ODTÜ Size İyi Yolculuklar Diler

odtu-1999.jpg

Ekrem Düzen

Yazarın Notu: İşbu yazı, Üstad Kerem Kandemir’in “ODTÜ’den Kaçışım” başlıklı yazısına misilleme olarak kaleme alınmıştır. Dilerim ki Üstad bu yazıyı nazire etmeye layık bulur; böylece ben de burada açamadığım başka mevzuları işlerim. Ve dilerim adacıklarımız arasında köprü kurma çabamız bir anakara teşekkülüne inkılâp eder.

Kaçak

Bir kaçış hikâyesi anlatırken, kaçılan yere ulaşılana kadar olup biteni yazmanın daha doğru olacağı düşünülebilir. Oysa ulaşılan yerin gerçekten bir kaçış yeri olup olmadığını ancak sonrasında anlamak mümkündür. Bu nedenle ben size kaçtığım yerden söz edeceğim. Oraya yalnızca ‘bir yerden’ gitmek için değil aynı zamanda ‘bir yere’ gitmek için de kaçtığımı anlatabilmek için.

ODTÜye kayıt yaptırdığım güne kadar olup bitenler başlıbaşına bir hikâye oluşturmaya yeter. Öte yandan bu hikâye benim ODTÜ maceramın yanında bir filmin jeneriği kadar kalır. Jenerikler önemlidir. Hele de böylesine esaretten kurtuluş sahneleri üzerine işlenenler. Bir şeyin size ne ifade ettiği biraz da o şeyi nasıl imal ettiğinizle ilgilidir çünkü. Yönetmen bize filminde yoğunlaşmamızı istediği sahneler için bir bakış açısı hazırlar. Bu açı bizim bütün algılayışımızı temelinden belirleyebilir  -geriye dönüp örgüyü sökme zahmetine girişmedikçe. Yine de jenerik fazla uzamamalıdır. İzleyicinin yönetmene sadakati kendi dikkat süresi kadardır; jenerik bu süreyi aşarsa herkes kendisini ilgilendiren sahneleri kurmaya başlar; bu da yönetmenin felaketi olur.

Jeneriği uzatmayalım. Birinci mesele şuydu: Gitmek zorundaydım. İkinci mesele bunun yanında hafif kalıyordu ama hafife alınacak gibi değildi: Nereye gitmeli?

Gitmek zorunda olmak, beni üniversite sınavlarında yeterince başarılı olacak noktaya taşımıştı. Burasını da kısa geçelim. Burası bir kez geçildi mi gittiğim yerin niçin doğru kaçış yeri olduğunu daha kolay anlatabilirim.

Terk ettiğim şehre, izninizle, Dostoyevski abimizden ilhamla, S… şehri diyeceğim. Bu şehir Istanbul’a iki buçuk Ankara’ya beş, İzmir’e sekiz saat uzaklıktaydı. Üniversiteye kadar İzmir’e hiç gitmemiş, Ankara’yı sadece iki kez görmüştüm. Istanbul’u ise her iki yakada bazı semtlerin ara sokaklarında gece yarısı dayılanacak kadar iyi tanıyordum –eğer Istanbul’u iyi tanımak mümkünse ve eğer bıyığı yeni terleyen bir ergenin dayılanarak yürümesiyle yürüdüğü sokağı tanıması arasında bir bağ kurulabilirse!

Böyle bakınca insan en iyi bildiği yere kaçmalıydı. Istanbul her kaçağın en gizli sığınağı olabilirdi. Bunu daha o zamandan biliyordum. Üstelik ilkokul öncesi yıllarımın şimdi sadece silik anıları kalmış birkaç yılı da Istanbul’da geçmişti. Lakin akıbet Istanbul değil Ankara oldu. Nasıl olup da Istanbul yerine Ankara’ya gittiğimin hikâyesini de başka sefere bırakmak gerek. Şimdilik bunun en büyük nedeninin ODTÜ’nün kendisi olduğunu söylemekle yetinmeliyim.

ODTÜ’yü hiç görmemiştim, fakat ODTÜlü arkadaşlardan, yurtlarının oda planlarına varıncaya dek çok şey öğrenmiştim. Özellikle kampüs hayatı bana erişilmez ve fantastik görünüyordu. Istanbul’un esrarından çok başka tınlıyordu bu. Gönlüm Istanbul’daydı; fakat ODTÜ, şehirleri pas geçip kendi kulvarında tuhaf bir şekilde öne çıkıyordu. Makul bir nedeni yok ama sınavdan sonra daha fazla sayıda ODTÜ tercihi yapmadığım için hayıflanmaya bile başlamıştım. ODTÜ’yü kazandığımı öğrendiğim o kutlu gecede aldığım derin nefeslerden, ciğerlerimde hala biraz kalmış olduğuna inanıyorum. S… şehri artık sonsuza dek yok olmuştu. Hiç olmamış gibi. Özgürdüm.

Bedelsiz bir özgürlük yoktur elbette. Ve özgürlüğün bedeli tek bir biçimde ödenmez. Başlangıcından sonuna meşakkat dolu o yıllar benim gibi onlarcasının değil binlercesinin hikâyesidir. Buna eminim. Başka bir zamana bırakılacak bir hikâye daha. Şu an bana kalandan ve bugüne taşınandan söz etmek, daha az can yakıcı.

Torlak

ODTÜ’de 13 yıl yaşadım. Birbuçuk lisans, ikibuçuk yüksek lisans, yarımçeyrek bir asistanlık ve tamamı küsuratlı günler ve gecelere bölünmüş 13 yıl. Kapısından girdiğim günden vedalaştığım güne kadar yapmayı hayal ettiklerimin yarısının yarısını bile bugün hala gerçekleştirebilmiş değilim. Elbette bu daha çok benim tembelliğim nedeniyle böyle. Ama etimden et koparak ODTÜ kimlik kartımı teslim ettiğim 13 yılın sonunda anladım ki mesele tamamlanmamış olmakta değil, inşaatın durup durmadığında. ODTÜ bugün hala inşa edilmekte olan bir üniversite. Buradan tamamlanmış olarak çıkmak, işin özüne ters. Hedef tamamlanmak olduktan kere insan kırmızı kiremitli, yeşil pancurlu ve bahçesinin bir köşesinde maydanoz ekili bir ev gibi tamamlayabilir kendisini. Bu o kadar da zor değil. Ama hedef özgür olmaksa bu bir tamamlanma projesiyle gerçekleştirilemez. Çünkü özgürlük, elde edilen ya da sahip olunan değil inşa edilen bir evdir. O evde oturamazınız. Sadece oturmayı hayal edersiniz. O evde oturmaya başladığınız gün esaretiniz de yeniden başlar.

Çok uzun sürdü ODTÜ’ye alışmam. Benim için ‘alışmak’la ‘sevme’nin eş anlamlı olduğunu söylemeliyim önce. Sevecek bir yön bulamazsam şartlar ne kadar iyi olursa olsun o şeye alışamam. Bir yandan şehir zorluyordu beni bir yandan ODTÜ’nün kendisi. Ankara, alışılacak gibi değildi. Bence hala da değil. Ankara’yı sevmek o kadar çok çaba istiyor ki sonunda bir seviş oluştuğunda insan gerçekten Ankara’yı mı yoksa artık uğruna buncasını harcadığı emeğini mi sevmiş oluyor, emin değilim. Bence o da beni pek sevimli bulmadı. Aramız hep biraz soğuk kaldı. Ilıdığı anlarsa zaten ya dünyanın tutuştuğu ya da kimsenin kimseyle arasının nasıl olduğuna aldırmadığı zamanlardı.

ODTÜ’yle ise önceleri sokakta rastlaşa rastlaşa birbirine aşinalık kesbeden iki semt insanı gibi başladı ilişkimiz. Bir bahane uydurup sohbeti başlatma adımını ne o attı ne ben. Üçüncü bir unsur gerekir ya böyle her biri kendine ketum iki unsurun aşinalıkların tanışmaya dönüşmesi için, bizimki de öyle oldu.

S… şehrindeyken, son bir iki yılda, zorlaya zorlaya, miktarı çok az, besin değeri çok düşük de olsa tazeleyici bir hayat kurabilmiştim. Burada ise ortalıkta boyasız gri binalar, çok bakımlı çiçek tarhları ve fena halde birbirine benzeyen tiplerden hatta ‘tip-gruplarından’ başka pek bir şey görünmüyordu. Neredeydi bu mahallenin fırını?

Aylar sonra bir gün yemekhanenin ilan panosunda gördüğüm bir duyuru bana doğru adresi söylüyordu. ODTÜ Tiyatro Topluluğu, toplanma/tanışma duyurusunda bulunuyordu. Tiyatro Topluluğu, 12 Eylül’ün yavrularından YÖK’ün ilk icraatları sırasındaki bulanık günlerde başka pek çok faaliyet gibi bilinen ve bilinemeyen nedenlerle kapatılmıştı; şimdi yeniden toparlanacaktı. Tiyatroyla, sahne alma hevesinden çok tiyatro metinleri nedeniyle ilgiliydim. Belki de bu yüzden diğer duyurular dikkatimi çekmemişti. Bu okulda benim de konuşabileceğim insanlar olmalıydı elbet ve bunların hiç değilse bir kısmı Tiyatro Topluluğu’nda bulunmalıydı. Sonradan, meğerse konuşabileceğim başka pek çok insanın ve pek çok zeminin var olduğunu anlayacaktım. Ve oralardan da nasibimi almaya çalışacaktım. Yine de Tiyatro Topluluğu benim için eşsiz bir başlangıç oldu. Ve başlangıçlar önemlidir; sonradan nerelere uğranacağını, hangi yollardan gidileceğini ya da geri dönülüp dönülmeyeceğini başlangıçlar belirler. Daha önemlisi, yola kimlerle başladığınızdır. Çünkü insanı yola getiren de yoldan çıkaran da arkadaşlarıdır.

