Bir Kentin ‘Yer’leri ve ‘Mekân’ları
September 15th, 2008 at 1:49 pm (Seyahatname)
19 Mayıs 2008 tarihli elektronik posta.
Buraya dün geldim.
Bu coğrafyaya henüz bahar yetişememiş.
Son bir haftadır en çok hissettiğim şey, soğuk.
Yalnız, dün gördüklerim bana başka şeyler de hissettirdi.
İlk defa, bundan 40-45 gün önce gelmiştim buraya. Çok kasvetli bulmuştum. Dün sabahın erken saatlerinden bu sabaha kadar buradaki proje grubuyla kenti keşfettim. Aslında keşfettiğim şey kent değil bir grup gencin kendi alanını nasıl yoktan var ettiğinin hikâyesiymiş.
Galiba doğru kelime keşif değil ya neyse.
Birçok Anadolu kenti gibi burada da kadınların arkadaşlarıyla akşamları gidebileceği, içip eğlenebileceği bir mekân yok. Öğrenci evlerine karşı cinsten ziyaretçi gelmesi söz konusu bile değil. Sokaklar ve kentin kuruluş şekli hiçbir türlü kaçamağa izin vermiyor.
Gündüz yaptıklarımı geçiyorum çünkü ezbere bildiğiniz saha ziyareti rutinleri.
Gece önce canlı müzik yapılan bir ‘cafe’ye götürdüler beni. Oradan, evinde kalacağım arkadaşlarla onlara gideceğimizi düşünüyorum tabi ben. Yanıldığımı bildirdiler kısa bir zaman içinde.
Acayip yüksek merdivenli, garip mimarili ilk bakışta hiçbir şeye benzemeyen bir mekâna girdik hep beraber. En fazla beş metrekare bir odaydı burası. Etrafta bağlamalar, gitarlar, bir ud ve bir yan flüt asılıydı. Poşetlerden biralar çıktı ve bana ne tür müzik istediğim soruldu.
Ben şaşkınlıkla, “Arkadaşlar gürültü olmayacak mı, sokak çok sessiz,” dedim; ama bunu ilk defa yapmadıklarını söyleyip gülerek camları ve perdeleri kapattılar.
Anladığım, gündüzleri kurs olarak kullanılan geceleri ise karakter değiştiren bir yerdi burası.
Çalıp söylemeye başladılar.
Sanıyorum gece 2ye kadar kaldık orada. Dikkatimi çeken bir şey de bunun son derece gizli saklı bir eylem olmamasıydı. Aslında orada olduğumuzu orada olmayan bir çok kişi de biliyordu. Ama belli ki kimse onlara fikirlerini sormamıştı.
Kentin, arasında cinsel çekim olma ihtimali olan kimseleri bir araya getirmemeye yeminli tavrına inat, yeraltı yollar yaratılmış.
Aklım, yıllar önce bir okuma grubunda zihnimi açan kavramlara gitti yeniden: Bir ‘yer’in nasıl bir ‘mekan’a dönüştüğünü (mekân haline getirmenin önemini), sokaklara ve kente ondan kopmayarak ama çatlaklarını bularak nasıl kurgu-söküm yapıldığını, insanın kendisine sunulmayanı nasıl yaratabildiğini, yaşadığı mekânı ona benzemeyerek yeniden kurmanın yollarının ne kadar önemli olabileceğini anımsattı bu deneyim.
Bazen değiştirmek için ‘orada olmak’ ama ‘olmak’ yeterli gibi. Terk etmemenin kendisi de bir eylem değil mi zaten? Bu soru tersini çağrıştırmasın.
Zira bazen ‘kaçmak’ bazen de ‘kalmak’ eylemin kendisi olması babında aynı yerden beslenmekte:
Yaşayanlar kendi varlıklarını devam ettirmek istiyor. Bunun içinse herkesin kendi hayatına sahip olabilmesi gerekiyor. Ben burada mütevazı olduğu kadar radikal bir hareketlilik görüyorum. Etrafta böyle insanların varlığı bazen bilinçli politik insanların varlığından daha çok ittirebiliyor beni hayata doğru.
Galiba tam da bu yüzden sokak ve yine sokak diyorum.
Şunları bana bilmem kaç yüz sayfa kitap ya da bilmem kaç saat tartışma düşündürebilirdi belki ama hissettiremezdi.
Bu mail, içte tutulamamış bir paylaşma isteğinden türemiştir.
Popularity: 15% [?]

