Türkiye Geri Kalmış bir Ülke midir? Bölüm 2: Düşünme ve Konuşma-I

 geri-kalmis-2.jpg

Ekrem Düzen

Eğitim-Ekonomi Makası

Bizim Ülkemiz’in gelişme ihtiyacı içinde olduğunu gösteren şık sözlerden birisi -yarı istihza ile fakat sert vurguyla hemen her alanda sarfedilen- “Eğitim şart!” sözüdür. O kadar ki gelişmişlik-geri kalmışlık durumumuzla ilgili konuşmalarımızın içinde eğer matbaanın ülkemize üç yüzyıl geç gelmiş olması geçmiyorsa bile “Eğitim şart!” sözü mutlaka geçer. Bu konuşmalarda bir türlü sonlandırılamayan tartışma başlıklarından biri şudur: Acaba ülkemizde ekonomi gelişmemiş olduğu için mi eğitimde de yetersiz kalıyoruz yoksa eğitim yetersiz olduğu için mi ekonomi de bir türlü çıkışa geçemiyor? İşi kısadan kesmeyi sevenler “İkisi de şart!” diyerek ikisine de aynı anda yüklenmek gerektiğini söylüyor. Ve sonra aynı döngüye yeniden giriyoruz: Hangi ‘eğitimli’ insanlarımızla girişeceğiz bu işlere ve hangi ‘ekonomik’ altyapıyla?

Acaba eğitimi de ekonomiyi de aynı anda etkisi altına alan üçüncü bir unsur var mıdır? Sinsi sinsi aslında her ikisini de geri bırakan ama özellikle birinin ileri atılmasını engelleyen?

Önce ülkemizin eğitimiyle ilgili karşılaştırmalı verilere bir göz atalım, sonra bu verilerle ilişkili olabilecek sinsi bir ‘üçüncü’ unsur var mıdır yok mudur diye bakalım.

Verilerimizin kaynağı, Türkiye’nin de kurucu üyeler arasında yer aldığı Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (İngilizcesi, Organisation for Economic Co-operation and Development). Bu yazıda da bu örgütü, alışıldık İngilizce kısaltmasıyla OECD olarak anacağız.

Verilere geçmeden önce, OECD ülkelerinin hangileri olduğunu hatırlamakta fayda var.

Kurucu üyeler: Avusturya, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, Almanya, Yunanistan, İzlanda, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, İspanya, İsveç, İsviçre, Türkiye, İngiltere ve A.B.D.

Sonradan katılan üyeler: Avustralya, Çek Cumhuriyeti, Finlandiya, Macaristan, Japonya, Meksika, Yeni Zelanda, Polonya, Slovakya ve Güney Kore. Ayrıca, Avrupa Komisyonu da OECD’ye katılım gösteriyor.

OECD verilerine göre: http://www.oecd.org/country/

• OECD ülkelerinde yükseköğretimi bitirenlerin oranı, Türkiye’nin üç katı.
• Türkiye, okul süresi açısından OECD ülkeleri arasında 28. (sondan üçüncü) sırada.
• OECD ülkelerinde kızlar erkeklere göre 0.8 yıl daha fazla eğitim görürken, Türkiye’de erkekler kızlardan 2.1 yıl daha fazla eğitim alıyor.
• OECD ülkelerinin yarısında üç-dört yaşlarındaki çocukların yüzde 70′inden fazlası okula (kreş/ana sınıfı) giderken, Türkiye’de bu oran yüzde 2.6.
• OECD’de 15 yaş grubunun ortalama yüzde 10.6’sı matematikte hipotezler oluşturma, uzmanlık bilgilerinden yararlanma ve kavram kullanmayı içeren 5. seviye bilgi ve becerilerine sahip. Bu oran Hollanda’da yüzde 18.2, Belçika’da yüzde 17.5, Finlandiya ve Kore’de yüzde 16.7, Japonya’da yüzde 16.1, İsviçre’de yüzde 14.2, Türkiye’de ise yüzde 3.1. Türkiye ve Meksika’da 15 yaşındaki öğrenciler sadece en temel 1. seviye bilgi becerilerini kazanabiliyor.
• İstihdam oranlarındaki cinsiyet farklılığına bakıldığında OECD ülkelerinde, eğitimin tüm kademelerini tamamlamış olanların istihdam oranı, erkeklerde yüzde 82, kızlarda yüzde 63. Türkiye’de ise yükseköğretimi tamamlayanların istihdam oranı, erkeklerde yüzde 78, kızlarda yüzde 26.
• OECD’de istihdam oranları eğitim düzeyiyle birlikte artıyor. Türkiye, eğitimli nüfusu istihdam etmede son sırada. Eğitimli nüfusunu istihdamda en başarılı ülke yüzde 91′le İsviçre olurken bu ülkeyi yüzde 87’yle İzlanda, yüzde 80’le Norveç, yüzde 79′la Danimarka, yüzde 75′le Japonya ve Hollanda izliyor. Türkiye’de ise bu oran yüzde 54.

