ODTÜ Size İyi Yolculuklar Diler
October 7th, 2008 at 2:36 pm (Mahrem)

KAÇAK
Bir kaçış hikâyesi anlatırken, kaçılan yere ulaşılana kadar olup biteni yazmanın daha doğru olacağı düşünülebilir. Oysa ulaşılan yerin gerçekten bir kaçış yeri olup olmadığını ancak sonrasında anlamak mümkündür. Bu nedenle ben size kaçtığım yerden söz edeceğim. Oraya yalnızca ‘bir yerden’ gitmek için değil aynı zamanda ‘bir yere’ gitmek için de kaçtığımı anlatabilmek için.
ODTÜye kayıt yaptırdığım güne kadar olup bitenler başlıbaşına bir hikâye oluşturmaya yeter. Öte yandan bu hikâye benim ODTÜ maceramın yanında bir filmin jeneriği kadar kalır. Yine de jenerikler önemlidir. Hele de böylesine esaretten kurtuluş sahneleri üzerine işlenenler. Bir şeyin size ne ifade ettiği biraz da o şeyi nasıl imal ettiğinizle ilgilidir. Oyuncular, yapımcılar ve yönetmenler bize filmin sahnelerine yoğunlaşmamız için bir bakış açısı hazırlar. Ve bu açı bizim bütün algılayışımızı temelinden belirler; geriye dönüp tersine bir yapı-söküm zahmetine girişmedikçe…
Uzatmayalım. Birinci mesele şuydu: Gitmek zorundaydım. İkinci mesele bunun yanında hafif kalıyordu -ama hafife alınacak gibi değildi: Nereye?
Gitmek zorunda olmak, beni üniversite sınavlarında yeterince başarılı olacak noktaya taşımıştı. Burasını kısa geçiyorum. Burası bir kez geçildi mi gittiğim yerin niçin doğru kaçış yeri olduğunu daha kolay anlatabilirim.
Terk ettiğim şehre, izninizle, Dostoyevski abimizden ilhamla, S… şehri diyeceğim. Bu şehir Istanbul’a iki buçuk Ankara’ya beş, İzmir’e sekiz saat uzaklıktaydı. Üniversiteye kadar İzmir’e hiç gitmemiş, Ankara’yı sadece iki kez görmüştüm. Istanbul’u ise her iki yakada bazı semtlerin ara sokaklarında gece yarısı dolaşacak kadar iyi tanıyordum –eğer Istanbul’u iyi tanımak mümkünse! İlkokul öncesi yıllarımın şimdi sadece silik anıları kalmış birkaç yılı da Istanbul’da geçmişti.
Nasıl olup da Istanbul yerine Ankara’ya gittiğimin hikâyesini de başka sefere bırakmak gerek. Şimdilik bunun en büyük nedeninin ODTÜ’nün kendisi olduğunu söylemekle yetinmek zorundayım.
ODTÜ’yü hiç görmemiştim, fakat ODTÜlü arkadaşlardan, yurtlarının oda planlarına varıncaya dek çok şey öğrenmiştim. Özellikle kampüs hayatı bana erişilmez ve gizemli görünüyordu. Istanbul’un erişilmezlik ve gizeminden çok başka tınlıyordu bu. Gönlüm Istanbul’daydı; fakat ODTÜ, şehirleri pas geçip kendi kulvarında tuhaf bir şekilde öne çıkıyordu. Makul bir nedeni yok ama sınavdan sonra daha fazla sayıda ODTÜ tercihi yapmadığım için hayıflanmaya bile başlamıştım. ODTÜ’yü kazandığımı öğrendiğim o kutlu gecede aldığım derin nefeslerden, ciğerlerimde hala biraz kalmış olduğuna inanıyorum. S… şehri artık sonsuza dek yok olmuştu. Hiç olmamış gibi. Özgürdüm.
Bedelsiz bir özgürlük yoktur elbette. Ve özgürlüğün bedeli tek bir biçimde ödenmez. Başlangıcından sonuna meşakkat dolu o yıllar benim gibi onlarcasının değil onbinlercesinin hikâyesidir. Buna eminim. Başka bir zamana bırakılacak bir hikâye daha. Şu an bana kalandan ve bugüne taşınandan söz etmek, daha az can yakıcı.
TORLAK
ODTÜ’de 13 yıl yaşadım. Birbuçuk lisans, ikibuçuk yüksek lisans, yarımçeyrek bir asistanlık ve tamamı küsuratlı günler ve gecelere bölünmüş 13 yıl. Kapısından girdiğim günden vedalaştığım güne kadar yapmayı hayal ettiklerimin yarısını bile bugün hala gerçekleştirebilmiş değilim. Elbette bu daha çok benim tembelliğim nedeniyle böyle. Ama etimden et koparak ODTÜ kimlik kartımı teslim ettiğim 13 yılın sonunda anladım ki mesele tamamlanmamış olmakta değil, inşaatın durup durmadığında. ODTÜ bugün hala inşa edilmekte olan bir üniversite. Buradan tamamlanmış olarak çıkmak, işin özüne ters. Hedef tamamlanmak olduktan kere insan kırmızı kiremitli, yeşil pancurlu ve bahçesinin bir köşesinde maydanoz ekili bir ev gibi tamamlayabilir kendisini. Bu o kadar da zor değil. Ama hedef özgür olmaksa bu bir tamamlanma projesiyle gerçekleştirilemez. Çünkü özgürlük, elde edilen ya da sahip olunan değil inşa edilen bir evdir. O evde oturamazınız. Sadece oturmayı hayal edersiniz. O evde oturmaya başladığınız gün esaretiniz de -yeniden- başlar.
Çok uzun sürdü ODTÜ’ye alışmam. Benim için ‘alışmak’la ‘sevme’nin eş anlamlı olduğunu söylemeliyim önce. Sevecek bir yön bulamazsam şartlar ne kadar iyi olursa olsun o şeye alışamam. Bir yandan şehir zorluyordu beni bir yandan ODTÜ’nün kendisi. Ankara, alışılacak gibi değildi. Bence hala da değil. Ankara’yı sevmek o kadar çok çaba istiyor ki sonunda bir seviş oluştuğunda insan gerçekten Ankara’yı mı yoksa artık uğruna buncasını harcadığı emeğini mi sevmiş oluyor, emin değilim. Bence o da beni pek sevimli bulmadı. Aramız hep biraz soğuk kaldı. Ilıdığı anlarsa zaten ya dünyanın tutuştuğu ya da kimsenin kimle arasının soğuk olduğuna aldırmadığı zamanlardı.
ODTÜ’yle ise önceleri sokakta rastlaşa rastlaşa birbirine aşinalık kesbeden iki semt insanı gibi başladı ilişkimiz. Bir bahane uydurup sohbeti başlatma adımını ne o attı ne ben. Üçüncü bir unsur gerekir ya böyle aşinalıkların tanışmaya dönüşmesi için, bizimki de öyle oldu.
S… şehrindeyken, son bir iki yılda, zorlaya zorlaya, miktarı çok az, besin değeri çok düşük de olsa tazeleyici bir hayat kurabilmiştim. Burada ise ortalıkta boyasız gri binalar, çok bakımlı çiçek tarhları ve fena halde birbirine benzeyen tiplerden hatta ‘tip-gruplarından’ başka pek bir şey görünmüyordu. Neredeydi bu mahallenin fırını?
Aylar sonra bir gün yemekhanenin ilan panosunda gördüğüm bir duyuru bana doğru adresi söylüyordu. ODTÜ Tiyatro Topluluğu, toplanma/tanışma duyurusunda bulunuyordu. Tiyatro Topluluğu, 12 Eylül’ün sıcak günlerinde başka pek çok faaliyet gibi bilinen ve bilinemeyen nedenlerle kapatılmıştı; şimdi yeniden toparlanacaktı. Tiyatroyla, sahne alma hevesinden çok tiyatro metinleri nedeniyle ilgiliydim. Belki de bu yüzden diğer duyurular dikkatimi çekmemişti. Bu okulda benim de konuşabileceğim insanlar olmalıydı elbet ve bunların hiç değilse bir kısmı Tiyatro Topluluğu’nda bulunmalıydı. Sonradan, meğerse konuşabileceğim başka pek çok insanın ve pek çok zeminin var olduğunu anlayacaktım. Ve oralardan da nasibimi almaya çalışacaktım. Yine de Tiyatro Topluluğu benim için eşsiz bir başlangıç oldu. Ve başlangıçlar önemlidir; sonradan nerelere uğranacağını, hangi yollardan gidileceğini ya da geri dönülüp dönülmeyeceğini başlangıçlar belirler. Daha önemlisi, yola kimlerle başladığınızdır. Çünkü insanı yola getiren de yoldan çıkaran da arkadaşlarıdır.
Öyle de oldu. Orada başlayan çok sıkı dostluklar, uzak yakın ahbaplıklar arasından bugün hala sürenler var. Zulüm o idi ki hazırladığımız oyunları tam sahneleyecekken topluluğumuz kapatıldı. İki ayrı oyun hazırlanıyordu. İkisi de savaş karşıtı ya da antimilitarist olarak okunabilecek oyunlardı. O dönemde böyle oyunları sahnelemeye cüret etmek de bu cüretin ‘cezalandırılmasına’ karşı mücadele etmek de pek kolay değildi. İroniye bakınız ki yıl 1984 idi ve 12 Eylül henüz işkenceye doymamıştı; ilk günlerden itibaren karga tulumba içeri alınanların çoğu -ki onlar bizim abilerimiz, ablalarımız olurlar- henüz mahkemeye bile çıkmamıştı. Mahkemeye çıkarılanlar ise oraya gerçek insanlar olarak değil, güçleri tükenmiş, bedenleri, ruhları, onurları iğfal edilmiş olarak gelebiliyorlardı. Hal böyleyken siz nereye savaş aleyhtarı, antimilitarist oyun sahnelemeye soyunuyorsunuz a kendini bilmezler! Tiyatro mu yapıyoruz burada!
Sonunda oyunlar başka yerlerde sahnelenebildi ama ODTÜde sahnelemek mümkün olmadı. Topluluğun tekrar açılması ise üç dört yılı bulacaktı. Üstelik ilk anda “ODTÜ Oyuncuları” adıyla değil “ODTÜlü Oyuncular” adıyla faaliyet gösterecekti. Yeniden “ODTÜ Oyuncuları” adına kavuşması için bir bu kadar daha zaman geçmesi gerekecekti.
ODTÜ de her yer gibi 12 Eylül hukuksuzluklarından nasibini yeterince almaktaydı. Ama bulabildiği her yolla direnmeye de devam etmekteydi. Bizim tiyatro çalışmalarımız, oyunlarımız bu direnmenin en sade örnekleriydi. Kapatılmış bir topluluk olarak oyunlarımızı ille de sahneleme çabamız da öyle. Varsın ODTÜ sınırlarında olmasındı. Şimdi şurada devam etmezsek yarın bir gün yerimize dönme ihtimalini besleyemezdik. Ürke korka, arada hafifçe yükselse de genellikle alçak sesle konuşa konuşa, birbirimize yaslana yaslana devam ettik. Çok da iyi ettik.
Zannedilmesin ki şu bahsettiğim dayanışma, sürekli bir coşku hali veya bayram havası içindeydi. Ya da ben ‘çok önemli roller’ üstlenmiştim. İki anlamda da ‘küçük’ rollerim vardı. Bu dayanışma sürecinde ancak çorbaya tuz ayarında bir duruşum olduğunu söylemeliyim. Öte yandan, oyunların sadece bir tanesinde üstelik gayet figüran bir rolüm vardı. Zaten bütün tiyatro maceram boyunca hiç önde figürlerden biri olmadım. Buna zaman zaman heves etmedim değil. Gençlikte oluyor öyle popüler olayım, âlem beni görsün de bayılsın, dibi düşsün hevesleri. Asıl ilgi alanım kimlerle oturup ne konuştuğumdaydı. Ben, ilgi ihtiyacını insanların seyretmesiyle değil de dinlemesiyle doyuranlardanım. O gün de öyleydi, bugün de öyle.
Öte yandan, ODTÜye ilişkin çatallı hislerimin başlangıcı da burasıdır. Bir yandan bizimle ittifak kurmaktan imtina eden ve statükoyla didişmektense bizi dişlemeyi yeğleyen küçük adamlar vardı ‘yöneticiler’ arasında diğer yandan yanımızda duran, destekleyen, yol gösterenler. Her yerde olduğu gibi denilebilir. Mesele, ODTÜ’nün her yer olmadığı, hatta her yer olmaması gerektiğindeydi. S… şehrinin tarihöncesi ilkelliği bana artık dokunamıyordu. Anne-babamın benimseyip içine girmeme, üstüme giymeme rıza göstereceği, hatta mutlu olacağı kalıplarla aramı bir çırpıda açmıştım. Ben bu ikisinden –şehirden ve aileden– kurtulursam dünya avucumun içine girecek kadar genişler sanıyordum. Hele de ODTÜde olursam; ODTÜ, her devrimin kalesiydi çünkü. Dalkavukluk ve münafıklıktan arınmış olması gerekirdi.
Sonra anladım: ODTÜ’nün geleneksel muhalif çizgisi hiç de öyle uzaktan zannedilebileceği gibi kalın fırçayla çizilmiş değildi. Tekdüze, hiç değildi. Tersine, çok ince hatların bir araya gelmesiyle oluşmuş karmaşık bir çizgiydi bu. Nasıl oluyorsa sonunda bir temel nota duyuluyordu ama bu, gerçekte çok ayrık durabilen soloların oluşturduğu bir temel notaydı. Küçümseyenlerle abartanlar, ispiyoncularla dalkavuklar, suret-i haktan görünüp kendi priminin hesabını tutan riyakarlar, hep bir aradaydık. Doğu yamaçtaki Jandarma Karakolu’nun iki yanı boyunca dikenli teller uzanırdı. Batı düzlüğünde ise önünüze hiçbir engel çıkmazdı. Kuzey’deki giriş kapısı ODTÜ kimliği olmayanlar için ne kadar sıkıntılı olabiliyorsa Güney ormanları, gözden ırak görülmesi gereken ‘işler’ için o kadar kucak açıcıydı. Bugün bu topluluğunuzu kapatanlar yarın şu topluluğun falanca faaliyeti için uzun yol otobüsü tahsis edebilirdi. Şimdi sakal yasağına muhalefet eden öğrencileri derse almayan hocalar biraz sonra aynı sakal yasağını protesto etmek için onca yıllık akademik kariyerlerini bir çırpıda yakabilirdi.
Bana ODTÜ’nün ne olduğunu ilk anlatan sahne de işte böyle çatallı bir sahnedir.
KORKAK
Bir gün Mimarlık Fakültesinin önündeki çimlerde bir grup öğrencinin oturma eylemine denk geldim. Yıl, hala 1984. Ne için oturuyorlardı, neyi protesto ediyorlardı bilemiyordum. Küçük bir gruptu. Grubun etrafını jandarma çevirmişti ve askerlerin -bütün ODTÜlülerin yakından tanıdığı- komutanı birkaç dakikada bir gruba seslenerek dağılmalarını yoksa kendisinin zorla dağıtmak zorunda kalacağını söylüyordu. Grup ta birkaç dakikada bir sloganlar atıyor, Rektör’le görüşme taleplerini yineliyor ve bu talep kabul edilmeden yerlerinden kalkmayacaklarını bildiriyordu. Ortada tuhaf bir manzara vardı. Çimlerde bir grup öğrenci, onların etrafında çepeçevre askerler ve dış halkada benim gibi oradan geçerken mevzuya maydanoz olmuş başka öğrenciler. Komutan ara sıra bu dış halkaya doğru hamle yapıyor “hadi işinize, dağılın” gibi sözler söylüyordu. Biz dış halkadakilerin bir kısmı biraz kaçıştıktan sonra yoluna devam ediyor, diğerleri sadece küçük yer değiştirmelerle etrafta oyalanıp duruyordu. Ben ne yapacağımı bir türlü kestiremiyordum. İçimde iki ses çarpışıyordu. Biri, “gir içeri ve otur, buradan böyle yürüyüp gidemezsin” diye cesaretlendiriyordu; diğeri ise “oğlum işin mi yok, sen buraya dipçik yiyip fişlenmeye mi geldin” diye beni ürkütüyordu. Göz ucuyla bir oturanları bir dış halkadakileri kolluyordum. Dışarıdan içeriye girmeye teşebbüs edenler olursa ben de onlarla beraber girip oturacaktım. Ama bunu tek başıma başlatacak yürek yoktu bende. Komutanın dış halkaya yönelik her hamlesinde ben de hafifçe yerimi değiştiriyordum, o kadar.
Zaman geçiyordu. Grubun etrafında dönüp duruyordum. Pastırma yazı öğle vakti kendini iyice hissettiriyordu. Ara sıra askerler çemberi daraltıyor sonra grup silkindikçe biraz geri çekiliyorlardı. Bir saatten fazla zaman geçmiş olmalıydı, belki de iki saat. Sonra birdenbire Mimarlığın ana kapısından ellerinde kantin tepsileriyle dört beş kız çıkageldi. Asker çemberine hiç aldırış etmeden, sanki ortalıkta dikkat edilecek hiçbir şey yokmuş gibi doğrudan grubun içine daldılar. Tepsilerde su, gazoz, simit, bisküvi falan vardı. Oturanlara bunları dağıttılar. Eylemcilerin kimi sadece su aldı kimi birkaç parça simit bölüştü. Ben içimden, “Nasıl olsa çekip gidecekler ya, o yüzden komutan bunlara bir şey demedi herhal,” falan diye geçiriyordum. Oysa öyle olmadı. Kızlardan bir ikisi tepsileri ve boş bardakları alıp tekrar kapıya yöneldiler. Ama diğerleri grubun içinde kaldı. Onlar da diğerleriyle birlikte oturdular. İşte ben de ancak o zaman asker çemberinden geçip grubun kenarına ilişiverdim.
Bu olayın üzerimdeki etkisi o gün neyse bugün de odur. O kızların dosdoğru grubun içine yürüyüşleri hiç gitmez gözümün önünden. Bunu bu kadar çarpıcı yapan şey o kızların ‘kimlerden’ olduğu. Çünkü su ve simit servisi yapan kızlar Mimarlığın gayet şık şıkırdım ‘burjuva’ kızlarıydı, ‘eylemci’ grubun ‘devrimci kız arkadaşları’ değil. Bu, inanılması güç bir sahneydi. O kızların üzerlerindeki herhangi bir aksesuar benim gibi zibidilerin bir aylık tayınından fazla ederdi. Hem eylemcilerle ‘burjuvalar’ hasım değil miydi? Olağan hallerde bir ‘devrimci tip’ uzaktan kesmeye kalksa hiçbir şekilde pas vermeyecek, hatta selam bile almayacak bu kızların burada ne işi vardı? Hangi fikirle ve hangi cesaretle eylemcilere su, simit dağıtmaya kalkışmışlardı? Evet, gündelik olarak da bu kızlar Pazar yürüyüşüne çıkmış İngiliz aristokratı kadar sakin ve kurşun geçirmez zırh giymişçesine güvenle yürürlerdi. İyi de, etrafı askerle çevrilmiş bir grubun içine böyle fütursuz dalmak için bunlardan daha fazlası gerekmez mi?
Bu davranışı açıklamak için pek çok hipotez üretilebilir. Korkacak birşeylerinin olmadığı, zaten diğerleriyle ‘işbirlikçi’ oldukları için kayırılacakları, anaçlıklarının tuttuğu, askerlerin kız öğrencilere dokunmaktan mümkün mertebe kaçınacağı, vesaire vesaire söylenebilir. Ama bunlar bana yetmiyor. Birincisi, bütün bu hipotezlere yol açacak örneklerin aksi örneklerini göstermek mümkündür. İkincisi ve daha önemlisi, bu ‘burjuva’ kızların bu ‘eylemci’ insanlarla aynı fikir düzlemini –hem düşünce hem de eylem bağlamında– neredeyse hiç paylaşmadığını dünya âlem biliyor.
CESUR
Bu sahneden sonra ODTÜ benim için artık bir tanıma kavuşmuştu. Sözlere dökülebilecek bir tariften çok bir imgeye bürünmüş, bir resim halini almıştı. Bu, büyük bir resimdi ve ilk anda bütününü kavramak zordu, hele ayrıntılarını kavramak zaman ve emek istiyordu. Yıllar içinde, düzenleyicilerinden biri olduğum hatta yürüyüş kolunun en başındaki bez afişi taşıdığım birkaç ‘eylem’e katıldığım olduğu gibi uzaktan bakıp geçip gittiğim pek çok olay da oldu. Hangisini niye seçtiğimi ya da seçmediğimi çok rasyonel gerekçelerle açıklayamam. Emin olduğum tek şey, katıldıklarımın içine doğrudan yürüdüğüm, katılmadıklarımın yanından da doğrudan geçtiğimdir. ODTÜ’nün bana ilk öğrettiği budur. S… şehrinde yaşamanın yolunu ancak eğri çizgiler çizerek bulabiliyordum. Şimdi anlıyorum ki ben biraz da bu eğri çizgilerden kaçmışım. Ve bana doğru çizgilerle yürünebileceğini gösteren bir yere gelmiştim. İnsan önce cesur olup sonra işe koyulmuyor, tersine, önce işe koyuluyor ve eğer o iş doğru bir çizgiyle çiziliyorsa biraz cesaret kazanıyor. Cesaret de başka şeyler gibi insanın kendi yapıp etmelerinin bir ürünü. Gökten zembille inmiyor. Eğer ODTÜ ‘materyalist’ olmakla ‘itham’ ediliyorsa bu bir itham değil ancak bir övgü olabilir. Çünkü ODTÜ, insanlarından cesur olmayı talep etmiyor, bunu onlara öğretiyor.
Nasıl ki tiyatroda çok önde bir figür olmadıysam bütün üniversite hayatım boyunca hiçbir zaman öne çıkan bir ‘eylemci’ de olmadım. Sözünü ettiğim birkaç eylem numuneliktir. Bana kendimin ne mal olduğunu göstermesi açısından çok önemlidir. Ama bunlardan kendime bir pay çıkararak söz etmek, en hafif tabiriyle alçaklık olur. İşaret etmeye çalıştığım şu: İnsan bir kez etrafı tehditkâr bir çemberle çevrili kırılgan bir bölgeye dümdüz yürünebildiğini görünce artık hayatının eskisi gibi olamayacağını anlıyor. Demek ki güvenli bir ‘dışarı’dan, tehlikeli olduğu gün gibi aşikâr bir ‘içeri’ye böylesine kaygısız bir yürüyüş mümkünmüş.
Ben de öyle yaptım. Herkesin çok alkışlayıp çok rağbet ettiği bir bölümü bırakıp pek çok kişinin –o zamanlar– adını telaffuz etmekte zorlandığı bir bölüme geçtim. Benim asıl eylemim buydu. Denilebilir ki bu her yerde yapılabilir, kişisine bağlıdır. Doğrudur. Ama o gün orada o komutan değil de başka bir komutan olsaydı –ki onları da gördük– o kızların akıbeti pek hoş olmayabilirdi. Böyle işler, ilgili unsurların bir araya gelmesiyle olur. Ve hangi unsurların ilgili olduğunu ya da yeterince ilgili unsurun bir araya gelip gelmediğini önceden kestirmek her zaman mümkün olmaz. ODTÜ şunu söylüyordu: “Burada o unsurlardan yeterince ve bir arada var, tek yapman gereken doğrudan içine yürümek.” Başka bir üniversitede olsaydım da ben yine ben olduğum için o bölüm değişikliğini yapardım belki. Ama belki de yapamazdım. Çünkü başka bir üniversite bana doğrudan içine yürümemi söylemeyebilirdi. ODTÜ bunu benim adıma yapacağını söylemiyordu. Yapacak olan sensin diyordu. Yürürsen yaparsın, yürümezsen avucunu yalarsın. Söz vermiyordu, ama sözünün arkasında duruyordu.
Materyalist mi dediniz?..
ESİR
Bir kış vakti, bir gece yarısı, iki arkadaş, İşçi Blokları’nda bir eve gitmemiz icap etmişti. Bunun için Jandarma Karakolu’nun tuttuğu Doğu yamacını geçmek zorundaydık. İcap neydi, şimdi artık bir önemi yok. Önümüzde biri kolay diğeri zor iki engel vardı. Kolay olanı, saat 24:00den sonra yurt binasından çıkmaktı. Yurtların kapıları 24:00de kilitlenirdi ve bina dışına çıkmak sadece sözde değil resmi olarak da yasaktı. Bu engeli daha önce defalarca aştığımız için ne yapacağımızı biliyorduk. Ama ikinci engel hem zor hem de tehlikeliydi. Zordu, çünkü gece karanlığında, ormanlık alanda ve bilek boyu kar üstünde bir geçiş yapacaktık. Tehlikeliydi çünkü Jandarma bölgesinden geçecektik ve eğer yakalanırsak bize ne yapılabileceğini pek kestiremiyorduk.
Jandarma Karakolu’nun mümkün olduğunca uzağından ama İşçi Blokları hizasını kaçırmayacak bir noktadan ormana daldık. Çizmelerimizin karda çıkardığı sesten, hatta kendi nefesimizden bile tedirgin oluyorduk. Elimizden gelse yere basmadan, nefes almadan yürüyecektik. Karşımıza her an bir nöbetçi çıkabilirdi ve biz böyle bir sahneye karşı tümüyle hazırlıksızdık. Bir an önce tel örgülere ulaşmaya çalışıyorduk. Orayı bir kez geçtik mi ardımızdan görülsek bile peşimizden gelmeyeceklerini biliyorduk.
Nihayet tel örgülere vardık. Ve tabii ki derin bir oh çektik. Fakat bir şey vardı ki beni rahatlattığı kadar huzursuz da etmişti. Yeterince derin bir oh çekmeme engel olduğunu bile söyleyebilirim. Tel örgüler sağlam değildi. Daha doğrusu yer yer sağlam, yer yer yırtıktı. Bizim geçtiğimiz hat yürüne yürüne neredeyse bir patika haline gelmişti. Kar üstünde yürüyenler iyi bilir. Birkaç kez yüründükten sonra üzerine tekrar kar yağsa bile belli olur o kar patikaları. İşte bizim geçtiğimiz noktada da böyle bir kar patikası oluşmuştu. Belli ki o nokta çok kullanılan geçişlerden biriydi.
Bunun neresi mi tuhaf? ODTÜ’deki Jandarma Karkolu’nun o yırtık tel örgüleri ya da kaçak geçiş patikalarını bilmediğini ya da tamir edecek gücü olmadığını hiç sanmam. Alenen göz yumuluyordu. Bu göz yummanın sebebinin tembellik ya da işi savsaklamak olmadığına da eminim. Buradaki göz yumma bir ‘müessesse’ olarak iş başındaydı. Böyle bir müessese çarpık ya da uygunsuz bulunabilir, öyledir, gelgelelim bu müessesse vardı ve çok önemli bir iş görüyordu: Tansiyon azaltıyordu, riski düşürüyordu ve başka türlü olmadık yöntemlere başvurulmasını engelliyordu.
Çatal burada bir kez daha karşıma çıkmıştı: Eğer yürüyüp geçmeye karar verirsen bil ki sınırları dâhilindeki Jandarma Karakolu bile biraz ODTÜ’ye benzemiştir. Seni elinden tutup oradan geçirmez. Hatta bunu yapmaman için sana gözdağı verir, ama geçmeye kararlıysan yoluna çıkmaz.
ÖZGÜR
Her ODTÜ kuşağı, kendisinden sonra gelen kuşakların ODTÜsü için “ODTÜ öldü abicim, bitti, bu [yeni] zibidiler ne anlar ODTÜden, ODTÜlülükten” der. Benim de demişliğim vardır. Ta ki ODTÜdeki McDonald’s kapanıncaya kadar. ODTÜ McDonald’s’ın kapanma hikâyesi bence doktora tezi olabilecek karmaşıklıkta bir “fenomen”dir. Bu kapanışı tümüyle ODTÜlülerin eylemlerine –örneğin ‘sol’ hareketliliğe– maletmek muhtemelen doğru olmayacaktır. ODTÜ McDonald’s’la eş zamanlı kapanan başka şubeler de vardır falan filan. Burada dikkat edilmesi gereken ODTÜdeki McDonald’s’a yönelmiş protestoların diğer benzer yerlere yönelmemiş olduğudur. McDonald’s hedef seçilmiştir ve diğerleri hedef seçilmemiştir. Bunun nedenini bir çırpıda anlamanın kolay olduğunu sanmıyorum. Tez konusu olmaya yakıştırmamın sebebi ise burada araştırmaya açık bir sosyal gen aktarımı olduğuna ilişkin kanaatimdir.
Diğer benzerlerinin aksine ODTÜ McDonald’s’ın konuşlandığı bina müstakil bir binadır ve McDonald’s öncesi dönemlerde öğrencilerin kısaca “Güdaş” ya da “Pastane” diye andığı yerdir. Bu mekânı bu kadar özel yapan ise zamanında öğrenci örgütlenmelerinin merkez binası olmasıdır. Benim kuşağım bunu duya duya, kendisinden sonraki kuşaklara anlata anlata mezun oldu ODTÜ’den. Belki de bu tümüyle bir efsanedir. Bizim duyduğumuz bu binanın zamanında ÖTK’nın (Öğrenci Temsil Kurulu) binası olduğuydu. Öyle de inandık. Bütün günahlarıyla ve sevaplarıyla, ÖTK bizim bildiğimiz kadarıyla ODTÜ’nün yönetiminde söz ve oy hakkına sahip bir örgütlenmeydi. Burada, yandaş ya da karşı bir söz söylemeye çalışmıyorum. O günlerde olsa muhtemelen ÖTK ile çok ayrı kulvarlarda olurduk. Lakin “söz ve oy hakkı” deyince işler değişiyor. Mesele birileriyle aynı görüşlerin paylaşılıp paylaşılmaması değil, hepimizi tanımlayan ve kimliklerimizin tamamlayıcı unsuru olan “öğrenci” kavramının söz ve oy hakkına sahip olabileceği, buna sahip olunmuş olduğu fikrinin taşınması, korunması ve aktarılmasıdır.
Sol hareketlilikle ilgili olsun olmasın ODTÜdeki pek çok öğrencinin McDonald’s’ın kapanmasına sempatiyle bakması önemli bir göstergedir. Bu göstergenin neyi gösterdiği ODTÜ tarihi açısından çok kritiktir. Benim hipotezim, ODTÜ’nün kuşaktan kuşağa aktardığı sosyal genlerin bu binada McDonald’s’a izin vermeye razı olmadığıdır. Yerine gelenin McDonald’s’tan daha az amerikan, daha az emperyalist daha az bilmemne olmasının konuyla ilgisi yoktur. Konuyla ilgili olan, McDonald’s’ın temsil ettiği anlayışın taşıdığı sosyal genlerle ODTÜ’nün taşıdığı sosyal genlerin çarpışmasıdır.
ODTÜ bugün hala ideolojik çatışma kavramıyla birlikte anılıyor. Bundan gocunmayı yersiz buluyorum. McDonald’s’ı protesto eden öğrencilerin protesto ettikleri McDonald’s’ta takılabildiklerini ya da protesto etmedikleri Pizza Hut’ta afiyetle ‘ikincisi bedava” pizzalarını yiyebildiklerini gözümün önüne getirebiliyorum. Zaten olması gereken budur. Bir hamburgerciye savaş açmak aptalcadır. Ama öğrencilerin söz ve oy hakkını savunan yegâne müessesenin kalıntıları üzerinden her tarafı hamburgerciye çevirmeyi meslek edinmiş bir zihniyeti protesto etmek doğrudan da öte, meşrudur.
Bir kez daha ODTÜ’de, Jandarma Karakolu yolunda bütün gece lastik yakarak Gorbaçov’un ODTÜ ziyaretini protesto ettikten sonra ertesi gün McDonald’s’ta hamburger yiyenleri, McDonald’s’ın camlarını kırdıktan sonra ise Pizza Hut’ta yiyebildiği kadar pizzayı arkadaşlarıyla paylaşanları görmek mümkündür. ODTÜde sınırlar dışarıdan göründüğü gibi önceden tanımlı değildir. Birlikte yoğrulmanız gerekir. Çünkü ODTÜ, yürümeyi göze alanların içine girebildiği bir özgürlük alanıdır. Çelişkiler ve ağlaşmalar yürümeyi göze almamaktan, yürüyüp içine girmeye kalksa o özgürlük alanında ne yapacağını bilmemekten kaynaklanır.
ODTÜ, dosdoğru yürümeni tavsiye etmez, o yürüyüşün sonunda nereye çıkacağını açıklamaz, nasıl yürürsen ne elde edeceğine işaret etmez, yürüyüş yolunu senin için açmaz. ODTÜ, sınavda hangi soruların çıkacağını önceden bildirmez. Ama ortada devasa bir kütüphane vardır. O kütüphanede birbirini yalanlayıp duran eserler bulunur. O kütüphane durmadan büyür. ODTÜ bunun için savaşır. Zahmet edip o kütüphaneye ayağını alıştırırsan ODTÜ’den aklın ve vicdanın her köşesine yollar uzandığını görürsün. ODTÜ kendi kütüphanesinden açılan yollardan gitmeye kalkanlara, içten gülümseyerek iyi yolculuklar diler.
Popularity: 18% [?]

Emre şöyle yorumlamış:
October 8th, 2008 at 3:47 am
Bir solukta okudum. Ellerine sağlık… Yazdıklarında aynı yolları farklı zamanlarda geçmiş bir kişi olarak benzerlikleri görmek şaşırtıcı. Diğer yandan anlatmak amacın odtü tarihine ışık tutmak olmasa da o günlerin izini bulabiliyoruz.
dadal günçe şöyle yorumlamış:
October 16th, 2008 at 2:17 pm
ODTÜ: Çocukken gidilen yer. Baba bir bölümde öğretim üyesidir, bazı günler uslu dursun diye oğlunu da alır götürür. ‘İdari’ nin havuzlu bahçesi ve ortalıkta dolanan bazı ‘abiler’. Resimleri birkaç seneye kalmaz gazetelere basılacaktır.
ODTÜ: Üniversite okumak için gidilen yer. Yarım kalır,üzülerek terk edilir.
ODTÜ: Yağmurlu günlerde gidilen yer. Bir çam kokusu havada, yıllardır değişmedi.
sibel şöyle yorumlamış:
October 22nd, 2008 at 2:29 pm
ellerine yazına sağlık, bu 13 yılın 5 yılını seninle birlikte geçirdiğim ve bunlara tanıklık ettiğim için ne iyi bana. hep yazsana