Öyle de oldu. Orada başlayan çok sıkı dostluklar, uzak yakın ahbaplıklar arasından bugün hala sürenler var. Zulüm o idi ki hazırladığımız oyunları tam sahneleyecekken topluluğumuz kapatıldı. İki ayrı oyun hazırlanıyordu. İkisi de savaş karşıtı ya da antimilitarist olarak okunabilecek oyunlardı. O dönemde böyle oyunları sahnelemeye cüret etmek de bu cüretin ‘cezalandırılmasına’ karşı mücadele etmek de pek kolay değildi. İroniye bakınız ki yıl 1984 idi ve 12 Eylül henüz işkenceye doymamıştı; ilk günlerden itibaren karga tulumba içeri alınanların çoğu -ki onlar bizim abilerimiz, ablalarımız olurlar- henüz mahkemeye bile çıkmamıştı. Mahkemeye çıkarılanlar ise oraya gerçek insanlar olarak değil, güçleri tükenmiş, bedenleri, ruhları, onurları iğfal edilmiş olarak gelebiliyorlardı. Hal böyleyken siz nereye savaş aleyhtarı, antimilitarist oyun sahnelemeye soyunuyorsunuz a kendini bilmezler! Tiyatro mu yapıyoruz burada!

Sonunda oyunlar başka yerlerde sahnelenebildi ama ODTÜde sahnelemek mümkün olmadı. Topluluğun tekrar açılması ise üç dört yılı bulacaktı. Üstelik ilk anda “ODTÜ Oyuncuları” adıyla değil “ODTÜlü Oyuncular” adıyla faaliyet gösterecekti. Yeniden “ODTÜ Oyuncuları” adına kavuşması için bir bu kadar daha zaman geçmesi gerekecekti.

ODTÜ, başka her yer gibi 12 Eylül hukuksuzluklarından nasibini yeterince almaktaydı. Ama bulabildiği her yolla direnmeye de devam etmekteydi. Bizim tiyatro çalışmalarımız, oyunlarımız bu direnmenin en sade örnekleriydi. Kapatılmış bir topluluk olarak oyunlarımızı ille de sahneleme çabamız da öyle. Varsın ODTÜ sınırlarında olmasındı. Şimdi şurada devam etmezsek yarın bir gün yerimize dönme ihtimalini besleyemezdik. Ürke korka, arada hafifçe yükselse de genellikle alçak sesle konuşa konuşa, birbirimize yaslana yaslana devam ettik. Çok da iyi ettik.

Zannedilmesin ki şu bahsettiğim dayanışma, sürekli bir coşku hali veya bayram havası içindeydi. Ya da ben ‘çok önemli roller’ üstlenmiştim. İki anlamda da ‘küçük’ rollerim vardı. Bu dayanışma sürecinde ancak çorbaya tuz ayarında bir duruşum olduğunu söylemeliyim. Öte yandan, oyunların sadece bir tanesinde üstelik gayet figüran bir rolüm vardı. Zaten bütün tiyatro maceram boyunca hiç önde figürlerden biri olmadım. Buna zaman zaman heves etmedim değil. Gençlikte oluyor öyle popüler olayım, âlem beni görsün de bayılsın, dibi düşsün hevesleri. Asıl ilgi alanım kimlerle oturup ne konuştuğumdaydı. Ben, ilgi ihtiyacını insanların seyretmesiyle değil de dinlemesiyle doyuranlardanım. O gün de öyleydi, bugün de öyle. Nihayetinde o oyunlar oynandı. Bunların hikayesini yaşayanlar anlatmalı. Öyle az emekle ortaya çıkmadı çünkü. Ben ise sadece yakın durmaya, oralarda olmaya çalıştım. Bu bir yandan benim kişisel bir ihtiyacımdı; diğer yandan ise başka türlüsünü henüz bulamadığım bir nefes alma biçimi. Eğer nefes vermezseniz, alamazsınız.

Öte yandan, ODTÜye ilişkin çatallı hislerimin başlangıcı da burasıdır. Kendimi hayat tecrübesi olmayan bir çaylak olarak görmüyordum hiç. Tersine, etrafımdaki hiçkimsede olmayan deneyimlere sahiptim. Ama ben de bazı noktalarda öylesine kör ve cahildim ki her ironik hal ya bir komediye ya bir trajediye dönüşüyordu. Hiçbiri sadece ironi olarak kalamıyordu. Bir tarafta ittifak kurmaktan imtina eden ve statükoyla didişmektense birbirini dişlemeyi yeğleyen küçük adamlar vardı diğer tarafta ise yanyana duran, destekleyen, yol gösterenler. “Her yerde olduğu gibi,” denilebilir. Mesele, ODTÜ’nün “her yer” olmamasındaydı; öyle olmaması gerektiğindeydi. S… şehrinin tarihöncesi sürreal halleri bana artık dokunamıyordu. Anne-babamın benimseyip içine girmeme, üstüme giymeme rıza göstereceği, hatta mutlu olacağı kalıplarla aramı bir çırpıda açmıştım. Ergenlik görevimi tamamlamıştım. Ben bu ikisinden –o “muhafazakar” şehirden ve o ”makul” aileden– kurtulursam dünya avucumun içine girer sanıyordum. Hele de ODTÜde olursam; ODTÜ, her devrimin kalesiydi çünkü. Dalkavukluk ve münafıklıktan arınmış olması gerekirdi. 

Sonra sonra anladım: ODTÜ’nün muhalif çizgisi hiç de öyle kalın fırçayla çizilmiş değildi. Tekdüze, hiç değildi. Tersine, çok ince hatların bir araya gelmesiyle oluşmuş karmaşık bir çizgiydi bu. Nasıl oluyorsa sonunda bir temel nota duyuluyordu ama bu, gerçekte çok ayrık durabilen soloların oluşturduğu bir temel notaydı. Küçümseyenlerle abartanlar, ispiyoncularla dalkavuklar, suret-i haktan görünüp kendi priminin hesabını tutan riyakarlar -hep bir aradaydık. Doğu yamaçtaki Jandarma Karakolu’nun iki yanı boyunca dikenli teller uzanırdı. Batı düzlüğünde ise önünüze hiçbir engel çıkmazdı. Kuzey’deki giriş kapısı ODTÜ kimliği olmayanlar için ne kadar sıkıntılı olabiliyorsa Güney ormanları, gözden ırak görülmesi gereken ‘işler’ için o kadar kucak açıcıydı. Bugün bu topluluğunuzu kapatanlar yarın şu topluluğun falanca faaliyeti için uzun yol otobüsü tahsis edebilirdi. Şimdi sakal yasağına muhalefet eden öğrencileri derse almayan hocalar biraz sonra aynı sakal yasağını protesto etmek için onca yıllık akademik kariyerlerini bir çırpıda yakabilirdi.

Bana ODTÜ’nün ne olduğunu ilk anlatan sahne de işte böyle çatallı bir sahnedir.

Korkak

Bir gün Mimarlık Fakültesinin önündeki çimlerde bir grup öğrencinin oturma eylemine denk geldim. Bu kez yıl 1983, henüz Tiyatro Topluluğu ile tanışmadığım günler, ODTÜ’deki ilk haftalarım, havaların iyi gittiği bir sonbahar ortası. Eylemciler ne için oturuyorlardı, neyi protesto ediyorlardı bilemiyordum. Küçük bir gruptu. Grubun etrafını jandarma çevirmişti ve askerlerin bütün ODTÜlülerin yakından tanıdığı benim de daha geldiğimin haftasında adını öğrendiğim komutanı birkaç dakikada bir gruba seslenerek dağılmalarını yoksa kendisinin zorla dağıtmak zorunda kalacağını söylüyordu. Grup birkaç dakikada bir sloganlar atıyor, Rektör’le görüşme taleplerini yineliyor ve bu talep kabul edilmeden yerlerinden kalkmayacaklarını bildiriyordu. Ortada tuhaf bir manzara vardı. Çimlerde bir grup öğrenci, onların etrafında çepeçevre askerler ve dış halkada benim gibi oradan geçerken mevzuya maydanoz olmuş tipler. Komutan ara sıra bu dış halkaya doğru hamle yapıyor “hadi işinize, dağılın” gibi sözler söylüyordu. Biz dış halkadakilerin bir kısmı biraz kaçıştıktan sonra yoluna devam ediyor, diğer kısmı sadece küçük yer değiştirmelerle etrafta oyalanıp duruyorduk. Ben ne yapacağımı bir türlü kestiremiyordum. İçimde iki ses çarpışıyordu. Biri, “gir içeri ve otur, buradan böyle yürüyüp gidemezsin” diye cesaretlendiriyordu; diğeri ise “oğlum işin mi yok, sen buraya dipçik yiyip fişlenmeye mi geldin” diye beni ürkütüyordu. Göz ucuyla bir oturanları bir dış halkadakileri kolluyordum. Dışarıdan içeriye girmeye teşebbüs edenler olursa ben de onlarla beraber girip oturacaktım. Ama bunu tek başıma başlatacak yürek yoktu bende. Komutanın dış halkaya yönelik her hamlesinde ben de hafifçe yerimi değiştiriyordum, o kadar.

Zaman geçiyordu. Grubun etrafında dönüp duruyordum. Pastırma yazı öğle vakti kendini iyice hissettiriyordu. Ara sıra askerler çemberi daraltıyor sonra grup silkindikçe biraz geri çekiliyorlardı. Bir saat geçmiş olmalıydı, belki de iki saat. Herkesin tepesi benimki gibi pişmiş olmalıydı. Sonra birdenbire, Mimarlık Fakültesi’nin (biz ona ‘Mimarlığın’ deriz) ana kapısından ellerinde kantin tepsileriyle dört beş kız çıkageldi (o yıllarda kadınlara, eğer hala öğrenci iseler, kadın değil kız denirdi hala). Asker çemberine hiç aldırış etmeden, sanki ortalıkta dikkat edilecek hiçbir şey yokmuş gibi doğrudan grubun içine daldılar. Tepsilerde su, gazoz, simit, bisküvi falan vardı. Oturanlara bunları dağıttılar. Eylemcilerin kimi sadece su aldı kimi birkaç parça simit bölüştü. Şaşakalmıştım. Bu sahnenin bir açıklaması olmalıydı. İçimden, “Nasıl olsa çekip gidecekler ya o yüzden komutan bunlara bir şey demedi herhal,” falan diye geçiriyordum. Oysa öyle olmadı. Kızlardan bir ikisi tepsileri ve boş bardakları alıp tekrar kapıya yöneldiler. Ama diğerleri grubun içinde kaldı. Onlar da diğerleriyle birlikte oturdular. İşte ben de ancak o zaman asker çemberinden geçip grubun kenarına ilişiverdim.

Bu olayın üzerimdeki etkisi o gün neyse bugün de odur. O kızların dosdoğru grubun içine yürüyüşleri hiç gitmez gözümün önünden. Bunu bu kadar çarpıcı yapan şey o kızların ‘kimlerden’ sayıldığı. Çünkü su ve simit servisi yapan kızlar Mimarlığın gayet şık şıkırdım ‘burjuva’ kızlarıydı, ‘eylemci’ grubun ‘devrimci kız arkadaşları’ değil. Bu, inanılması güç bir sahneydi. O kızların üzerlerindeki herhangi bir aksesuar benim gibi zibidilerin bir aylık tayınından fazla ederdi. Hem eylemcilerle ‘burjuvalar’ hasım değil miydi? Olağan hallerde bir ‘devrimci tip’ uzaktan kesmeye kalksa hiçbir şekilde pas vermeyecek hatta selam almayacak bu kızların burada ne işi vardı? Hangi fikirle ve hangi cesaretle eylemcilere su, simit dağıtmaya kalkışmışlardı?  Gündelik olarak bu ‘burjuva kızlar’ Pazar yürüyüşüne çıkmış İngiliz aristokratı kadar sakin durur ve kurşun geçirmez zırh giymişçesine güvenle yürürlerdi. İyi de, etrafı askerle çevrilmiş bir grubun içine böyle fütursuz dalmak için bundan daha fazlası gerekmez mi?

Bu davranışı açıklamak için pek çok hipotez üretilebilir. Korkacak birşeylerinin olmadığı, zaten diğerleriyle ‘işbirlikçi’ oldukları için kayırılacakları, anaçlıklarının tuttuğu, askerlerin kız öğrencilere dokunmaktan mümkün mertebe kaçınacağı, vesaire vesaire söylenebilir. Ama bunlar bana yetmiyor. Birincisi, bütün bu hipotezlere yol açacak örneklerin aksi örneklerini göstermek mümkündür. İkincisi ve daha önemlisi, bu ‘burjuva’ kızların bu ‘eylemci’ insanlarla aynı fikir düzlemini –hem düşünce hem de eylem bağlamında– neredeyse hiç paylaşmadığını dünya âlem biliyor. Bunun başka bir açıklaması olmalıydı!

Cesur

Bu sahneden sonra ODTÜ benim için artık bir tanıma kavuşmuştu. Sözlere dökülebilecek bir tariften çok bir imgeye bürünmüş, bir resim halini almıştı. Bu, büyük bir resimdi ve ilk anda bütününü kavramak zordu; hele ayrıntılarını kavramak zaman ve emek istiyordu. Yıllar içinde, düzenleyicilerinden biri olduğum hatta yürüyüş kolunun en başındaki bez afişi taşıdığım birkaç ‘eylem’e katıldığım olduğu gibi uzaktan bakıp geçip gittiğim eylemler de oldu. Hangisinde niye bulunduğum ya da bulunmadığımı çok rasyonel gerekçelerle açıklayamam. Emin olduğum tek şey, katıldıklarımın içine doğrudan yürüdüğüm, katılmadıklarımın yanından da doğrudan geçtiğimdir. ODTÜ’nün bana ilk öğrettiği budur. S… şehrinde yaşamanın yolunu ancak eğri çizgiler çizerek bulabiliyordum. Şimdi anlıyorum ki ben biraz da bu eğri çizgilerden kaçmışım. Ve bana doğru çizgilerle yürünebileceğini gösteren bir yere gelmiştim. İnsan önce cesur olup sonra işe koyulmuyor, tersine, önce işe koyuluyor ve eğer o iş doğru bir çizgiyle çiziliyorsa biraz cesaret kazanıyor. Cesaret de başka şeyler gibi insanın kendi yapıp etmelerinin bir ürünü. Gökten zembille inmiyor. Eğer ODTÜ ‘materyalist’ olmakla ‘itham’ ediliyorsa bu bir itham değil ancak bir övgü olabilir. Çünkü ODTÜ, insanlarından cesur olmayı talep etmiyor, bunu onlara öğretiyor.

Nasıl ki tiyatroda çok önde bir figür olmadıysam bütün üniversite hayatım boyunca hiçbir zaman öne çıkan bir ‘eylemci’ de olmadım. Sözünü ettiğim birkaç eylem numuneliktir. Bana kendimin ne mal olduğunu göstermesi açısından çok önemlidir. Ama bunlardan kendime bir pay çıkararak söz etmek, en hafif tabiriyle alçaklık olur. İşaret etmeye çalıştığım şu: İnsan bir kez etrafı tehditkâr bir çemberle çevrili kırılgan bir bölgeye dümdüz yürünebildiğini görünce artık hayatının eskisi gibi olamayacağını anlıyor. Demek ki güvenli bir ‘dışarı’dan, tehlikeli olduğu gün gibi aşikâr bir ‘içeri’ye böylesine kaygısız bir yürüyüş mümkünmüş. Beni tiyatro topluluğuyla tanışmaya sevk eden de budur. Bu nedenle tiyatro topluluğu ODTÜ’de nefes almayı ve tek bir soluk bile olsa nefes vermeyi öğrendiğim ilk mecra oldu.

Devamı da geldi. Herkesin çok alkışlayıp çok rağbet ettiği bir bölümü bırakıp pek çok kişinin o zamanlar adını telaffuz etmekte zorlandığı bir bölüme geçtim. Benim asıl eylemim buydu. Gelecek vaad etmeyen bir bölüme geçmek hayatımı değiştirdi; beni bir üniversite mezunu olmanın ötesine taşıyıp bana bir gelecek kazandırdı. Denilebilir ki bu her yerde yapılabilir, kişisine bağlıdır. Doğrudur. Ama o gün orada o eylemciler olmasaydı, o kızlar değil de başka kızlar olsaydı, o yılın ikinci yarısında tiyatro topluluğu yeniden toparlanmaya kalkışmasaydı, orada o insanlarla o dostluklar kurulmasaydı  ne nasıl olurdu kimse bilemez.  İlk mesele, bulunduğu yerde kişiyi o kişi yapmak için gerekli şartların olup olmadığıdır. İkinci mesele, o kişinin bu unsurları kendisini imal edecek bir karışıma dönüştürüp dönüştürmediğidir. ODTÜ şunu söylüyordu: “Burada seni sen yapacak unsurlardan yeterince ve bir arada var, senin yapman gereken ise doğrudan içine yürümek.” Başka bir üniversitede olsaydım ben yine ben olduğum için kendime uygun bir bölüm değişikliği yapardım belki. Ama belki de yapamazdım. Çünkü başka bir yer bana doğrudan içine yürümemi söylemeyebilirdi. ODTÜ bunu benim adıma yapacağını söylemiyordu. Yapacak olan sensin diyordu. Yürürsen yaparsın, yürümezsen avucunu yalarsın. Söz vermiyordu, ama sözünün arkasında duruyordu. Canım kurban böyle materyaliste!

Esir

Bir kış vakti, bir gece yarısı, iki arkadaş, ODTÜ’nün doğu yamacının arka yüzünde yeni mantarlayan bir semt olan İşçi Blokları’nda bir eve gitmemiz icap etmişti. Bunun için Jandarma Karakolu’nun tuttuğu tepeyi geçmek zorundaydık. İcap neydi, şimdi artık bir önemi yok. Sadece, tiyatrodan bazı arkadaşların bazı mevzularıyla ilgili olduğunu kaydedelim, yeter. Önümüzde biri kolay diğeri zor iki engel vardı. Kolay olanı, saat 24:00den sonra yurt binasından çıkmaktı. Yurtların kapıları 24:00de kilitlenirdi ve bina dışına çıkmak sadece sözde değil resmi olarak da yasaktı. Bu engeli daha önce defalarca aştığımız için ne yapacağımızı biliyorduk. Ama ikinci engel hem zor hem de tehlikeliydi. Zordu, çünkü gece karanlığında, ormanlık alanda ve bilek boyu kar üstünde bir geçiş yapacaktık. Tehlikeliydi çünkü Jandarma bölgesinden geçecektik ve eğer yakalanırsak başımıza ne geleceğini pek kestiremiyorduk.

Jandarma Karakolu’nun mümkün olduğunca uzağından ama İşçi Blokları hizasını kaçırmayacak bir noktadan ormana daldık. Çizmelerimizin karda çıkardığı sesten, hatta kendi nefesimizden bile tedirgin oluyorduk. Elimizden gelse yere basmadan, nefes almadan yürüyecektik. Karşımıza her an bir nöbetçi çıkabilirdi ve biz böyle bir sahneye karşı tümüyle hazırlıksızdık. Bir an önce tel örgülere ulaşmaya çalışıyorduk. Orayı bir kez geçtik mi ardımızdan görülsek bile peşimizden gelmeyeceklerini umuyorduk.

Nihayet tel örgülere vardık. Ve tabii derin bir oh çektik. Fakat bir şey vardı ki beni rahatlattığı kadar huzursuz da etmişti. Yeterince derin bir oh çekmeme engel olduğunu bile söyleyebilirim. Tel örgüler sağlam değildi. Daha doğrusu yer yer sağlam, yer yer yırtıktı. Bizim geçtiğimiz hat yürüne yürüne neredeyse bir patika haline gelmişti. Kar üstünde yürüyenler iyi bilir. Birkaç kez yüründükten sonra üzerine tekrar kar yağsa bile belli olur o kar patikaları. İşte bizim geçtiğimiz noktada da böyle bir kar patikası oluşmuştu. Belli ki o nokta çok kullanılan geçişlerden biriydi.

Bunun neresi mi tuhaf? ODTÜ’deki Jandarma Karkolu’nun o yırtık tel örgüleri ya da kaçak geçiş patikalarını bilmediğini ya da tamir edecek gücü olmadığını hiç sanmam. Alenen göz yumuluyordu. Bu göz yummanın sebebinin tembellik ya da işi savsaklamak olmadığına da eminim. Buradaki göz yumma bir ‘müessesse’ olarak iş başındaydı. Böyle bir müessese çarpık ya da uygunsuz bulunabilir; öyledir; gelgelelim bu müessesse vardı ve çok önemli bir iş görüyordu: Tansiyon azaltıyordu, riski düşürüyordu ve başka türlü, daha da olmadık yöntemlere başvurulmasını engelliyordu.

Çatal burada bir kez daha karşıma çıkmıştı: Eğer yürüyüp geçmeye karar verirsen bil ki sınırları dâhilindeki Jandarma Karakolu bile biraz ODTÜ’ye benzemiştir. Seni elinden tutup oradan geçirmez. Hatta bunu yapmaman için sana gözdağı verir; ama geçmeye kararlıysan yoluna çıkmaz.

Özgür

Her ODTÜ kuşağı, kendisinden sonra gelen kuşakların ODTÜsü için “ODTÜ öldü abicim, bitti, bu [yeni] zibidiler ne anlar ODTÜden, ODTÜlülükten” der. Benim de demişliğim vardır. Ta ki ODTÜdeki McDonald’s kapanıncaya kadar. ODTÜ McDonald’s’ın kapanma hikâyesi bence doktora tezi olabilecek karmaşıklıkta bir “fenomen”dir.  Bu kapanışı tümüyle ODTÜlülerin eylemlerine, örneğin ‘sol’ hareketliliğe, maletmek muhtemelen hakkını tümüyle vermek olmayacaktır. Memlekette veya dünyada ODTÜ McDonald’s’la eş zamanlı kapanan başka şubeler de vardır falan filan. Burada dikkat edilmesi gereken ODTÜdeki McDonald’s’a yönelmiş protestoların diğer benzer yerlere yönelmemiş olduğudur. McDonald’s hedef seçilmiştir ve diğerleri hedef seçilmemiştir. Bunun nedenini bir çırpıda anlamanın kolay olduğunu sanmıyorum. Tez konusu olmaya yakıştırmamın sebebi ise burada araştırmaya açık bir sosyal gen aktarımı olduğuna ilişkin kuvvetli kanaatimdir.

Diğer benzerlerinin aksine ODTÜ McDonald’s’ın konuşlandığı bina müstakil bir binadır ve McDonald’s öncesi dönemlerde “Güdaş” diye bilinen, benim zamanımdan kalma daha eskilerin ise “Pastane” diye andığı yerdir. Bu mekânı bu kadar özel yapan ise zamanında öğrenci örgütlenmelerinin merkez binası olmasıdır. Benim kuşağım bunu duya duya, kendisinden sonraki kuşaklara anlata anlata mezun oldu ODTÜ’den. Belki de bu tümüyle bir efsanedir. Bizim duyduğumuz bu binanın zamanında ÖTK’nın (Öğrenci Temsil Kurulu) binası olduğuydu. Öyle de inandık. Bütün günahlarıyla ve sevaplarıyla, ÖTK bizim bildiğimiz kadarıyla ODTÜ’nün yönetiminde söz ve oy hakkına sahip bir örgütlenmeydi. Burada, yandaş ya da karşı bir söz söylemeye çalışmıyorum. O günlerde olsa muhtemelen ÖTK ile çok ayrı kulvarlarda olurduk. Lakin “söz ve oy hakkı” deyince işler değişiyor. Mesele birileriyle aynı görüşlerin paylaşılıp paylaşılmaması değil, hepimizi tanımlayan ve kimliklerimizin tamamlayıcı unsuru olan “üniversiteli” kavramının söz ve oy hakkına sahip olabileceği, buna sahip olunmuş olduğu fikrinin taşınması, korunması ve aktarılmasıdır.

Sol hareketlilikle ilgili olsun olmasın ODTÜdeki pek çok öğrencinin McDonald’s’ın kapanmasına sempatiyle bakması önemli bir göstergedir. Bu göstergenin neyi gösterdiği ODTÜ tarihi açısından çok kritiktir. Benim hipotezim, ODTÜ’nün kuşaktan kuşağa aktardığı sosyal genlerin bu binada McDonald’s’ın bulunmasına izin vermeye razı olmadığıdır. Yerine gelenin McDonald’s’tan daha az amerikan, daha az emperyalist daha az bilmemne olmasının konuyla ilgisi yoktur. Konuyla ilgili olan, McDonald’s’ın temsil ettiği anlayışın taşıdığı sosyal genlerle ODTÜ’nün taşıdığı sosyal genlerin çarpışmasıdır.

ODTÜ bugün hala ideolojik çatışma kavramıyla birlikte anılıyor. Bundan gocunmayı yersiz buluyorum. McDonald’s’ı protesto eden öğrencilerin protesto ettikleri McDonald’s’ta takılabildiklerini ya da protesto etmedikleri ve yeni yapılmış “Çarşı”da konuşlanmış Pizza Hut’ta afiyetle ‘ikincisi bedava” pizzalarını yiyebildiklerini gözümün önüne getirebiliyorum. Zaten olması gereken budur. Bir hamburgerciye savaş açmak aptalcadır. Ama öğrencilerin söz ve oy hakkını savunan yegâne müessesenin kalıntıları üzerinden her tarafı hamburgerciye çevirmeyi meslek edinmiş bir zihniyeti protesto etmek doğrudan da öte, meşrudur.

ODTÜ’de, Jandarma Karakolu yolunda bütün gece lastik yakarak Gorbaçov’un ODTÜ ziyaretini protesto ettikten sonra ertesi gün McDonald’s’ta hamburger yiyenleri, McDonald’s’ın camlarını kırdıktan sonra Pizza Hut’ta yiyebildiği kadar pizzayı arkadaşlarıyla paylaşanları hayal mümkündür. ODTÜde sınırlar dışarıdan göründüğü gibi önceden tanımlı değildir. Birlikte yoğrulmanız gerekir. Çünkü ODTÜ, yürümeyi göze alanların içine girebildiği bir özgürlük alanıdır. Çelişkiler ve ağlaşmalar yürümeyi göze almamaktan, yürüyüp içine girmeye kalksa o özgürlük alanında ne yapacağını bilmemekten kaynaklanır.

ODTÜ, yürüyüşün sonunun nereye çıkacağını açıklamaz, nasıl yürürsen ne elde edeceğine işaret etmez, yürüyüş yolunu senin için açmaz. ODTÜ, sınavda hangi soruların çıkacağını önceden bildirmez. Hatta en çok da derste anlatmadığı yerlerden sorar. Sadece sana o devasa ve eşsiz kütüphanesini açar. Bu kütüphane dünyanın en büyük veya en zengin kütüphanesi değildir. Ama orada dünyanın en büyük ve en zengin kütüphaneleriyle aynı soydan bir havayı yaşatır. O kütüphanede birbirini yalanlayıp duran eserler bulunur. Ve o kütüphane, yavaş veya hızlı, durmadan büyür. ODTÜ bunun için savaşır. Zahmet edip o kütüphaneye ayağını alıştıran kişi ODTÜ’den aklın ve vicdanın her köşesine yollar uzandığını görür. ODTÜ kendi kütüphanesinden açılan yollardan yürümek isteyenlere, içten gülümseyerek iyi yolculuklar diler.

ODTÜ’de sadece bir öğrencilik evresi yaşamadığıma inanıyorum. ODTÜ’de bulunduğum süre boyunca, dosdoğru içine yürümeyi göze aldığım her alan anlatmaya değer bir yaşam deneyimine dönüştü. Tiyatro topluluğu, birlikte yapılan bir yürüyüşün nerelere uzanabileceğini öğretti.  Hayat bundan ibaret değil. Ben bunu öğrenecek kadar şanslı oldum. Ama başlangıçlar önemlidir. Çünkü başlangıçlar sadece ufkunuz değil menziliniz üzerinde de söz sahibidir.

Popularity: 14% [?]

3 yorum »

  1. Emre şöyle yorumlamış:

    October 8th, 2008 at 3:47 am

    Bir solukta okudum. Ellerine sağlık… Yazdıklarında aynı yolları farklı zamanlarda geçmiş bir kişi olarak benzerlikleri görmek şaşırtıcı. Diğer yandan anlatmak amacın odtü tarihine ışık tutmak olmasa da o günlerin izini bulabiliyoruz.

  2. dadal günçe şöyle yorumlamış:

    October 16th, 2008 at 2:17 pm

    ODTÜ: Çocukken gidilen yer. Baba bir bölümde öğretim üyesidir, bazı günler uslu dursun diye oğlunu da alır götürür. ‘İdari’ nin havuzlu bahçesi ve ortalıkta dolanan bazı ‘abiler’. Resimleri birkaç seneye kalmaz gazetelere basılacaktır.
    ODTÜ: Üniversite okumak için gidilen yer. Yarım kalır,üzülerek terk edilir.
    ODTÜ: Yağmurlu günlerde gidilen yer. Bir çam kokusu havada, yıllardır değişmedi.

  3. sibel şöyle yorumlamış:

    October 22nd, 2008 at 2:29 pm

    ellerine yazına sağlık, bu 13 yılın 5 yılını seninle birlikte geçirdiğim ve bunlara tanıklık ettiğim için ne iyi bana. hep yazsana

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın