<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress/2.3.1" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>
<channel>
	<title>Comments on: Türkiye Geri Kalmış bir Ülke midir? Bölüm 2.a: Düşünme ve Konuşma-I</title>
	<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/09/21/dusunme-konusma-1/</link>
	<description>Eleştirel Düşüncenin ve Sanatın Mabedi</description>
	<pubDate>Thu, 08 Jan 2009 11:22:41 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.3.1</generator>
		<item>
		<title>By: Ergün Özkan</title>
		<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/09/21/dusunme-konusma-1/#comment-461</link>
		<dc:creator>Ergün Özkan</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Oct 2008 17:07:04 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.yorumlayanlar.com/2008/09/21/dusunme-konusma-1/#comment-461</guid>
		<description>( Eğitim-Ekonomi Makası başlıklı yazıyla ilgili yorum yazımı, önemli bir engelle karşılaştığımdan- yarım bırakmak zorunda kalmıştım.İzninizle devam ediyorum.)

               " En çok neden ötürü acı çektim ?  Belki de tüm düşüncemi geliştirme alışkanlığımdan- kendimde sonuna dek gitme alışkanlığımdan."  bu söz, Paul Valery'nin...   Sayın Düzen, Türkiye Coğrafyasında kalkınmanın önündeki  'üçüncü unsur' olarak 'düşünme ve konuşmanın öngörülmemesi' engelini öne sürüyor. Peki, ne alaka diyeceksiniz, Valery'nin bu sözüyle?  Aşağıda vaçıklayacağım ilişkisini. Aslında Ekrem Bey'in saptaması, bana da doğru  görünüyor.  Realiteye de uygun. Ama birkaç ekleme yapmak amacım. Biraz yazınsal biraz kurgusal bir dille gireyim:
                 Bu coğrafyanın insanları olarak bizler de bir bakıma Paul Valery'nin o sözlerini doğrular gibiyiz. Ancak arada önemli bir fark var: Biz acılarımızı korkularımızdan türettik;düşünmeden değil.  Acılarımızı nerelerden ve hangi koşullarda geliştirdik; bugünlere kadar getirdik ?    Taşıdığımızı, onları hücrelerimize kadar yedirdiğimizi, kültürümüzle yoğurduğumuzu; acılarımızı gülmelere dönüştürdüğümüzü; 'dertleri zevk edindim bende neş'e ne arar.' diye bestelediğimiz şarkılarımızı  bile piyango müjdesi verir gibi gülerek okuttuk şarkıcılarımıza. 
              Tarihimizin derinliklerine, sislerin içine, gözümüzde artık masallaşan sekizyüz yıl öncelerine, bugünkü değerlendirmemiz ve bilincimizle bakalım olaya :  Batıdan Haçlıların, doğudan Moğolların durmak bilmeyen saldırıları. Taş üstünde taş; omuz üstünde baş bırakmadıkları korkunun, ölümün kol gezdiği o yıllar... Selçuklu'nun vergi salmaları, siyasal baskıları... Açlık, kıtlık,cinayetler, salgın hastalıklar... Kaygılar,korkular yüzünden;  öyle bir ortamda, geride kalan en güçlü dürtü,  yaşama arzusu... Tepkilerin, başkaldırmaların hedefine, nesnesine ulaşmak ne mümkün. Susmak, konuşmamak, zaman içinde düşünmeyi büyüklere bırakmak, en doğru, en güvenceli yol olarak  görülmüş, alışkanlık haline getirilmiş giderek.  Kurtuluşun, yaşama sarılmanın yolu, ruhun derinliklerinde aranmış doğal olarak. Bir içe-dönüş hareketini, estetik derinlikli sanat etkinliklerine aktarmışlar Yunus Emre'ler, Mevlana'lar, Hacı Bektaş Veli'ler  dilleriyle. Ruhsal ferahlıkların kapılarını aralamışlar. Ancak düşüncelerinin,duygularının, ak kağıtlara dökülme olanağı bulunamadığından  ürünlerin yayılmasında sadece diller-kulaklar, aracı olmuş olabildiği kadar... Ancak o günlerde çok az insan duymuş görmüş, onların yazınsal değerdeki şiirlerini, yazılarını.  Onları yüz yüze dinleme olanağından yoksun kalmış çok geniş halk yığınları. Umutlar ölmemiş ama, düşünme eylemlerini içlerine akıtarak susmaya, dinlemeye; yaşarken ölmeyi öğrenmeye alışmışlar giderek. Hep büyüklerinin, hanlarının, hakanlarının en doğruyu bildiklerine inanmışlar.  Gerekenleri söylediklerine göre, onların düşünmelerine konuşmalarına gerek kalmıyormuş.  Bu durumlar, gerekçeler Osmanlı Döneminde de sürüp gitmiş: Kullar susar, hanlar konuşurmuş.
            
                           KOYU BULANIK SÖZCÜKLER
         Bugünkü, görece demokratik toplumumuzda, o günlerden kalmış, sekiz yüz yaşlarında  birtakım adamlar, aramızda hala yaşıyorlar !   O günlerin alışkanlıklarından, etkilerinden hala kurtulamamışlar. Bugün kendilerine tanınan özgürlükler çerçevesinde, belki de yüzlerce yıllık suskunluklarının acısını çıkarmaya çalışıyorlar. Belki de bu yüzden olacak; mangalda kül bırakmıyor habire konuşuyorlar. Ne güzel !...Ancak, bu nasıl bir konuşma !...Bu nasıl düşünme ürünü !..  Anlamlarını tam bilmeden, ya da yanlış bilerek,doğrusunu da hiç merak etmeden, sormadan, sırf kulaktan dolma kimi sözcüklerle konuşmaya çalışıyorlar; bazan ana dillerinin dışına çıkıp sözcükler aşırdıkları da oluyor.  Ama buna rağmen, dedikleri de pek anlaşılmıyor. Düşünmeye dayanmayan birtakım sesler çıkarıyorlar. Dilleriyle düşünceleri arasındaki kopukluğu konuşurlarken hemen anlayabiliyorsunuz. Bu adamların dilleri düşüncelerinden; düşünceleri de dillerinden bağımsız gibi.  Susa susa düşünmeyi unuttuklarından, çıkardıkları sesler de 'konuşma' olmuş çıkmış sanki. Bu tür insanlar karşılaştıkları öteki insanlara meramlarını anlatamadıklarından ya da anlattıklarını sanarak,  (mangal tahtası bayram haftası örneği)  aslında  asıl aktarılacak düşünce, orta yerde sahipsiz kalıveriyor kimi zaman.  Bu 'Papağanlıktan (psittacısm)  çok çekti dilimiz. Bu papağanlığa  Tv. programlarındaki, kürsülerdeki konuşmacılarda da görebiliyoruz. O duruma bakarsanız, artık herkes konuşuyor, herkes bildiğini sanıyor. Sormaya,sorgulamaya, merak etmeye çalışmadan.

                   Bir de şu 'boş zaman' konusu vardı o yazıda. Yazımı, bu konuyu uzatmadan, kısaca ufak bir noktaya değinerek bitireceğim:  Çok emin değilim:   'Boş zaman' tamlamasındaki 'BOŞ' sözcüğü, Batı dillerine Türkçeden geçmiş. ' BOSH ' diye.  Red House'da şöyle geçiyor :  "  Boş laf, saçma, tıraş."    Yanılmıyorsam, dil uzmanı Faruk Perek'in kitabında yazıyordu. Demek o denli iç içeymişiz şu 'boş' lafı ile...</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>( Eğitim-Ekonomi Makası başlıklı yazıyla ilgili yorum yazımı, önemli bir engelle karşılaştığımdan- yarım bırakmak zorunda kalmıştım.İzninizle devam ediyorum.)</p>
<p>               &#8221; En çok neden ötürü acı çektim ?  Belki de tüm düşüncemi geliştirme alışkanlığımdan- kendimde sonuna dek gitme alışkanlığımdan.&#8221;  bu söz, Paul Valery&#8217;nin&#8230;   Sayın Düzen, Türkiye Coğrafyasında kalkınmanın önündeki  &#8216;üçüncü unsur&#8217; olarak &#8216;düşünme ve konuşmanın öngörülmemesi&#8217; engelini öne sürüyor. Peki, ne alaka diyeceksiniz, Valery&#8217;nin bu sözüyle?  Aşağıda vaçıklayacağım ilişkisini. Aslında Ekrem Bey&#8217;in saptaması, bana da doğru  görünüyor.  Realiteye de uygun. Ama birkaç ekleme yapmak amacım. Biraz yazınsal biraz kurgusal bir dille gireyim:<br />
                 Bu coğrafyanın insanları olarak bizler de bir bakıma Paul Valery&#8217;nin o sözlerini doğrular gibiyiz. Ancak arada önemli bir fark var: Biz acılarımızı korkularımızdan türettik;düşünmeden değil.  Acılarımızı nerelerden ve hangi koşullarda geliştirdik; bugünlere kadar getirdik ?    Taşıdığımızı, onları hücrelerimize kadar yedirdiğimizi, kültürümüzle yoğurduğumuzu; acılarımızı gülmelere dönüştürdüğümüzü; &#8216;dertleri zevk edindim bende neş&#8217;e ne arar.&#8217; diye bestelediğimiz şarkılarımızı  bile piyango müjdesi verir gibi gülerek okuttuk şarkıcılarımıza.<br />
              Tarihimizin derinliklerine, sislerin içine, gözümüzde artık masallaşan sekizyüz yıl öncelerine, bugünkü değerlendirmemiz ve bilincimizle bakalım olaya :  Batıdan Haçlıların, doğudan Moğolların durmak bilmeyen saldırıları. Taş üstünde taş; omuz üstünde baş bırakmadıkları korkunun, ölümün kol gezdiği o yıllar&#8230; Selçuklu&#8217;nun vergi salmaları, siyasal baskıları&#8230; Açlık, kıtlık,cinayetler, salgın hastalıklar&#8230; Kaygılar,korkular yüzünden;  öyle bir ortamda, geride kalan en güçlü dürtü,  yaşama arzusu&#8230; Tepkilerin, başkaldırmaların hedefine, nesnesine ulaşmak ne mümkün. Susmak, konuşmamak, zaman içinde düşünmeyi büyüklere bırakmak, en doğru, en güvenceli yol olarak  görülmüş, alışkanlık haline getirilmiş giderek.  Kurtuluşun, yaşama sarılmanın yolu, ruhun derinliklerinde aranmış doğal olarak. Bir içe-dönüş hareketini, estetik derinlikli sanat etkinliklerine aktarmışlar Yunus Emre&#8217;ler, Mevlana&#8217;lar, Hacı Bektaş Veli&#8217;ler  dilleriyle. Ruhsal ferahlıkların kapılarını aralamışlar. Ancak düşüncelerinin,duygularının, ak kağıtlara dökülme olanağı bulunamadığından  ürünlerin yayılmasında sadece diller-kulaklar, aracı olmuş olabildiği kadar&#8230; Ancak o günlerde çok az insan duymuş görmüş, onların yazınsal değerdeki şiirlerini, yazılarını.  Onları yüz yüze dinleme olanağından yoksun kalmış çok geniş halk yığınları. Umutlar ölmemiş ama, düşünme eylemlerini içlerine akıtarak susmaya, dinlemeye; yaşarken ölmeyi öğrenmeye alışmışlar giderek. Hep büyüklerinin, hanlarının, hakanlarının en doğruyu bildiklerine inanmışlar.  Gerekenleri söylediklerine göre, onların düşünmelerine konuşmalarına gerek kalmıyormuş.  Bu durumlar, gerekçeler Osmanlı Döneminde de sürüp gitmiş: Kullar susar, hanlar konuşurmuş.</p>
<p>                           KOYU BULANIK SÖZCÜKLER<br />
         Bugünkü, görece demokratik toplumumuzda, o günlerden kalmış, sekiz yüz yaşlarında  birtakım adamlar, aramızda hala yaşıyorlar !   O günlerin alışkanlıklarından, etkilerinden hala kurtulamamışlar. Bugün kendilerine tanınan özgürlükler çerçevesinde, belki de yüzlerce yıllık suskunluklarının acısını çıkarmaya çalışıyorlar. Belki de bu yüzden olacak; mangalda kül bırakmıyor habire konuşuyorlar. Ne güzel !&#8230;Ancak, bu nasıl bir konuşma !&#8230;Bu nasıl düşünme ürünü !..  Anlamlarını tam bilmeden, ya da yanlış bilerek,doğrusunu da hiç merak etmeden, sormadan, sırf kulaktan dolma kimi sözcüklerle konuşmaya çalışıyorlar; bazan ana dillerinin dışına çıkıp sözcükler aşırdıkları da oluyor.  Ama buna rağmen, dedikleri de pek anlaşılmıyor. Düşünmeye dayanmayan birtakım sesler çıkarıyorlar. Dilleriyle düşünceleri arasındaki kopukluğu konuşurlarken hemen anlayabiliyorsunuz. Bu adamların dilleri düşüncelerinden; düşünceleri de dillerinden bağımsız gibi.  Susa susa düşünmeyi unuttuklarından, çıkardıkları sesler de &#8216;konuşma&#8217; olmuş çıkmış sanki. Bu tür insanlar karşılaştıkları öteki insanlara meramlarını anlatamadıklarından ya da anlattıklarını sanarak,  (mangal tahtası bayram haftası örneği)  aslında  asıl aktarılacak düşünce, orta yerde sahipsiz kalıveriyor kimi zaman.  Bu &#8216;Papağanlıktan (psittacısm)  çok çekti dilimiz. Bu papağanlığa  Tv. programlarındaki, kürsülerdeki konuşmacılarda da görebiliyoruz. O duruma bakarsanız, artık herkes konuşuyor, herkes bildiğini sanıyor. Sormaya,sorgulamaya, merak etmeye çalışmadan.</p>
<p>                   Bir de şu &#8216;boş zaman&#8217; konusu vardı o yazıda. Yazımı, bu konuyu uzatmadan, kısaca ufak bir noktaya değinerek bitireceğim:  Çok emin değilim:   &#8216;Boş zaman&#8217; tamlamasındaki &#8216;BOŞ&#8217; sözcüğü, Batı dillerine Türkçeden geçmiş. &#8216; BOSH &#8216; diye.  Red House&#8217;da şöyle geçiyor :  &#8221;  Boş laf, saçma, tıraş.&#8221;    Yanılmıyorsam, dil uzmanı Faruk Perek&#8217;in kitabında yazıyordu. Demek o denli iç içeymişiz şu &#8216;boş&#8217; lafı ile&#8230;</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>By: Ergün Özkan</title>
		<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/09/21/dusunme-konusma-1/#comment-414</link>
		<dc:creator>Ergün Özkan</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Sep 2008 09:16:18 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.yorumlayanlar.com/2008/09/21/dusunme-konusma-1/#comment-414</guid>
		<description>Geçtiğimiz yıllardan birinde, Üniversite giriş sınavı şampiyonlarından(!) bir genç, kitap okumanın  gereksiz bir iş olduğunu söylerken bir diğeri de, Osmanlı medreselerine olan hayranlığını dile getirmişti. Yaşları onsekiz civarında olan o çocuklarımızın, kitap okumanın gereksizliğinin gerekçeleri konusunda ve Osmanlı medreselerinin çağdaş çevrelerine nasıl ve hangi bakış açılarıyla yararlı olabilecekleriyle ilgili araştırma yapabilecekleri kadar boş zaman bulduklarına inanmak zordur. Öyleyse, büyüklerinden kulaktan
duyduklarıyla yetindiklerini düşünmek hiç de yanlış olmaz.   
         " İlkel bir durumdan günümüzdeki konumuna doğru evrimleşen bir us varlığı"  * olsa bile insan ilkel dönemlerden kimi etkileri hala içinde taşıyor. Tekil olgulardan tümevararak genellemeler yapabilenlerin sayısı pek fazla değil.  olabileceği az çok açık olan kimi durumları, henüz olmadan önce ya öngöremiyor ya da kimi zaman çıkarına uygun olduğu için öngörmeme cinliğini gösteriyor. ( Bizde kamu kurallarını çıkarı için çiğneyenlere 'cin gibi maşşallah!' diyenler çoktur. Üstelik onlara hayran olan ahmaklar da az değildir.)  " Adam sen de, hiçbirşey olmaz." diyerek rahatlatıcı bir 'tevekkül'ün gölgesine sığınmayı tercih ediyor. Öngörülemeyen ya da öngörülmeyen olgu birden ortaya çıktığında hemen önlem alınıyor demek de doğru bir yargı değildir. Doğru olan gerçek, ancak defalarca yinelendikten ve zararlar orayı vurduktan sonra ayırdına yavaaş yavaş varılıyor. Doğaldır ki önlem sonradan geliyor. Kurbanlar verildikten sonra.
İnsan çok hızlı değişmekte olan coğrafi ve sosyal çevresine uymakta zorlanıyor.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz yıllardan birinde, Üniversite giriş sınavı şampiyonlarından(!) bir genç, kitap okumanın  gereksiz bir iş olduğunu söylerken bir diğeri de, Osmanlı medreselerine olan hayranlığını dile getirmişti. Yaşları onsekiz civarında olan o çocuklarımızın, kitap okumanın gereksizliğinin gerekçeleri konusunda ve Osmanlı medreselerinin çağdaş çevrelerine nasıl ve hangi bakış açılarıyla yararlı olabilecekleriyle ilgili araştırma yapabilecekleri kadar boş zaman bulduklarına inanmak zordur. Öyleyse, büyüklerinden kulaktan<br />
duyduklarıyla yetindiklerini düşünmek hiç de yanlış olmaz.<br />
         &#8221; İlkel bir durumdan günümüzdeki konumuna doğru evrimleşen bir us varlığı&#8221;  * olsa bile insan ilkel dönemlerden kimi etkileri hala içinde taşıyor. Tekil olgulardan tümevararak genellemeler yapabilenlerin sayısı pek fazla değil.  olabileceği az çok açık olan kimi durumları, henüz olmadan önce ya öngöremiyor ya da kimi zaman çıkarına uygun olduğu için öngörmeme cinliğini gösteriyor. ( Bizde kamu kurallarını çıkarı için çiğneyenlere &#8216;cin gibi maşşallah!&#8217; diyenler çoktur. Üstelik onlara hayran olan ahmaklar da az değildir.)  &#8221; Adam sen de, hiçbirşey olmaz.&#8221; diyerek rahatlatıcı bir &#8216;tevekkül&#8217;ün gölgesine sığınmayı tercih ediyor. Öngörülemeyen ya da öngörülmeyen olgu birden ortaya çıktığında hemen önlem alınıyor demek de doğru bir yargı değildir. Doğru olan gerçek, ancak defalarca yinelendikten ve zararlar orayı vurduktan sonra ayırdına yavaaş yavaş varılıyor. Doğaldır ki önlem sonradan geliyor. Kurbanlar verildikten sonra.<br />
İnsan çok hızlı değişmekte olan coğrafi ve sosyal çevresine uymakta zorlanıyor.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
</channel>
</rss>
