İtirazım Var Bu Zaman-Mekâna

itiraz01.jpg

Pelin Topçu

Madem bilmediğim güçler tarafından isteğim dışında zalimce fırlatıldım dünyaya, neden yaşayacağım yeri ve zamanı seçme özgürlüğü verilmedi bana?

Pekala kabarık eteklikler giyip ortalıklarda dolaşabilmeli, Napolyon’un karşısına geçip “ne kasıntı adamsın sen de be!” diyebilmeli, Einstein’la karşılıklı çay içip, “eee, var mı bu aralar aklında yeni bir şeyler?” diye sorabilmeliydim. Ya da bundan çok daha önce henüz gökyüzünün dev binalarla karartılmadığı, hayvanın hayvanlığını, insanın insanlığını bildiği çağlardan birinde yaşamak isteyebilirdim. Ama ne fayda! Bana isteğim sorulmadı.

Şu “zaman” denilen şeyin -artık her ne ise - çok beter bir hapishane olduğunu düşünüyorum. Ellenip ayaklanıp, koca ağızlı büyük bir canavara dönüştüğünü ve beni, yaşadığım çağın kafesine ve tam da şu anda içinde bulunduğum ana kilitlediğini görebiliyorum. Bazen de koca poposuyla yüreğimin üzerine oturuyor, tedavisi zor bir iç sıkıntısı hastalığına sürüklüyor beni.

Öyle anlarda hayat, doğumdan ölüme geri sayımdan ibaret gibi geliyor. Ölü olmadığımı kanıtlamak için yaşar gibi oluyorum. İç sıkıntımın en yüksek derecelerinde, hareketliliğim de en yüksek seviyesine çıkıyor. Herşeye saldırıyorum. Günler yetmez oluyor. Uyuduğum süre, boşa geçirdiğim süre gibi geliyor. Hesap edip, her gün bir saat çalıyorum uykumdan. Sanki bilinçli olduğum zamanı artırırsam, hayatımın süresi de uzayacak gibi geliyor. Arkamdan şöyle diyebilsinler diye: Toplam 80 sene yaşadı, bunun 60 senesinde uyanıktı, bunun 45 senesinde bilinçliydi. Hayatıma kazandırdığım o saatlerimi, düşünmeye, salt düşünmeye harcasam diyorum. Oysa düşünmek genelde özel bir zaman ayırılması gereken bir eylem olarak canlanmıyor insanların gözünde. Şöyle bir sahne hayal etsenize: Babası kızına “kızım öyle boş boş oturacağına, kalk da annene yardım et,” diyor; kızı ise “boş boş oturmuyorum ki, düşünüyorum,” diye cevap veriyor. Bunun yerine yolda trafikte, evde bulaşık yıkarken, yatakta uykuya dalmadan hemen önce ya da işyerinde toplantıda, kısacası başka eylemlerden çalıntı zamanlarda düşünüyoruz daha çok. Bunun için asla özel bir zamanımız yok. Asla!

Bununla birlikte, benim için zamanla verilen savaşın kaynağı, referans noktası, yani ölüme yazgılı olma durumu, çok fena bozuyor moralimi; kolay söz açamıyorum bu konudan; korkuyorum; hiçbir şeyi yarım bırakmak istemiyorum. Oysa mutlaka bir şeyler öylece kalakalacak. Şu dünyaya insan olarak gelişimin hakkını vermiş olacak mıyım gittiğimde, merak ediyorum. İşin doğrusu bunun mümkün olamayacağını sezinliyorum. İşte bu sebeple hemen şimdi yapmak istiyorum yapacaklarımı, heyecana kapılıyorum bazen, bir gün buna yetmiyor elbet, çocuk gibi kaprisli oluyorum, çarçabuk olsun istiyorum her şey. Yalnız, öyle oldu bittiye de gelmesin. Kaynağı varsa, mutluluk hemen gelsin, bekletmesin. Üzüntüm çarçabuk azalsın, beni eylemsiz kılmasın. Öyle ya, yapacak çok şey var.

Ha, bir de genç yaşta bir çeşit bilgeliğe ulaşmış olanlar bozuyor sinirimi. Bir çeşit vahiyle mi geliyorlar dünyaya, yoksa çokça ipucu veriyor da hayat, ben mi göremiyorum? Ben debelenirken, bunlar eleği asmış, bağdaşı kurmuş, sakin ve dingin oturuyor olacaklar eminim. Ama ben doğuştan değişime yazgılıyım, bunu çok iyi biliyorum. Huzursuz ve sabırsız gelmişim dünyaya, içim çabuk daralıyor. Mesela evlilik, aynı işte uzun süre çalışmak, çocuk sahibi olmak gibi adanma ve sabır gerektiren eylemlerin bana göre olmadığını artık biliyorum. Bunu kabul ettiğimde, iç çelişkilerimin bir kısmından kurtuldum, artık daha rahatım; daha mutlu değilim kuşkusuz, ama en azından bir parça bilinçlendim. Daha çok, yapamadıklarımı ve yapamayacaklarımı kavradım şimdilik. Çokça girişimlerim arasından bir kaç eylem kaldı bana. İnsanın yapabildiklerinin, ya da şöyle diyelim, insanın iyi yaptıklarının sayısı pek az. Bu azlık şaşırttı beni. Ancak bu az olana, hakettiği değeri vermenin önemini anladım. Hiç vakit kaybetmeden de bunlar üzerinde çalışmaya başladım. Öyle ya, “zamanım” daralıyor.

Bir de şu mekan (yoksa uzay mı demeliyim?) meselesi hayli kafamı kurcalıyor. Geçenlerde Avrupa’nın nezih bir ülkesine gitmek üzere vize başvuru formunu doldururken kan beynime sıçrayıverdi. Sözde Dünya’nın bu en medeni ülkelerinden birinin sizi o bir kaç sayfadan oluşan kağıt parçasıyla öyle bir sorgulayışı var ki, düşmanlık kâğıttan kurtulup boğazınıza yapışacak sanki. Özgürlük denilen şeyin bir palavradan ibaret olduğunu acımasızca insanın kafasına kakıyor. Başkalarının yarattığı millet kavramının bu kadar kurbanı olmak zorundaymışız gibi! Neden dünyanın tüm toprakları bana ait değil? Benim koymadığım, koyulmasında hiç söz sahibi olamadığım kurallara neden boyun eğmek zorundayım? Bir kertenkele Suriye sınırından Türkiye’ye kaçtığında ellerini kelepçeleyip hesap soruyor muyuz? Benim bulunduğum yeri seçme hakkım bir kertenkeleden daha mı az?

Şimdi diyebilirsiniz ki, bu düzen yine senin benim gibi insanlar tarafından kuruldu. Olabilir. Vız gelir, tırıs gider. BEN koymadım, benim için mesele bu.

Acaba tesadüf eseri dünya milletlerinin gözden kaçırdığı unutulmuş bir kara parçası kalmış olabilir mi dünyada? Hele bir de kimliksiz, milletsiz bir halkı varsa ne kadar mutludur onlar! Devletleri yoktur, devleti temsil eden herhangi bir kurum yoktur. Polis, aile, din, para gibi iç içe geçmiş kafeslerden mahrumdurlar. Ah, ne güzel bir mahrumluk olurdu o! Neyin gücü olduğunu bile bilmeden, salt gücü hissederek garip bir edayla dolaşan elleri coplu adamlar; içine doğduğum o tuhaf insan topluluğu, bazen sevdiğim bazen nefret ettiğim, kanımdan zincirli olduğum yaratıklar; yaratılmışların yaradanı, ya da yaratılmışların yarattığı, kutsallıktan başka herşeyi barındıran o ihtişamlı binaların temsiliyle yüce Tanrı, ve araç olmaktan amaç olmaya nasıl dönüştürülmüş olduğunu hala anlayamadığım o anlamsız, sahteliğin sembolü kâğıt parçaları.

Bütün bunlar ve daha başkaları, yaşadığım yerin ve zamanın sembolleri olarak sıra sıra diziliyor karşıma. Bunları bir araya getirip bir anlam vermeye çalışınca tuhaf bir oyun gibi geliyor tamamı. Geçmiş zamanda yaşayan hiç bir insanoğlu, böyle bir gelecek kurgulamamıştır diyor sağduyum. Bilinçli olarak tasarlanamayacak, ve sonrasında kasti olarak bir araya getirilemeyecek öğelerin bu kötülük barındıran uyumu aklımı zorluyor. Sıradan bir günün sıradan bir saatinin sıradan bir dakikasını yaşayıp bitirmeye çalışırken, hooop bir anda bir örtü yırtılıp, ben öylece kalakalmışken kıskıvrak yakalayıp çıkarıp başka bir ana, başka bir mekana götürüverecekmiş gibi geliyor. Yanlış anlamayın, bulunduğum anın gerisine ya da ilerisine değil. Tamamen bir yenisine. Gelecekte var olamayacak kadar imkansız bir gerçeklik anına. O hamle ile büyük bir otobüsün altında ezilmekten kılpayı kurtulmuş olacağım. Ya da aşağılayıcı bir çıldırmanın eşiğinden sadece bir adım girmiş olacağım. Ama orayı görüp bilmiş olacağım. Belki de otobüs o kadar ağır ağır ve sinsice gelmiş olacak ki, beni çekip alan o elin sahibi ve ben dahil kimse geldiğini duymamış olacak. Ağır ağır inmiş olacağım, sarsılmaz sandığım mantığımın merdivenlerinden, bir de bakacağım ki geride bir yıkıntıdan başka bir şey kalmamış.

Popularity: 23% [?]

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın