Ben üniversitede öğrenciyken, bir mühendislik öğrencisi ile flört etmek, kız yurdunda -özellikle de Sosyal Bilimler okuyan kızlar arasında- ikinci sınıf muamele görmeye neden olan bir hadiseydi çok afedersiniz. Evet, öyleydi.
Felsefecilerin çok popüler olduğu bir dönemde öğrenciydim ben. Felsefeci sevgili sahibi olmak epey bir şey demekti; adam aşkın tarifini yapana kadar siz öbür tarafa geçmiş olurdunuz; bir nevi beden dışı deneyim. Vardı benim de felsefeci bir sevgilim, günlerimiz bu sandalye var mı yok mu, varsa benim gördüğüm gibi mi var, o sandalyeyi benim gördüğüm gibi yapan şey, yani benim algım hangi gerçeklikte filan tartışarak geçerdi. Ağzından bir kere bile “aşığım sana” gibisinden hafif meşrep bir cümle çıkmamıştır, o derece entelektüel bir adamdı kendisi. Üstelik gitar çalardı ve bu da kızlar arasında oldukça rağbet gören bir şeydi. Mühendis arkadaşlarımızın genelde yan uğraşları az olduğundan, daha doğrusu olamadığından, bu tür Sosyal Bilimler okuyan, hele hele elinde gitarla kampüste salınan erkekler aşk meşk hadiselerinde herkesten önde koşarlardı. Tutkulu, perişan eden aşklar, iç karartan şiddetli kavgalar, yurt odası penceresinin önünde yağmurda serenat yapmalar, aşka dair bin bir çeşit yaratıcı yaklaşım hep bu adamlarla yaşanılan kanırtıcı ilişkilerin ürünü gibiydiler. Sonra, “sosyal bilimciye sosyal bilimci yakışır” hissi de oldukça yüksekti; Felsefeci bir adamla, tarihçi bir kızın ilişkisi gıpta ile izlenirdi; sanki paylaştıkları şeyler zihinsel yeni keşiflere de gebeymiş gibi yan yana duruşları heyecanlandırırdı eşi dostu. Tek popüler olan felsefeciler değildi elbet, sosyologlar da revaçtaydı. Her nedense tarih bölümü pısırık kızların elindeydi (ben de tarihçiyim) ve psikoloji bölümü de farklı kantinlerin kültürel ortamları arasında sıkışmış, bir ayağı sosyal bilimlerden dışarıya kaymış bir izlenim verdiğinden mesafeli davranılırdı. Benim çevrem işletmecilere yaklaşmazdı pek; zaten başka dünyaların insanlarıydık.
Mühendisle çıkmanın gizliden tabu olduğu bu günlerde, maazallah inşaat mühendisiyle sevgili olmuş arkadaşımız çocukta ne bulduğu ile ilgili uzun uzun sorgulanırdı; adam fizikçi filansa, hele çift ana dal durumuna girmişse bu direk bir asosyallik, nördlük, uzaydan gelmişlik işareti sayılırdı ve tıpkı bazılarının reçelle peyniri bir arada yemesi gibi yadırganır, hele de adam fen liseliyse sanki hiç sevişmezmiş gibi algılanırdı. Mühendisle çıkan kızlar, çocuğun mühendis arkadaşlarıyla tuttuğu evde akşam yemeklerinde pizza yerler ve huzurla film seyrederlerken, siz zamanın gözde ve pespaye mekânları Beyoğlu Jitan, Gitar, Kemancı dolanır, özgürlüklerinizi formüllere satmamışsınız gibi gururla, kareli defterlerden dışarıya taşarcasına coşkun, Jung teorilerini desteklercesine taşkın davranırdınız. Erkek yurdunun damında içenler ve Hisar’dan geceleri sarhoş dönenler hep şu sosyal bilimci yakışıklılar arasından çıkardı ve maalesef bizi de öyleleri çekerdi.
Sonra, o zamanlar inşaat mühendisiyle, ne bileyim elektronikçiyle, akıllı uslu gençlerle flört eden arkadaşlarımız genellikle o kişilerle, matematik denklemlerinin istikrarlı sonuçlarıymışçasına, beraberce mezun olup evlendiler. Hatta iki iki daha dört eder kadar kolay ve mutluluk verici hızda iki çocukları oldu, ev aldılar. O zamanlar felsefeci peşinde koşanlarımız (mor pantolon sarı gömlek giyen mühendis görmemiştim hiç, evet, ama kahretsin, ben bunu yapabilen adamları sevmiştim hep) ise sonradan okul bitince ne bileyim gazeteci, yazar, müzisyen, sanatçı peşinden koşmaya devam ettiler. Ve her biri halen “sandalye gözümüze göründüğü gibi midir yoksa o sandalye değil de nedir” mevzuunu tartışır gibi, “acaba bu adamdan ne olur, bu ilişkiden bana hayır gelir mi” kısmını tartışmaktalar. Bu yolda giden tanıdığım kimselerin çoğu evlenemedi, çocuk yapamadı ve ev alamadı. Mühendisle çıkmayı reddeden, kafasında bu sınıflamaya sahip hemen herkes 30′lu yaşlarda hayatının aşkına ve aslında huzura giden yolun, ne bileyim bir Kant olsun, bir Durkheim olsun, bir E. H. Carr olsun, ne bileyim bir Fender klasik gitar olsun, bir sarı gömlek olsun, bunlardan geçmediğini hissediyor hissetmesine de gönül ferman dinlemiyor. Gönül bir nevi kuşatma altında, sosyal bilimler ruhu kuşatması.
Mühendis kızlardan söz etmiyorum, onlar zaten yoktular. Yani hakikaten yoktular, olanlar da az sayıda ve çok popülerdi. Mesela benim zamanımda iki adet mühendis kız vardı onlardan biri şimdi epey ünlü bir bas gitarist, evli ve çocuklu ama olsun; bu kızların karizmaları hep tamdı, sarışın da olsalar kesin zekiydiler.
Bizim jenerasyon sonrasında birdenbire bilimler arası köprüyü yıkanlar moda oldu. Müzisyen mühendisler, elektronikle uğraşan tarihçiler, “Hayatımızın temelidir matematik!” diye bağıran sosyologlar kasıp kavurmaya başladı ortalığı. Her kim eline kendi ilmi dışında bir enstrüman alırsa ilgi çekici, ilerici, şaşırtıcı ve rağbet gören hale geldi, “Yaşasın sanat!” diye bağıran matematikçiler, “Bilimi seviyorum!” diye çağıran ruhçular aynı zamanda modern zamanın kalıpları dışında geçmişe özlem noktalarında moda akımlarına bağladılar kendilerini. Altmışlardaki gibi giyinmeler, eski bilgisayar kasalarına tapınmalar, nostalji sevmem derken fi tarihinden kalma müzik aletlerine başköşe muamelesi, yeni bir tarz oluşturdu. Domestik halleri reddeden ilerici kadın tiplemesinin yerini “çocuk da yaparım kariyer de” mottosunu gizliden iç cebinde taşıyan Nil Karaibrahimgil düşmanları aldı, sevgiyle yaptıkları keklerine kabartma tozu olarak kattılar bunu ve birden bire kadınlığını reddetmeyen, feminenlikten ürkmeyen kadınlar ortaya çıktı. Şimdi artık güzel olmayı seven, fen bilgisi ile hayat bilgisini ortak potada yoğuran, kariyer yolunda tam gaz ilerlerken aynı zamanda mükemmel çocuk bakan, isimli moda akımlarını aşağılasa da annesinin sandığını farklı tarzları denkleyerek yağmalayan kadınlar çok moda. Bilimin de sanatın da, modanın da teknolojinin de suyunun çıktığını fakat otuzlardan sonra canın çıkıp huyun çıkmadığını düşünenler, hem hepsinin hem de huy karmaşalarının içinde boğulurlarken psikolojiden de yardım alıyor, inanmadıkları hususların ağına düşmüşçesine çözümsüzlükle dolu kafalarını elektronik tahtalara vuruyorlar.
Kaosu biz başlatmadık.
Sevdiğimiz şeyleri bağırmadan taşımak, ‘farklı olmak’tan duyulan hazzı üstümüze yapıştırmadan yaşamak zor mu? Çoraplarını, kalemlerini, defterlerini, fotoğraflarını, geçmişte yaşadıklarını düzenli ve özenli çekmecelerde saklayan, sıralı adımlı insanlardan kaçınmanın vebali evdeki kedi tüyü müdür? Mühendis sevmek integral almaktan daha mı belalıdır? Pi sayısı kadar oturmuş kişilikleri, belirgin ve kararlı hayatları olan insanlardan kaçınmak bir Jung defosu mudur?
Bu günlerde varoluş problemimizi CERN çözsün diye bekliyoruz. Hayırlısıyla…

nördlerle ilgili tespitleriniz pek hoş pınarcım. cern vatikandaki altınları transfer etmek için kara delik yapacakmış diyen nördler var bir de.
harika olmuş
[Editörün Notu: Önden, site kurallarımıza bir göz atsaydınız da, bu tür (nedenselleştirilmeyen) yorumları makbul karşılamadığımızı öğrenseydiniz...]
okurken çok eğlendim yazınızı, baya bir güldüm de. Benim dönemimde(83-87doğumlu canlılar) hiç buna benzer kalıplar olmadı, yada ben farketmedim olduysa da. Başka başka kalıplar olmuş olmalı, ama ben neden farkedemedim? bunu sorguluyorum:).
mühendislik mezunu fakat kendini sosyal bilime adamış bir sevgilisi olan bir mühendis olarak yazıda hem kendimi buldum hem de kaybettim
83-87 doğumlu canlılardan biriyim ve bu kalıpları çevremdeki insanlarda değil ama kendi ilişkimde mizahi bir şekilde yaşıyorum. sanırım yazıda bahsedilen dönemde yaşasaydım fazlasıyla karizmatik bir insan olacaktım
şu an için bunu söyleyebilir miyim? sevgilim bile mühendislik karizmamı ciddiye almazken sanırım, hayır
Hep o mühendislere aşık olup, yine de o “felsefeci kılıklılar”ı düşlemek, bu denklemin neresine düşer acaba? (Oysa biliyorum ki, o devirde yaşasam Kant bana çok sıkıcı gelirdi
)