Bu verileri sıralamaktaki amacım bu verilerin analizini yapmak değil. Birincisi, bu veriler herhangi bir analiz gerektirmeyecek kadar dehşetli bir tablo sunuyor. İkincisi, memleketimizde bu ve bundan çok daha fazla ve doğru veri üzerinden analiz yapmış/yapmakta olan çok değerli araştırmalar/araştırmacılarımız vardır.

Benim amacım yeni sorular sormak. Yeni veya yeterince sorulmamış sorular. Araştırılması ve hakkında veri elde edilmesi gereken sorular. İşin doğası gereği bu soruların zeminini de yine eldeki verilerden hareketle oluşturmak gerek.

Varmak istediğim yer şu: Bir çırpıda “Eğitim şart!” diyerek ya da “Ekonomi düzgün olsa bak bakalım eğitim meselesi kalıyor mu!” diyerek yapılan açıklamaların açıklama olmayacağını, bu minval üzere saptamaların saptama olmayacağını, bu kahve sohbeti-rakı masası saptamaların hiçbir şekilde çözüme dair olmayacağını söylüyorum.

Üçüncü Unsur

Başa dönelim ve yukarıda sorduğumuz soruyu tekrar soralım: Acaba eğitimi de ekonomiyi de aynı anda etkisi altına alan üçüncü bir unsur var mıdır? Sinsi sinsi aslında her ikisini de geri bırakan ama özellikle birinin ileri atılmasını engelleyen?

El cevap, vardır. Ve o üçüncü unsur, bizim coğrafyamız insanlarının önce düşünmesinin ve hemen ardından konuşmasının öngörülmediğidir. Burada ‘öngörülmediğidir’ sözünü seçerek, bir teknik terim olarak kullanıyorum. Engellendiğinden, yasaklandığından, bastırıldığından, susturulduğundan, cezalandırıldığından, bahsetmiyorum; mahkûm, sürgün, aforoz, edildiğinden ya da katledildiğinden de bahsetmiyorum. Düşünme ve konuşma, dünyanın her yerinde zaman zaman artan ve azalan oranlarda kovuşturmaya uğramıştır. Ama bazı coğrafyalarda bu iki temel fonksiyon pek de öyle belirgin şekilde hayatın tamamlayıcı parçaları addedilmezler. Bizim coğrafyamızda da düşünme ve konuşmanın -basitçe- öngörülmediğinden, varlığının fark edilmediğinden, bunlara önem verilmediğinden bahsediyorum. Bu coğrafya insanları düşünmek ve konuşmakla ilgili değildir. Buna uzaktır. Ve uzak olunan pek çok şey gibi bunlar da acilen ve büyük miktarda korku yaratır. Ve insan korktuğu şeyden kaçamıyorsa, kaçacak yeri kalmamışsa, onu yok etmeye, ortadan tümüyle kaldırmaya girişir.

Zor bir soru olduğunun farkındayım. Lakin bizim ciddi ciddi sorup araştırmak zorunda olduğumuz soru budur. Yüzleşmemiz gereken sorun da budur.

Bizim ülkemizde düşünme ve konuşma, engellenmekten ve mahkûm edilmekten çok önce bir çizgide ve çok yaygın bir ufukta -çok büyük bir şiddetle- ayıplanır. Yapılacak işler bellidir ve işlerin nasıl yapılacağı da önceden bellidir. Bunların dışına çıkmak düzeni bozar. Boş işlerle uğraşmayıp bu belli işleri kovalamak gerekir. Bizim coğrafyamızda boş duranı ne Kul sever ne de Allah. Boş duran ya düşünür ya konuşur -boş işlere kafa yorar. Boş işlere kafa yormak bizi, önceden belirlenmiş ve doğruluğu su götürmez yollardan saptırabilir. Bizim için en tehlikeli teknoloji boş işlere kafa yorma teknolojisidir. Bizim yapacak işlerimiz vardır. Gerisi boştur ve tehlikelidir. Başka yollar aramak hedeften saptırabilir. Sürüden ayrılanı kapmaya hazır kurtlar kapının eşiğindedir.

OECD verilerine geri dönelim. Yalnızca bir tanesini örnek alalım:

• OECD ülkelerinde yükseköğretimi bitirenlerin oranı, Türkiye’nin üç katı.

İmdi, ne gerekmektedir bir kişinin yüksek öğrenim görebilmesi için? Birincisi, o kişiyi 4-5-6 yıl destekleyecek ekonomik kaynak; ikincisi, o kişinin tasarrufuna verilecek 4-5-6 yıl kadar bir zaman. Evet, zaman; hem de boş zaman. Formülü başka şekilde kurmaya çalışacak olursak; o sırada üretim yapmasını, gerektirmeyecek bir kaynak-zaman. Yüksek öğrenim yapacak kişi 4-5-6 yıl boyunca herhangi bit artı değer üretmeyeceği gibi üretilmiş artı değerin görece büyük ve üstelik nitelikleri yüksek bir dilimini harcayacaktır.

Ne uğruna?

• OECD’de istihdam oranları eğitim düzeyiyle birlikte artıyor. Türkiye, eğitimli nüfusu istihdam etmede son sırada. Eğitimli nüfusunu istihdamda en başarılı ülke yüzde 91′le İsviçre olurken bu ülkeyi yüzde 87’yle İzlanda, yüzde 80’le Norveç, yüzde 79′la Danimarka, yüzde 75′le Japonya ve Hollanda izliyor. Türkiye’de ise bu oran yüzde 54.

Üstelik, yüksek öğrenim görenlerin yaklaşık yarısına harcanan bu zaman-kaynak diliminin neredeyse tamamen boşa harcanacağı daha başından belliyken! (Yüksek öğrenim gören kız öğrenci oranı %41, erkek öğrenci oranı & 59; Kaynak: TISK, 2005)

• İstihdam oranlarındaki cinsiyet farklılığına bakıldığında OECD ülkelerinde, eğitimin tüm kademelerini tamamlamış olanların istihdam oranı, erkeklerde yüzde 82, kızlarda yüzde 63. Türkiye’de ise yükseköğretimi tamamlayanların istihdam oranı, erkeklerde yüzde 78, kızlarda yüzde 26.

Hani biz ekonomik açıdan yeterince zengin olmadığımız için eğitime yeterli kaynağı ayıramıyorduk? O halde niçin istihdam etmeyeceğimiz % 46 oranında kişiyi yüksek öğrenim mezunu ediyoruz? O halde niçin istihdam etmeyeceğimiz % 22 oranında erkek ve % 74 oranında kız öğrencimiz var?

Denilecektir ki “Efendim istihdam alanı vardı da biz mi istihdam etmedik?”

Afedersiniz. Eğer öyleyse OECD fena halde yanılıyor:

OECD Factbook 2006 verilerine bakıldığında 2004 yılında en yüksek üç GSYİH (Gayrı Safi Yurt İçi Hasıla) sıralamasında ilk sırada 11.7 trilyon dolar ile ABD’nin, ikinci sırada 3.8 trilyon dolarla Japonya’nın ve üçüncü sırada 2.4 trilyon dolarla Almanya’nın geldiği görülmektedir. 30 OECD ülkesi içinde Türkiye 551 milyar dolarla 12. büyük ekonomi konumundadır. 2005 yılındaki ülkemizin GSYİH’sı 569.2 milyar dolar olmuştur. Avrupa Birliği üyeleri arasında Türkiye ulusal ekonomilerin büyüklüğü açısından Satınalma Gücü Paritesine (SGP) göre GSYİH kriteri esas alındığında Avrupa’da 6. büyük ekonomidir  Türkiye; Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya ve İspanya’dan hemen sonra gelmektedir. 2005 yılında SGP’ye göre GSYİH’da ülkemiz Lüksemburg, Finlandiya, İrlanda, Danimarka, Yunanistan, İsveç, Avusturya, Belçika ve Hollanda gibi 15 AB ülkesini geride bırakmıştır. Türk ekonomisi tek başına, sıralamanın en altındaki 10 ülke ekonomisinin yarattığı katma değerden daha fazlasını yaratabilmiştir. Türkiye Dünyada ilk 18 büyük ekonomi içinde yer almaktadır.

Bu durumda şu veriyi nasıl açıklayacağız?

• Türkiye, okul süresi açısından OECD ülkeleri arasında 28. (sondan üçüncü) sırada.

Buradan anlaşılması gereken şu değil midir: Bizim ülkemiz ekonomik gücüyle orantılı olmayan bir eğitim seviyesine (ve dolayısıyla eğitim politikasına) sahiptir?

Hal böyle olunca, “Ekonomi düzgün olsa bak bakalım eğitim meselesi kalıyor mu!” diye soranların, soru kılığında bir saptama yapıp gerinmeleri yerine gerçek bir soru sormaları gerekiyor.

Bir değil iki soru:

1. Eğitimdeki seviyesizliğe rağmen Türkiye bu ekonomik seviyeyi nasıl tutturuyor?
2. Eğitimdeki seviyesizliğin ekonomik-olmayan sebepleri neler ola ki?

Üçüncü Unsur’un Dayanılmaz Ağırlığı

Üçüncü unsurun araştırılmasına dair sorularımıza devam edelim.

Şu ironi saptanmalıdır:

1. Boş durmanın hoş karşılanmadığı ülkemizde pek çok çocuk ve genç (isteklilerin olanak bulamamalarının etkisi sıyrıldığında bile) okula gidememektedir.
2. İstekli olunmadığı halde pek çok çocuk ve genç boş durmamaları için okula gönderilmektedir. Bu uğurda bir kişi için ayrılan zaman-kaynak dilimleri, birden fazla kişinin eğitimine yetecek düzeylere ulaşabilmektedir.

Her iki koşulda da kız öğrenciler erkek öğrencilere göre daha fazla zarar görmektedirler. İlkinde tamamen doğrudan gönderilmedikleri için; ikincisinde ise çok keskin sınırlamalarla ve şartlı olarak okula devam edebildikleri ve okula devam etmelerinin asıl maksadı öğrenim görmenin esas maksatlarıyla ilgisiz olduğu için.

Kız çocuklarını okula göndermeyen, erkek çocuklarını ise bir baltaya sap olmaları için okula gönderen bu coğrafyanın, sap olunacak baltaların gökten zembille ineceğine dair inançları da başlıbaşına bir araştırma alanıdır.

Diğer bir ironiye geçelim:

1. Türkiye, %36lık kadın akademisyen oranıyla OECD (ve Dünya) birincisi.
2. OECD ülkelerinde kızlar erkeklere göre 0.8 yıl daha fazla eğitim görürken, Türkiye’de erkekler kızlardan 2.1 yıl daha fazla eğitim alıyor.

Ben buna “mancınık etkisi” diyorum. Şunu demek istiyorum. Kız çocuklarının okula gönderilmediği ve dünyayla ilişkisinin çok sınırlandığı bir coğrafyada eğer bir kız çocuğuna zaman-kaynak dilimi veriliyorsa bunun sonucu fazlasıyla alınıyor. Bu yalnızca bu oranlara bakıp “vay be” denilip geçilecek bir hal değil, işi gücü bırakıp burada ne oluyor ve nasıl oluyor diye gerçek sorularla gerçek araştırmalar yapılmalı. Bir kez daha, bilginin önündeki en büyük engel, hazır cevaplardır.

Boş Zamanın Erdemi

Düşünmek ve konuşmak, boş işlerdir. İnsan çoğunlukla boş yere düşünür ve hemen hemen her zaman boş yere konuşur. Eğitim, özellikle yüksek eğitim bu boş düşünme ve konuşma hallerinin kurumlaşmış halleridir. Çünkü ancak çok kez ve çok çeşitli şekillerde kalıba dökülmüş ve defalarca süzülmüş zihinler arasıra işe yarar şeyler düşünür ve konuşurlar. Boş zaman, eğitim için olmazsa olmaz bir şarttır. Günlük gailelerle meşgul bir zihin, düşünemez. Yine ancak boş işlerle uğraşan bir zihin şeyler arasındaki olası ilintileri boş yere kurcalaya kurcalaya -çoğu kez binlerce yararsız denemenin ardından- yaratıcı faaliyetlerde, yaratıcı üretimlerde bulunabilir. Üstelik her boş işle uğraşan zihinden de yaratıcı üretim beklenmemelidir. Bir milyon boş işle uğraşan zihin arasından çıkacak tek bir yaratıcı üretim dünyanın kaderini değiştirebilir. ABD’nin her yaptığını eleştirenler bu ülkenin yüksek eğitim sistemine bir de bu gözle bakmalıdırlar. ABD, çok ve çeşitli sayıda insana, üste para vererek boş zaman ve boşa gidecek eğitim olanakları sağlamaktadır. Ne var ki geri dönen ve artı değer sağlayıcı olan yaratıcı üretim oranı, bu boş işlere ayrılan zaman-kaynak dilimlerinin binlerce kat üzerindedir.

Eğer elimizde ülkelerin (coğrafyaların) sahip olabildikleri boş zamana ilişkin veriler olsaydı bizim ülkemiz çok büyük olasılıkla yine en son sıralarda olurdu. İroni, bu coğrafyada adı pek anılmayan bir kavram. Balık deryayı bilmez çünkü. Bizim büyük ironimiz şudur: Ülkemizde hiç kimse boş oturmamaktadır, hiç kimsenin boş zamanı yoktur. Kahvehanelerde oyun oynayanlar, çalışmayıp evde oturanlar, sokaklarda avare dolaşanlar boş zaman sahibi olarak görülemez. Çünkü boş zaman, boşa geçirilen değil sonunda yaratıcı bir üretim sağlanma olasılığıyla geçirilen zamandır. İlk anlamıyla bizim zamanı boşa geçirdiğimiz kesindir, ama asıl anlamıyla bu ülkede boş zaman sahibi olmak gerçek bir lükse sahip olmak demektir. Ve bu, tehlikeli bir lükstür. Boş zaman sahibi olanlar sürekli gözetim altındadır ve yapıp ettikleri hoş karşılanmaz, aksine, mümkün olan her fırsatta cezalandırılır.

Boş zaman ile eğitsel gelişim arasındaki ilişkilerin bağıl, ekonomik gelişim ile eğitsel gelişim arasındaki ilişkilerin göstergesel olduğunu ileri sürüyorum. Coğrafyamızın toplam kültürü, dış zorlamalar nedeniyle, ekonomik olarak gelişme unsurlarını az da olsa içine alabilmektedir. Ancak eğitsel gelişme unsurlarına çok daha dirençli olduğu açıktır. Bu direncin ana sebebi boş zamana verilen anlamdır. Bu da bize yepyeni bir araştırma alanı açmaktadır.

NOT: Ne yazık ki bu kısmın sonunda da bizim ülkemizde boş işlerle uğraşmanın bedellerinin neler olabildiği faslına gelemedik. O nedenle bu “Düşünme ve Konuşma” bölümünü kendi içinde de bölümlere ayırıyoruz.

Popularity: 22% [?]

3 yorum »

  1. Ergün Özkan şöyle yorumlamış:

    September 27th, 2008 at 11:16 am

    Geçtiğimiz yıllardan birinde, Üniversite giriş sınavı şampiyonlarından(!) bir genç, kitap okumanın gereksiz bir iş olduğunu söylerken bir diğeri de, Osmanlı medreselerine olan hayranlığını dile getirmişti. Yaşları onsekiz civarında olan o çocuklarımızın, kitap okumanın gereksizliğinin gerekçeleri konusunda ve Osmanlı medreselerinin çağdaş çevrelerine nasıl ve hangi bakış açılarıyla yararlı olabilecekleriyle ilgili araştırma yapabilecekleri kadar boş zaman bulduklarına inanmak zordur. Öyleyse, büyüklerinden kulaktan
    duyduklarıyla yetindiklerini düşünmek hiç de yanlış olmaz.
    ” İlkel bir durumdan günümüzdeki konumuna doğru evrimleşen bir us varlığı” * olsa bile insan ilkel dönemlerden kimi etkileri hala içinde taşıyor. Tekil olgulardan tümevararak genellemeler yapabilenlerin sayısı pek fazla değil. olabileceği az çok açık olan kimi durumları, henüz olmadan önce ya öngöremiyor ya da kimi zaman çıkarına uygun olduğu için öngörmeme cinliğini gösteriyor. ( Bizde kamu kurallarını çıkarı için çiğneyenlere ‘cin gibi maşşallah!’ diyenler çoktur. Üstelik onlara hayran olan ahmaklar da az değildir.) ” Adam sen de, hiçbirşey olmaz.” diyerek rahatlatıcı bir ‘tevekkül’ün gölgesine sığınmayı tercih ediyor. Öngörülemeyen ya da öngörülmeyen olgu birden ortaya çıktığında hemen önlem alınıyor demek de doğru bir yargı değildir. Doğru olan gerçek, ancak defalarca yinelendikten ve zararlar orayı vurduktan sonra ayırdına yavaaş yavaş varılıyor. Doğaldır ki önlem sonradan geliyor. Kurbanlar verildikten sonra.
    İnsan çok hızlı değişmekte olan coğrafi ve sosyal çevresine uymakta zorlanıyor.

  2. Ergün Özkan şöyle yorumlamış:

    October 17th, 2008 at 8:07 pm

    ( Eğitim-Ekonomi Makası başlıklı yazıyla ilgili yorum yazımı, önemli bir engelle karşılaştığımdan- yarım bırakmak zorunda kalmıştım.İzninizle devam ediyorum.)

    ” En çok neden ötürü acı çektim ? Belki de tüm düşüncemi geliştirme alışkanlığımdan- kendimde sonuna dek gitme alışkanlığımdan.” bu söz, Paul Valery’nin… Sayın Düzen, Türkiye Coğrafyasında kalkınmanın önündeki ‘üçüncü unsur’ olarak ‘düşünme ve konuşmanın öngörülmemesi’ engelini öne sürüyor. Peki, ne alaka diyeceksiniz, Valery’nin bu sözüyle? Aşağıda vaçıklayacağım ilişkisini. Aslında Ekrem Bey’in saptaması, bana da doğru görünüyor. Realiteye de uygun. Ama birkaç ekleme yapmak amacım. Biraz yazınsal biraz kurgusal bir dille gireyim:
    Bu coğrafyanın insanları olarak bizler de bir bakıma Paul Valery’nin o sözlerini doğrular gibiyiz. Ancak arada önemli bir fark var: Biz acılarımızı korkularımızdan türettik;düşünmeden değil. Acılarımızı nerelerden ve hangi koşullarda geliştirdik; bugünlere kadar getirdik ? Taşıdığımızı, onları hücrelerimize kadar yedirdiğimizi, kültürümüzle yoğurduğumuzu; acılarımızı gülmelere dönüştürdüğümüzü; ‘dertleri zevk edindim bende neş’e ne arar.’ diye bestelediğimiz şarkılarımızı bile piyango müjdesi verir gibi gülerek okuttuk şarkıcılarımıza.
    Tarihimizin derinliklerine, sislerin içine, gözümüzde artık masallaşan sekizyüz yıl öncelerine, bugünkü değerlendirmemiz ve bilincimizle bakalım olaya : Batıdan Haçlıların, doğudan Moğolların durmak bilmeyen saldırıları. Taş üstünde taş; omuz üstünde baş bırakmadıkları korkunun, ölümün kol gezdiği o yıllar… Selçuklu’nun vergi salmaları, siyasal baskıları… Açlık, kıtlık,cinayetler, salgın hastalıklar… Kaygılar,korkular yüzünden; öyle bir ortamda, geride kalan en güçlü dürtü, yaşama arzusu… Tepkilerin, başkaldırmaların hedefine, nesnesine ulaşmak ne mümkün. Susmak, konuşmamak, zaman içinde düşünmeyi büyüklere bırakmak, en doğru, en güvenceli yol olarak görülmüş, alışkanlık haline getirilmiş giderek. Kurtuluşun, yaşama sarılmanın yolu, ruhun derinliklerinde aranmış doğal olarak. Bir içe-dönüş hareketini, estetik derinlikli sanat etkinliklerine aktarmışlar Yunus Emre’ler, Mevlana’lar, Hacı Bektaş Veli’ler dilleriyle. Ruhsal ferahlıkların kapılarını aralamışlar. Ancak düşüncelerinin,duygularının, ak kağıtlara dökülme olanağı bulunamadığından ürünlerin yayılmasında sadece diller-kulaklar, aracı olmuş olabildiği kadar… Ancak o günlerde çok az insan duymuş görmüş, onların yazınsal değerdeki şiirlerini, yazılarını. Onları yüz yüze dinleme olanağından yoksun kalmış çok geniş halk yığınları. Umutlar ölmemiş ama, düşünme eylemlerini içlerine akıtarak susmaya, dinlemeye; yaşarken ölmeyi öğrenmeye alışmışlar giderek. Hep büyüklerinin, hanlarının, hakanlarının en doğruyu bildiklerine inanmışlar. Gerekenleri söylediklerine göre, onların düşünmelerine konuşmalarına gerek kalmıyormuş. Bu durumlar, gerekçeler Osmanlı Döneminde de sürüp gitmiş: Kullar susar, hanlar konuşurmuş.

    KOYU BULANIK SÖZCÜKLER
    Bugünkü, görece demokratik toplumumuzda, o günlerden kalmış, sekiz yüz yaşlarında birtakım adamlar, aramızda hala yaşıyorlar ! O günlerin alışkanlıklarından, etkilerinden hala kurtulamamışlar. Bugün kendilerine tanınan özgürlükler çerçevesinde, belki de yüzlerce yıllık suskunluklarının acısını çıkarmaya çalışıyorlar. Belki de bu yüzden olacak; mangalda kül bırakmıyor habire konuşuyorlar. Ne güzel !…Ancak, bu nasıl bir konuşma !…Bu nasıl düşünme ürünü !.. Anlamlarını tam bilmeden, ya da yanlış bilerek,doğrusunu da hiç merak etmeden, sormadan, sırf kulaktan dolma kimi sözcüklerle konuşmaya çalışıyorlar; bazan ana dillerinin dışına çıkıp sözcükler aşırdıkları da oluyor. Ama buna rağmen, dedikleri de pek anlaşılmıyor. Düşünmeye dayanmayan birtakım sesler çıkarıyorlar. Dilleriyle düşünceleri arasındaki kopukluğu konuşurlarken hemen anlayabiliyorsunuz. Bu adamların dilleri düşüncelerinden; düşünceleri de dillerinden bağımsız gibi. Susa susa düşünmeyi unuttuklarından, çıkardıkları sesler de ‘konuşma’ olmuş çıkmış sanki. Bu tür insanlar karşılaştıkları öteki insanlara meramlarını anlatamadıklarından ya da anlattıklarını sanarak, (mangal tahtası bayram haftası örneği) aslında asıl aktarılacak düşünce, orta yerde sahipsiz kalıveriyor kimi zaman. Bu ‘Papağanlıktan (psittacısm) çok çekti dilimiz. Bu papağanlığa Tv. programlarındaki, kürsülerdeki konuşmacılarda da görebiliyoruz. O duruma bakarsanız, artık herkes konuşuyor, herkes bildiğini sanıyor. Sormaya,sorgulamaya, merak etmeye çalışmadan.

    Bir de şu ‘boş zaman’ konusu vardı o yazıda. Yazımı, bu konuyu uzatmadan, kısaca ufak bir noktaya değinerek bitireceğim: Çok emin değilim: ‘Boş zaman’ tamlamasındaki ‘BOŞ’ sözcüğü, Batı dillerine Türkçeden geçmiş. ‘ BOSH ‘ diye. Red House’da şöyle geçiyor : ” Boş laf, saçma, tıraş.” Yanılmıyorsam, dil uzmanı Faruk Perek’in kitabında yazıyordu. Demek o denli iç içeymişiz şu ‘boş’ lafı ile…

  3. afife özaydın şöyle yorumlamış:

    January 8th, 2010 at 11:58 am

    Beğendim; ekonomiyi güzel anlatıyor…

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın