuğunu bilmese de. O nedenle her yerde erkek öğrenci görünüyor ve okuldaki her kadın öğretmen daha görünmeden seksi oluyordu. Dolayısıyla bu iki kütüphane böceği de hatıralardan birer büyük parça ısırıp koparmayı hakediyorlardı. Edip’le bu okuma işini o kadar abartmışlardı ki- buna “bakalım kim daha çok kitap ellemiş olacak” işi de denebilirdi- sonunda hiç anlamadıkları felsefe kitaplarına dadanmışlar, kütüphanede ne varsa okumuşlardı. Biz yine de “göz attılar” diyelim. Duyarlığı olmadığı için ölümden korkmamayı öğreten Epikur, daha görülür görülmez hayranlık duyulan Eflatun, akıllı Kant, bilgili Leibniz, onurlu Spinoza, büyülü Mevlana, sağduyulu Descartes -ki yıllar sonra birisi ona “Dekart” dediğinde, adam ortadan kaybolup okudukları boşa gitmesin diye “Descartes” demeye devam etmişti- arkadaş Wittgenstein, mantıklı Hegel ve daha niceleri… “Tapınağımızda Marks ve Engels yoktu çünkü onlar okula kabul edilmedikleri için öteki dünyadaki cenneti bu dünyaya taşıma işinde çalışmaya başlamışlardı.”
Uzun yıllar kitaplardan ne öğrendiğini bilmediğinden kendini hiçbir zaman bir şey öğrenmiş saymadı ama yıllar geçtikçe hepsi de hatırladığında minnetle andığı, karşılaştığında saygıyla selam verdiği birer tanıdık olmuştu. İşte şimdi de uzaktan onları selamlıyordu. Ama içlerinden birinin kıpırtısız kalmaya çalışıp gergin durması dikkatini çekti. Hafızası bakar bakmaz “A-ha!” dedi ve ardından kitabın sayfaları arasında kalmış birkaç okuyucu sesi inleyerek yankı yaptı. Hatta şu an bu satırları okumakta olan okuyuculardan biri “Hakikaten ya, neydi o ‘İtiraflar’ öyle?” demeye hazırlandı belki. Sonra raf aralarına gizlenmiş bazı itirafkarlar, yankıyla irkilip, “Tuzak! Tuzak!” diye bağrışırlarken, Jean-Jacques Rousseau, sesizliğini bozmadan duvardaki loş aynaya bakmaya devam etti. Mucizevî şekilde yeri gelmişken kendisi de itiraf etmeliydi ki bu kitabı görünüşüne ve adına bakıp okumaya karar vermişti. Önemli bir adamın -nedense- kendisini çok ilgilendirecek önemli itiraflarda bulunacağına inandığından okumuştu. İnanmanın, inanamamanın, merakın, inadın ve zamanların yardımıyla bitirmeyi başardıktan sonra, kendisini hiçbir zaman affetmeyecek olan hayal kırıklığını biraz olsun teselli edebilmek için haince bir gizemle kitabı rakibine önermişti; o da kendisi gibi “boku bokuna” okusun, dahası anlamış gibi yapsın, hatta sevmiş gibi yapmak zorunda kalsın, çok daha kötüsü kendisini eksik ve yenik hissetsin diye. İkisine de hiç şans vermediğinden -sevme ya da sevilme olasılığına. “Olasılık onlara zırnık koklatmazdı.” Zerrece korkmamıştı. Birkaç sinir beyi, “O kitap kaç yüz güzel kitaba, gidilmeyen gezmelere, gidilmediğinden rastlanılmayan kaç güzel yüze malolmuştu kim bilir?” diye çabucak bir ağıt derlediler.
“Edip’e sonra ne olmuştu?” Unuttu şimdi. Evet, Edip de onun kadar hatta belki de daha çok okuyordu. Çünkü o hızlı okuyor olmalıydı. Çünkü sürekli “Okudum, okudum!” demesinin okumamaktan çok daha zor olduğunu düşünüyordu. Edip’in dersleri de iyiydi. Daha doğrusu biraz zorlansa da sınıfını geçiyordu. Kendisi ise başta İngilizceden her yıl daima “=always” bütünlemeye kalıyor “yazı zehir oluyordu.” Bazen de bütünleyemeyip büsbütün kalıyor, yazı kahroluyordu. Lise 2’ye başladığında yani en az 2 yıl daha okuyacağı kesinken Edip’in mezun olup gitmiş olması lüzumsuz bir sıkıntı yaratmıştı. “Ama ben de kütüphaneden 2 yıl daha fazla yararlanmış oldum!” gülümsemesi kütüphanenin loşluğunda mutlu mutlu yüzmeye başladı. Birden 2B’nin o her boku bilen sınıf mümessilinin sesi, “Amaaa, Edip de dışarıda kimbilir ne kitaplarla karşılaşmıştır…” diye yazdı karanlığa italiklerle. Gülümsemesi hemen küsüp arka raflardaki kitaplar arasında kuytu bir yer bulup oracığa kıvrıldı.
“Elbette, elbette, ama…” diye yardım etti ona -aynı zamanda basketbol yardımcı koçluğu heveslisi- edebiyat öğretmeni Ali beyin fikri, “bir kez çağdaşlara geçtiniz mi bir daha klasiklere geri dönemezsiniz, dönseniz de ilk karşılaşmada olduğu gibi okurken kendi hayatınızı başkasının hayallerinin içine koyamazsınız;”diyerek. Aldığı bu destekle egosu tebeşir kokan mümessile, “İşte bu yüzden burada ne kadar çok kaldıysam o kadar iyi oldu. Kesinlikle hem de!” diye bağırdı. Bu açıklama üzerine sessizce çalıştıkları masalarından önce başlarını sonra kaşlarını kaldırarak hayal kırıklıklarını takdim eden iki memure birbirlerine bakarak özel bir sitemle yeniden işlerine döndüler. Onlar ilgilenmeyince mümessilden geriye kalan tebeşir tozuna: “En anlamsızının bile okunurken anlam kazandığı bunca kitap ancak böylesi koşullarda okunurdu. Bu müthiş bir şanstı!” dedi. Memurelerden biri burnuyla gözlüğünü diğeri de tikiyle kulağını oynattı; bazı harfler de sayfaların arasından “hmm…” dediler.
Gitmekle gitmemekle, dinlemekle dinlememekle, düşünmekle düşünmemekle, söylenmekle söylenmemekle, anlamakla anlamamakla bitmez tükenmez bütünleme kurslarından zehirlenmiş yaz günlerinden birinde, okuyup getirdiği kitabı uzun memurenin kaydetmesini beklerken kısanın ayağa kalkıp bahçeye bakar gibi yaparak belli etmeden burnunu nasıl karıştırdığını gördü pencere camında. Ve ardından, burnunda imal ettiği minik elbombasını atacak bir yer düşünmek için parmaklarının arasında evirip çevirirken takip edilme olasılığına karşı dikkatleri dağıtmak için “Yazın insanlar hımbıl oluyor…” deyişini.
Birden “Aa!” dedi içi heyecanla; yanına ‘liseli kız kokusu’ gelmişti. O kadar mutlu oldu ki bir süre gözlerini kapayıp kokuyu içine çekmeye çalıştı. Cennete gittiğinde dünyadan hangi kokuyu getirtmek istersin diye sorsalar bunu isterdi. Abarttığını biliyordu ama kokuyu tavlamaya çalışıyordu. Diğer yandan kokunun bunca yıl değişmemiş olmasına hayret ediyordu. Öğrencilerin yedikleri, içtikleri, duyguları, düşündükleri, hayalleri, rüyaları, aşkları bu kadar değişmişken. Hatta yürüyüşleri, önlükleri… Hemen, annesi aynı okulda hademelik yapan, önlüğü de yüzü kadar soluk o sessiz narin kızın, teneffüslerde annesiyle görüştüğü pek çok sahneden ikisi -annenin cebinden bakır on kuruş çıkarıp verişiyle kızın, kullandığı mendili gizlice annesine verişi- birbirine eklenmiş olarak geldi gözünün önüne. Ama kız parayı aldıktan sonra dönüp bu hayali kapatması için rica edince, hemen bıraktı. Bilmiyordu nereye; havaya işte. “Anılar bile değiştiği halde bu koku nasıl değişmeden kalabilmişti?” Yıllar sonra bir gün “Aaa, liseli kız kokusu;” diyerek postanede karşılaştığı öğrenci bir kızın ardından yürüyüşünü hayal etmeye kalkınca arka raflardan bir kitap “Özlemler her zaman duyguları gereksiz yorarlar!” diye ahkam kesti. Sesin kitabı en son okuyanın sesi olduğunu düşündü. “Eğer hiç kimse okumadıysa da yazarın sesi olmalı. Başka nasıl olabilir ki?” diyerek mimikleriyle, çok okumaktan hafif sıyırmış gibi yapıp göz ucuyla memurelere baktı, onlar da bunu yutmadıkları için görünmediler.
“Sen orda ne yapıyorsun?” Aklını karanlıktan alan sese döndü, koridorun öteki yanındaki bir sınıfın kapısını tutmakta olan gölge alaycı ve sert, “Biraz acele etsen nasıl olur?” dedi. “Aaaa, Tülay hanım!” Gözlerinden önce kulakları gördü cebirci Tülay Hoca’yı. Zihni, “O işaretlere benzeyelim diye mi öyle delirtici sarı defterlere yazdırırdı?” diye bir kez daha merak edecek oldu ki, koridor ürkütücü bir “Eveeet!” le çınlayınca gölgeye doğru istem dışı iki adım atıp durdu; bunun gerçek olmadığını biliyordu ama nerede olduğunu da bilmiyordu. Gölgenin sesi hiç yumuşamadan, “Hasta mısın?” diye sordu. Ne diyeceğini bilemedi yavan birkaç adım daha atarak yaklaştı. Tülay Hanım onun bir an önce içeri geçmesini istediğinden kapıyı yavaş yavaş kapatıyor her zamanki ciddi bakışlarıyla da yolu gösterip onu içeri kışkışlıyordu.
Sınıfa girer girmez ensesine önce Tülay Hanım’ın soluğu sonra sınıfın kızgın kapısı çarptı; pencerelerdeki camların, masadaki teksir kâğıtlarının, sıralardaki ağzı açık bekleyen kalemlerin ve tembel öğrenci kalplerinin içinden ürpermiş bir gölge geçti. Sınıftaki öğrenciler sanki başka başka okullardan gelmiş gibiydiler -hatta farklı dönemlerden. Suratlarının asıklığının nedeni ise zehirlendirilmiş bir yaz içinde olmaları değil kendilerini beklenmedik bir anda en çok kaybettikleri yerde bulmuş olmalarıydı. Kendi sınıfından da öğrenci var mı diye bakınırken bir kaç surat kendini hatırlatmak için sırıtınca yüzü biraz güldü -ama sadece üst kısmı, ağzı hiç kıpırdamadı. Aklının cebire diklenmesine karşın kafasının en çok yattığı hoca buydu. Okuldan nefret ettiği halde sınıfa girmesinin, daha doğrusu ikna olmasının nedeni, omuzlarında cebir defteri yapraklarından sarı kanatları, başının üzerinde cebir işaretlerinden bir hareyle gündüzleri koridorlarda, sıra aralarında, kara tahta önlerinde, geceleriyse anılarında, rüyalarında, hayallerinde uçan Tülay Hanım’ın, onu her saniye baştan çıkarıyor olması, gizliden gizliye kendisinden hoşlanmasına izin vermesi ve bunun kıymetinin bilinmesini istemesiydi. Birikmiş bir istekle Tülay Hanım’la gözgöze gelmek için arandığında o şuh gözlerde bir sınav manzarası, şehvetli dudaklarda ise zalim bir azarla karşılaştı “Dikilme de otur artık bir yere, sınav süresi zaten 5 dakika!” Yıllar içinde biraz buharlaşıp azalmış olsa da yine o aynı kaynar su döküldü başından aşağıya; “5 dakika mı?” “Sahi böyle demiş olabilir miydi?” diye bakakaldı, her zaman kendisine bön bön bakan karatahtaya. Kaynar suyun dökümü tamamlanınca can havliyle itiraz etmeye yeltendi, “Ama hocam ben bu dersten geçmiştim!” Tülay Hanım romantizmden uzak bu debelenmeye karşılık dudaklarını yana doğru çektirerek “Ne zaman?” dedi, ama sormadı, sadece dedi. Hatırlanacağından umutlu binbir tonda atıldı, “Önceden!” Bu cevaba, kimi alaylı kimi kalaylı bazı öğrenci dişleri takırdayınca erotizm sertleşti, “Otur artık bir yere!” Hem ayaktayken diklenmiş gibi oluyordu çünkü. Hemen yanıbaşındaki bir tebessüm kenara çekilip yanında ona yer açarken “Beni de kurtarma yazılısına aldı” diye müjde verince, 70-79 dönemi hatıralar “Biz artık kurtulmak istemiyoruz, sen kendini kurtar!” diye, içindeki yeni boşluğa sesli not bıraktılar. Biraz kafayı toplamak, topluysa dağıtmak için oturduğu yerden, teksir kâğıtlarının üzerinde sınıfı dolaşmaya çıkan ispirto kokusunu izlemeye başladı. Teksir makinesiyle basılan test kâğıtlarını herhangi bir öğrenciye dağıttırmayan tek hoca buydu -ne önemi varsa. “Yine o mor çizgiler, yine o mor harfler, yine o mor kokular…” Dalgın sözlerle sırasında oturuyor, gidişiyle dönüşü birbirinden bağımsız tren yolculuklarındaki gibi hayalleri ve anıları birbirinden ayırt etmeden canlandırırken, gözleri tahtada bir önceki dersten ya da derslerden kalmış yazıyı okudu ona: “Ders: Kompozisyon, Konu: İnsan bir gün bir şeyle karşılaşır, sonra artık hep onunla karşılaşır.”
Arzu tasmasının çekiştirdiği gözleri test kağıtlarının dağıtılışını izleme bahanesiyle Tülay Hoca’nın arkasına takılmaya çalışırken biri ona selam verdi: “1185 Fustafa… Ooo, çoktan evlenip çoluk çocuğa karışmıştı. Şimdi dede olmuştur o.” Bir his onu önüne döndürdü; uçup hafifledikçe erotikleşmiş ispirto kokusu, önüne konan mor yazılar, kâğıdı koyan fildişi el, yüzük, saat, bilezikler ve o yatak odası gibi mavi önlük. Başını kaldırmadı, birkaç an arka arkaya kıpırtısız kalarak birbirlerini hissettiler. İlk kımıldayan her zamanki gibi Tülay Hoca oldu ve yukarıdan birkaç nefeslik şehvet çağlayanı döktü: “Hazırlandın mı sınava?” Arzuyla başını kaldırdı, gözgöze geldiler. Tülay Hoca’nın kalın gözlük camlarının yakınlaştırmasıyla ilk temas oldu. İkmale kalsa ne güzel olurdu. Baktıkça kalmak istiyordu, istedikçe rahatladı. Tülay Hanım’ın gözlük camları buğulandı, öne geçti. Bu sırada arkasındaki öğrenci, kendisinin henüz fark edemediği durumu görerek ona omzundan dürttüğü kalemi uzattı. Kalemi alırken dönüp bu zamansız inceliği gösterenin kim olduğuna baktı “Aa!” dedi, eski bir televizyon haberi gören gözleri “Bu, şefiyle bankayı dolandırıp yurt dışına kaçan o kadın!” “Evet Zuhal. Vay canına hala çok güzel…” “Teşekkür ederim” dedi Zuhal’in yüzü, üzüntüsünün daha önemli olduğunun altını çizmek için gözkapaklarını indirerek. “Önünüze dönün, herkes kendi yüzüyle ilgilensin!” Ona asla doğrudan kızmazdı Tülay Hanım. Hem zaten sınıflarında kız öğrenci yoktu, onun bunu unuttuğunu biliyordu, davranışı biraz münasebetsiz gelmese, zaman da dar olmasa hayal etmesine karışmazdı aslında.
Aniden kapı açıldı ve içeri müdür muavini Taner Bey girdi. Çünkü tahmin ettiği gibi, unutulmuştu ve tahmin edileceği gibi, unutulduğunu farketmişti. “Ama hiç dersimize girmemişti ki;” diyecek oldu vasat anılardan biri. “Şşşt, özrü kabahatinden büyük!” dedi bir akıl hocası. Müdür muavini Taner Bey burnunu, karşılamak için kendisine yaklaşan Tülay Hanım’ın kulaklarına yaklaştırıp arsızca koklayarak o güzelim kulaklara bir şeyler fısıldamaya başladı. Herhalde unutulduğunu söylemeye gelmiş olamazdı çünkü Tülay Hanım’ın karşısında küçük düşmüş olurdu. Elinde, cebirin de tirgonometri, milimetri, simetri, fifi gibi “duygusal ülkeleri uyutmak için emperyalistlerin yutturduğu bir afyon” olduğunu merdiven altı yoldaşlarına inandırdığına dair bir ispiyon belgesi bulunduğunu söylüyor olabilir miydi? Tülay Hanım buna çok alınırdı, yüzüne bakamazdı artık arkasını dönerdi. Yoksa “eğitimde fırsat eşitliği”ni anlatarak merdiven altı tiryakilerini zehirlediği için okuldan 3 gün uzaklaştırma mı alacaktı? Belki de zaten devamsızlıktan çaktığı için boşuna sınava alındığını bildirmeye gelmişti. Bir an önce sınıftan çıkmak istedi “Hocam lavaboya kadar gidebilir miyim?” İkisi de dönüp ona şöyle baktılar: “Sen kim, gitmek kim? Bunu neden söyledin ki? Duymamış olalım, ama tekrar etme! Herkes gidebilir bir tek seninki saçma olur.” İftiharlık öğrencilerin de sıfır çektiği kazık sınavların sonuçları okundukça nasıl bütün sınıf kervandaki develer gibi tek tek çömerse, öyle bir hayal kırıklığı zinciri içinde yerine oturdu. Bu geri püskürtmeden sonra itilaf devletleri aldıkları kararı son mimikleriyle imzaladılar. Dahası Tülay Hanım kapıya kadar müttefikine eşlik etti ve gülümsedi. İşte o an, az önceki Kafkavari ruh halini bırakıp, Gandivari ruh haline büründü. Düzenbaşı sınıftan çıkarken gözleriyle bir çift otorite füzesi yolladığında artık çok geçti; füzeler Gandi de tüy etkisi yaptı. Olsun; muavin yine de istediğini elde etmiş gibiydi; buradaki rolü iyi değildi belki ama unvanını geri almış sayılırdı, işte yine Md.Mv. Taner Bey’di, unutturmamayı başarmıştı, falan filan.
Tülay Hanım gelmeyenlerden -yani kurtulmak istemeyenlerden, neden kurtulacaklarını bilmeyenlerden ya da kurtulduğunu sananlardan- dolayı elinde kalan test kâğıtlarını masanın üzerine bırakırken saatine bakıp “Tam 2 dakikanız kaldı!” dedi. Bir kaç salise sonra da öğrenciler kağıtlarını masaya bırakıp sınıftan çıkmaya başladılar. Yıllarca, kağıdı 1. verme, 2. verme, ilk kağıt verenler arasında yer alma zekalısı olan öğrencilere uzak durmuştu. “Ne olurdu daha yavaş bitirseler ya da bitirince yavaşlasalar?” Bu sırada sobanın içinde patlayan bir kozalak, “Aceleci ruhlara bakınmayı, hız’la didişmeyi bırak. Geride kalmak kötü değil çünkü ilerisi gibi gerisi de yok” diye uyardı onu. Dudakları sorularla konuşmaya başladığında, sınıfta düzenli olarak kalan birkaç demirbaş, orta ikiden terkler ve haddini bildiğinden sınıf geçmeyen iki öğrenciden başka kimse kalmamıştı. O zaman Tülay Hanım gelip yanındaki sıraya oturdu. Kopya çekmeyeceğinden emin olduğu halde buna izin vermeyeceğini göstermeye kalkar gibi yapmasının nedeni “biraz sevişmek”ti. Bir yandan gözlüklerinin arkasından bakarken diğer yandan “Hala seksiyim değil mi?“ demeye kalkışan dudaklarını ısırıp susturuyor, yalayıp sakinleştiriyordu ki tam bu sırada örgüt başkan yardımcılarından biri kendisi görünmeden bu sahneyi görüp bahçeden bağırdı: “Dışarıda eylem konuyor sen burada ne yapıyorsun? Akşam komiteye özeleştirini vereceksin!” Tülay Hanım, “Orta ikide yanlışlıkla kalmıştım, lise sonda da hesap makinesi bozulduğundan, onları düzeltecektim.” dedi. Dışarıdaki ses, “Bu yaptığın hırsızlık bunun için ayrıca özeleştiri vereceksin!” diyerek uzaklaştı. Uzun bir sessizlik oldu, dalmıştı.
“Nasıl çıkmayı düşünüyorsun buradan?” Belli ki bu gerçek bir soruydu. Test kâğıdından yaptığı, ispirtoyla çalışan uçucu mor tayyarenin içinden pişmiş kelle gibi sırıtıp “Şöyleee…” demeyi ne kadar isterdi ama riske girmedi; “Ya hayat gerçekse?” diye düşündü. “Cevabın yoksa kaderine razı ol. Zili çalıyorum”
Veee, süzme geri zekâlıların otomatiğe bağladığı diğer süzmelerin hiçbir zaman tepki göstermediği üstelik işlerine yaradıklarını sevine sevine düşündükleri okul zili çalmaya başladı. Kâh irkilip, kâh büzülerek zilin susmasını beklerken koridordan koşuşan ayak sesleri ve bir köpeğin işgüzar havlamaları geldi, sonra bir ses “Üst kata bakalım muhasebenin oraya!” diye bağırdı.
Çalan bu zilin çalışma düzeneğinin, sadece ders saatlerini düzenleyecek şekilde düzenlenmesi en başından beri düzenlenememişti. Tören, toplantı, aşı, gezi gibi ders olmadığı zamanlarda değil, okulun kapalı olduğu zamanlarda da -şimdi olduğu gibi geceleri, hafta sonlarında, bayramlarda, ara tatillerde ve bütün yaz tatillerinde- aynı geri zekâlılıkla çaldırılmıştı. Daha ıstırap verici olan yanı, düzeltilmesine yıllarca gerek duyulmamış olmasıydı. O zamanlar zilin bilerek ya da bilmeyerek verdiği bu ipucuyla dünyanın en aptal okullarından birinden mezun olmamaya karar vermişti, hatta hiçbir okuldan mezun olmamaya. Şimdi sözünü tutmadığına sinirlenerek hiç aklından geçirmediği bir şey yaptı: Bir öfke ışınlamasıyla sınıftan fırlayıp kapının önündeki beton siperliğe tırmandı, birkaç ateşböceği, iki kakalak, bir kela ve birkaç saniye yardımıyla ele geçirdiği zili bir çekişte yerinden söktü. “Acaba zili teneffüsteyken mi gebertmişti?” Beyaz benekli bir baykuş, gözleriyle “Bu önemli mi?” dedi. Değildi evet; önemli olan hatıralarının canını sıkan bu iğrenç şeyi susturmuş olmaktı. Artık yakalanmadan gitse iyi olurdu. “Yakalansam bile birkaç idareci bozuntusunun suratına tükürme fırsatı bulurum.” dedi. “Hem sonra kurtarma bahanesiyle Tülay Hanım da beni görmeye gelir. Heyecanlı olur herhalde…”
Popularity: 23% [?]


İlknur Ramoğlu şöyle yorumlamış:
October 19th, 2008 at 10:58 pm
Çok ama çok sıcak bir hikaye,içtenlik ve çocuksu hayal gücü havası oldukça baskın hissediliyor,yalın ve sıcak anlatım ise bir sonraki satırı,sanki kankan bir anısını anlatıyormuşcasına merakla bekletiyor.Ellerinize ,yüreğinize sağlık.