Jurassic Park IV: Tuncblake’i Öldürmek…
May 27th, 2008 at 2:28 am (Ekonomi-Politik)
Yazan: Kerem Kandemir

Devrim Kendi Dinazorlarını Yer
Yazımızın içeriği, muhataplarımız tarafından sindirilmesini güçleştirecek öylesine unsurlar içerecek ki, okurlarımızın tahammül sınırlarını genişletebilmek amacıyla, üslubumuzu -bu kez- olabildiğince lakayt ve mizahi kılmaya çalışacağız.
Bu eserimizde, devrimciliği masaya yatırıyoruz. Devrimcilik ne idi? Kendilerini devrimci olarak niteleyenlerin insanlık tarihine katkıları ne oldu? Bugünün dünyasında devrimcilere yer var mı ya da yarının dünyasında onlara yer olacak mı? İşte tüm bu suallere, birlikte yanıt arayacağız…
Bazılarınız, haklı olarak, -bayram-seyran değilken- bu konuları gündemimize almamızın nedenlerini merak edeceklerdir. Bizi bu noktaya sürükleyen süreci, hemen özetlemeye çalışalım:
Efendim, yayın hayatına başladığımızdan beri, bizlere Tunçblake mahlası ardından seslenmeyi yeğleyen pek sevgili ve kadim dostumun sitemize bahşettiği ilk eserin başlığı “Ez Bütün Çiçekleri Kendine Dinazor Dedir” idi. Üstat İsmet Özel’in yıllarca dilimizden düşürmediğimiz Esenlik Bildirisi adlı şiirinin “Ez bütün çiçekleri, kendine canavar dedir” şeklindeki bir dizesine nazire yapan bu başlığı görüp, hazretin yazdıklarını okuduğumuzda, ilk önceleri, dinazor metaforunun bağlamını pek kavrayamamış idik. Evet, eski solculara, daha doğrusu, duvarın yıkılışının ardından, takkenin düşüp kelin görünmesine rağmen, devrimci, sosyalist/komünist kimliklerine, ideolojilerine bağlı kalmayı seçenlere dinazor dendiği malumumuzdu. Lakin, biz hazretin duvarın üstlerine yıkılanlar arasında olmadığını sanıyorduk. Zira, 90 öncesine kadar (80 darbesine rağmen) devrimci kimliğini muhafaza eden pek çok entelektüelimiz, gözlerini mühürleyen ideoloji perdesinin yırtılmasının ardından, soluğu siyasal liberalizmin şefkatli kolları arasında almayı başarabilmişlerdi (onlar da, dönekler ve/veya liboşlar olarak nitelendiler).
Son bir yıl zarfında, Tuncblake hazretlerinin -benim terorizan bulduğum- çoğu zaman kısa ve nükteli yorumlarıyla rengini belli etmeye başlayan ve en sonunda da “İLMİHAL” adlı ikinci eseriyle taçlandırdığı mevcut siyasi duruşunun anarko-devrimci diye tabir edebileceğim bir çizgiye tekabül ettiğini ve dolyısıyla da kendisine yakıştırdığı dinazor ünvanını ziyadesiyle hak ettiğini ibretle müşahade ettim.
Hal böyle olunca da, dünyanın selameti açısından, bu son dinazor sembolünü (ve onun hükmi şahsında, hala onun gibi düşünen, devrimciliği kendilerine hak sayan tüm irticacı zorbaları) katletmek (entelektüel manada tabii) bana vacip oldu.
***
Devrimcilik nedir sorusundan başlayalım, dilerseniz. Teknik açıdan bakıldığında, bir ülkedeki hakim siyasal rejimi, -o rejimin meşru saymadığı yöntemlerle- değiştirmeyi amaçlamayı devrimcilik olarak nitelemenin mümkün olduğunu düşünmekteyim. Tabii, tanım, bu teknik düzeye indirgendiğinde, devrimciliğin darbecilikten farkı kalmamakta. Dolayısıyla, işin içine biraz içerik, biraz ideoloji katmak gerekiyor. Kavramların tarihsel ve konvansiyonel kullanımlarına baktığımızda, genelde, -yanıltıcı da olsa- sağcıların yaptıkları ya da yapmaya çalıştıkları rejim değişikliklerine darbe, solcularınkine ise devrim dendiği intibası edinilebilir. Oysa literatürde, Fransız Devrimi gibi burjuva devrimi olarak nitelenen (Amerikan Devrimi tabirine de rastlayabilirsiniz) ve solcular tarafından ahlaken ve siyaseten sahiplenilmeyen rejim değiştirme örneklerine de rastlamak mümkündür.
Anladığım kadarıyla, bir rejim değiştirme girişiminin darbe değil de devrim olarak nitelenebilmesi için, işin içine bir parça aktif toplumsal katılım girmesi gerekmekte. Ayrıca, rejim değiştirme girişiminin, yalnızca siyasi üstyapı kurumlarının ötesinde, toplumsal ve iktisadi yapıyı da köklü biçimde değiştiren/dönüştüren sonuçlar doğurmasının da, o girişimin, darbe değil de devrim olarak adlandırılmasında rol oynadığı kanaatindeyim.
Her ne kadar kuramların, pratikleri (uygulamaları) üzerinden değerlendirilmesine/eleştirilmesine ömrüm boyunca karşı çıktıysam da (örneğin, sosyalizm ya da komünizm kuramının, kendilerini sosyalist ya da komünist olarak nitelendiren ülkeler/rejimler üzerinden eleştirilmesi), konu devrimcilik olduğunda, kavramın doğrudan pratiğe referans veriyor olması, onu, muhtelif uygulamaları vasıtasıyla da irdelemeyi caiz hale getirmekte. Zira, devrimcilik bir kuram değil bir tavır/davranıştır.
Devrimcilerin insanlık tarihine katkıları neler olmuştur suailyle yüzleşmeden önce, devrimci bir duruşun, günümüzde, hangi durumlarda, hangi koşullar altında meşru sayılabileceği konusundaki şahsi görüşümü tartışmaya açmak isterim:
Siyasal liberalizmin hayata geçmediği, hüküm sürmediği bir coğrafyada, fertlerin sivil itaatsizlik kapsamında değerlendirilebilecek davranışlar geliştirme ve mümkünse içlerinde devinmeye mecbur bırakıldıkları rejimi değiştirmeye/yıkmaya hakları vardır. Hatta, haktan da öte, bunu bir ahlaki yükümlülük olarak telakki etmek dahi mümkündür. Yani, temel insan hak ve özgürlüklerini güvence altına almayı birincil görevi sayan, demokratik bir rejimde yaşamıyorsanız, devrimcilik size haktır; ödevdir.
Örneğin, Burma’da, Çin’de, Kuzey Kore’de, İran’da, Suudi Arabitan’da, Suriye’de, Libya’da ya da Küba’da yaşıyorsanız, bana göre durduğunuz kabahat… Sivil halka zarar vermeden, mevcut rejimi yıkıp, siyasal liberalizmi hayata geçirmek için elinizden ne geliyorsa yapmalısınız.
Benzer şekilde, eğer bir parça demokratik bir ülkede yaşıyorsanız, ülkenizdeki rejimi yıkmaya çalışanlara karşı da olanca gücünüzle mücadele etmek de sizin vatandaşlık görevinizdir.
Son olarak şunu da söylemek isterim ki, kendiniz siyasal liberalizmin hüküm sürdüğü bir coğrafyada yaşıyor dahi olsanız, dünyanın bir başka ucunda, temel hak ve özgürlüklerden yoksun bırakılmış toplumların özgürleştirilmelerine/ kurtarılmalarına yardım etmek, onları boyundurukları altında tutan demokrasi dışı rejimleri yıkmak için imkanlarınız ölçüsünde çaba göstermek de, insanlık namına, vicdanınız tarafından size farz kılınmış olmalıdır.
Oysa, yazmış olduklarından çok iyi biliyoruz ki, Tunçblake hazretlerinin devrimcilikten anladığı, bizim bugün için mübah saydığımız zihiyetin tam da karşısında durmak, tersine inanmak ve o zihniyetin ürünü olabilecek eylemlerin tam da tersini yapmaktır. Zira, beyimiz, yazılarında, siyasal liberalizmi ve demokrasiyi, müteaddit defalar hunharca aşağılamaktan geri durmamıştır.
Ne zaman temel hak ve özgürlüklerden dem vurmaya kalksak, bu devirde, özgürlük talepleri dile getirmenin çağdışılık olduğunu buyurmuştur. Bugün itibarıyla siyasal liberalizmin hüküm sürdüğü coğrafyalardaki rejimleri, yani demokrasileri, “burjuva demokrasisi” tabirini kullanmak suretiyle hakir gördüğünü alenen belirtmekten çekinmemiştir. Çoğulculuk gibi, siyasal liberalizmin ya da demokrasinin vazgeçilmez niteliklerinden birine vurgu yapmaya kalkışsak, siyasi projemizin, farklı inannçlara, ideolojlere ya da yaşam pratiklerine (kültür) sahip toplum kesimlerinin, barış ve huzur içinde, bir arada yaşamalarını sağlayacak bir düzeni oluşturmak olduğunu söylesek, “Ben, sosyal kontrat falan gibi Marx öncesi düşünürlerin guguşatlarına pirim vermem. Kapitalizmin, sınıf mücadelesinin hüküm sürdüğü düzenlerde, peaceful coexistence (barış içinde birlikte yaşamak) mümkün olabilir mi, hiç?” mealinde ifadelerle karşımıza dikilme ihtiyacı hissetmiş, bizim savunduğumuz ideolojik/siyasi pozisyonu aşağılama gayreti içine girmiştir.
***
Yazımızı tamamlamayı geciktirince, tuhaf bir tesadüfle, memleketin gündemi, bizi yakalar gibi oldu: Her hafta aynı konuları tartışmaktan sıkılan medyamız, İshak Alaton’un bir toplantıda yaptığı çıkış üzerinden küresel düzeni, kapitalizmi ve Marx’ı kendine meze yapma fırsatı buldu.
Hemen söyleyelim, biz, elimizden geldiğince, yazımızın başında çizdiğimiz çerçeveye sadık kalmaya çalışacağız. Dolayısıyla, şu aşamada, sevgili dostum Tunçblake ile yeni dünya düzenini, kapitalizmi ya da Marx’ı tartışmayacağım. Çünkü benim derdim, spesifik olarak, Tunçblake hazretlerinin “devrimcilik” olarak nitelediği siyasi duruşunu masaya yatırmak; kendisine Tunçblake tarzı devrimciliğin hesabını sormak. Hal böyle olunca da, benim kafamda, Lenin, Stalin, Mao, Pol Pot (Saloth Sar) ya da Castro, Marx’tan daha ilintili ve isabetli referanslar olarak beliriyor. Tunçblake tarzı devrimciliğin hesabını Marx’tan sormak istemiyorum. Onun yerine, Lenin, Stalin, Mao, Pol Pot ya da Castro tarzı devrimciliğin hesabını Tunçblake hazretlerinden sormak, entelektüel manada, daha adil görünüyor bana.
Lakin, muhtemelen, sevgili dostum böylesi bir yükün altına girmek istemeyecektir. Bu isimlerle siyasi/ideolojik bir göbek bağı olduğunu kabullenmek, bu meşhur devrimcilerin icraatllarının ahlaki sorumluluğunu paylaşmak istemeyecektir. O durumda, elbette, kendisi bize, Tunçblake tarzı devrimciliğin farkını anlatmak mecburiyetinde.
Hazret kendisini ifade fırsatı bulana kadar, ben konuyu irdelemeyi sürdüreyim, müsadenizle…
İnsaflı olmak, hakkaniyetli davranmak adına, bazı örneklere yüklenmekten feragat edeceğim. Zira, sevgili dostum, özel muhabbetlerimizde, bana, örneğin kemalistlerin en kötü argümanlarını seçerek tartıştığımı söylemiş, bu durumdan yakınmıştır. Oysa, Baba’nın tabiriyle, “Gaz vardı da, biz mi içtik?” Piyasada, daha muteber, daha kaale alınacak cinsten argümanlar vardı da, biz onları es geçip, en zayıf, en absürt örneklere mi yöneldik? Biz zaten, piyasamızı kaplayan mentelektüellerin içinde devindikleri cinnet halini deşifre ederken, kendi tezlerimizi de ortaya koyuyoruz. Hangi tezimize dişe dokunur bir itiraz getirildi? Nerede karşı argümanlar? Çıktık, cesurca (bilim felsefesi bağlamında bu cesaret) emperyalizm argümanları yalandır dedik, mesela. Bir Allah kulu da çıkıp niye doğru ve geçerli (sound) bir emperyalizm argümanı koyamadı? Bak buradan yine sorayım ortaya: Emperyalist sömürüye maruz kalan bir ülke, dış ticaret fazlası mı verir, yoksa açığı mı, mesela? Heeey, iktisat bilmeden dünyayı anlamaya çalışan zavallı mentelektüellerimiz, neredesiniz? Emperyalizm diye diye, sabahtan akşama yeri göğü inletenler, neredesiniz? Şu basit sualime bile cevap verebilecek bir babayiğit yok mu içinizde?
Hazret, bak yine açıktan meydan okuyorum. Ortalıkta incir çekirdeğini dolduracak karşı-argüman olmayışının faturası bana kesilemez! Herkes, eteğindeki taşı döksün de görelim. Psikotik olmayan, hezeyan kapsamına girmeyen argümanlarla, birileri çıkıp AB ya da ABD Türkiye’yi nasıl sömürüyor, bir anlatsın da, biz de önünde secde edelim. Mevcut propaganda ve psikolojik savaş malzemesi olarak kullanılan söylemlerin içi tamamen boşsa, elle/akılla tutulur tarafı yoksa, bunun kabahatini de ben mi üstleneyim yani?
Tüm bunları niye söyledim şimdi?
Çünkü sana Stalin’in kurşuna dizerek, çalışma kamplarına göndererek yok ettiği 40 milyondan fazla Sovyet insanın hesabını sormayacağım, insaflı davranıp… Sırf, o ilin yıllık mahkum kotasını doldurmak için tutuklanıp öldürülen insanların hesabını… Yıllık mesafe kat etme kotasını doldurmak için Moskova’dan Sibirya’ya içi boş vaziyette götürülüp getirilen katarların hesabını…
Çünkü sana Mao’nun çelik üretimini ikiye katlamak için köylüsüyle, mühendisiyle, doktoruyla bütün vatandaşları fabrikalara gönderip, sadece o yıl, açlıktan 20 milyon Çinli’nin ölümüne sebep olmasının hesabını sormayacağım. Metresinin (sonra da karısı oldu tabii) gazına gelip, bunamaya yüz tuttuğu yıllarda, Kültür Devrimi adı altında, miyonlarca gencin yaşlıları, çocukların kendi ana-babalarını öldürdükleri benzersiz vahşet dönemlerinin hesabını da sormayacağım…
Hadi, iyi günümdeyim; Pol Pot’un rejim muhalifi oldukları parayonasıyla yıllarca işkenceden geçirip (bir itiraf almak istiyordu sadece, ortaçağ Engizisyon’u gibi) toplu mezarlara gömdürdüğü 2 milyon garibin (ülkenin nüfusu az olduğundan ancak o kadar katledebilmiş. Yanlış anlaşılmasın, oran olarak, yukarıda zikredilen abilerinden fazlası var; eksiği yok) hesabını da senden sormayayım…
Neyin hesabını sorayım o vakit? Şöyle yapalım istersen: Hiç hesap falan sormayayım da, sadece birkaç soru sorayım sana. Sen sorularıma cevap ver yeter, şimdilik…
Bak, soru sorarken bile insaflı davranacağım. Sana sadece Comandante’den soracağım… Çünkü istiyorum ki, sana sual edeceğim devrimcinin eline Hitler, Mussolini ya da Franko su dökebilsin; kötülükte, zulümde, gaddarlıkta ve vahşette, hiç olmazsa bu menşur faşistlerin rekabet şansı olsun. Zira, iktidarı boyunca 40 milyonu ya da bir yılda 20 milyonu öldürünce, Hitler falan da rakip olamıyor adama… Stalin, Mao ya da Pol Pot’u, ancak birbirleriyle yarıştırmak mümkün…
Dolayısıyla, ben sana Comandante’den, onun Küba’sından falan sual vereyim. Hiç olmazsa, aklen ve vicdanen, sualin altından kalkma şansın olsun…
***
Dilerseniz, önce, rahmetli Che abimizin ve pek muhterem Fidel amcamızın (herkesin ünvanını küçük harfle yazıyorum; kimse darılıp gücenmesin lütfen) Küba’sıda kısa bir zihin turu atalım:
Önümüzdeki yıl, devrimin50. yılı kutlanacak Küba’da… 50 yıl nasıl bir süre? 1959′da doğanlar, yirmili yaşlarında çocuk yapmış olsalar, o çocuklar bugün 35-40 yaşına gelmişlerdir. Onlar da yirmili yaşlarında yapmış olsalar çocuklarını, Küba’nın bugünkü gençleri, devrimin üçüncü kuşağını oluşturuyorlar demektir.
Arada, ilk sorumuzu soralım, mesela: Tunçblake efendi, sen devrim yapsaydın, senin devrimini, Tunçblake tarzı devrimi tutturmak için kaç kuşağa ihtiyaç duyardın?
Yeni doğanlarla başlıyorsun… Devrimin 6. yılında onları okullara gönderiyorsun… Devrimi birlikte yaptığın yoldaş öğretmenler, sen de baş öğretmen… Güzelce indoktrine ediyorsunuz onları devrimin ideolojisiylen… Çocuklar her şeyi sizden öğreniyor… Hayatın manası nedir; sınıf mücadelesi nedir; yabancılaşma nedir; sömürü nedir; kapitalizm nedir; devrim nedir; ütopya nedir; diyalektik nedir; tarihin motoru nedir… Anlat babam, anlat… Tabula rasa (sıfır kilometre) beyinler duruyor önünde… Sonra, bu elemanlar pişiyor ve onlar da kendi çocuklarını indoktrine ediyorlar, daha da iyi koşullarda… Muhalefetmiş, çatlak sesmiş, patlak sesmiş, karşı-devrimcilermiş, şuymuş, buymuş… Seni zorlayan, kastıran bir iktidar mücadelen falan da yok diyelim ki (zira, Domuzlar Körfezi fiyaskosundan sonra, sen sağ; ben selamet)… İkinci kuşağın ardından, sıra geliyor üçüncü kuşağın sıfırdan yetiştirilmesine… Bak düşün; devlet senin elinde… Bütün siyasi, iktisadi ve sosyal kurumları sen kendin kurmuşsun ve ülkenin üzerinde mutlak hakimiyetin var… Bu şartlarda kuşak üstüne kuşak yetiştiriyorsun… “Kübalı Yoldaş; öğün, çalış, güven” mi dersin, ne dersin, ne anlatırsın, orası tamamen sana kalmış…
Kaç yıl istersin bu şekilde sevgili dostum; indoktirine etmek, son hücresine kadar beyin yıkamak için sana kaç kuşak gerekir ki, sonunda içinin rahat ettiği bir noktaya gelebilesin? Kaç kuşak sonrasında “Tamam inşaallah; devrimi tutturduk hayırlısıyla. Bundan sonra sırtı yere gelmez; tarih geriye akmaz.” diyebilirsin?
Dönelim sanal turumuza…
60 yılda, satın alma paritesine göre, kişi başına $4500 milli gelir yaratır seviyeye gelmiş Küba. Öyle, aylık $20 maaş falan gibi yalanlara inanmayınız. Mühim olan satınalma gücünüzdür.
Bu yazıyı kaleme almadan önce, literatür üzerinden yaptığım araştırmaların haricinde, Küba’ya yakın zamanda bizzat gitmiş, gezmiş, görmüş kıymetli dostlarımın izlenimlerinden de faydalandım. Bu vesileyle kendilerine de teşekkür etmek istiyorum.
Okuduklarıma ve bana anlatılanlara göre:
Eğitim, sağlık vesaire… Tüm temel hizmetler devlet tarafından ve ücretsiz karşılanıyor. Üstelik, bu hizmetlerin kalitesi de, öyle yabana atılacak türden değil. Küba, -hepimizin malumu- tıp alanında çok ileri. Batı’lı ülkelere dudak ısırtacak pek çok patentin sahibi. Eğitim ve sağlık gibi hizmetlerin kalitesini burdan bile ölçebilirsiniz. 11 milyon nüfuslu küçük bir ada ülkesi olmasına rağmen pek çok spor branşındaki üstün uluslararası başarılarını da anımsayalım… Çocuk ölümleri, ortalama ömür beklentileri vesaire gibi hayat kalitesinin göstergesi olarak kabul edilen pek çok istatistikte, İsveç’e, Lüxemburg’a falan bile parmak ısırtacak seviyeye gelmiş bu devrimin çocukları. Kadın-erkek eşitliğiydi, şuydu, buydu… Benim diyen burjuva demokrasisi, refah toplumu falan çıksın da boy ölçüşsün bakalım, Küba’nın eriştiği medeniyet düzeyiyle.
Sanayileşmiş bir ülke, aynı zamanda. Üstelik, çalışan nüfusun %60′ından fazlası da hizmet sektöründe. Köylülük, post-endüstriyel toplumlara yakışacak bir seviyeye inmiş.
Bunlarla kalsa iyi; dahası da var: Devlet herkese konut sağlıyor. Barınma ihtiyacı tamamen karşılanmış durumda. İsteyene iş de var; istemeyen, çalışmasa da, devletten, geçimini sağlayacak kadar para alıyor.
………………………..
Bir insan daha ne ister? Bu soru retorik; buna yanıt istemiyorum. Lakin, yukarıda anlattıklarımı bir araya getirince, diyorum ki, komünist ütopyaya daha ne kadar yaklaşılabilir?
Yani, gelir, refah eşit dağılmış bu toplumda. Örneğin, bizim kişi başına milli gelirimiz $7500 civarında ama yılda $750′ın altında gelirle yaşayan onmilyonlarca insanımız var. Oysa Küba’nın en yoksulu, en zengini yok; $4500′da buluşmuş ekseriyet…
Yabancılaşma yok; sömürü yok; göreceli yoksunluk hissiyatı yok; küçük burjuva özentiliği yok… Herkes ideolojik eğitimini tamamlamış; muhalefet yok; “Bunlar yanlış yoldaşlar; bizim gittiğimiz yol, yol değil.” diyebilen yok… Yediğin önünde; yemediğin arkanda… Evlerden sokaklara gitar tınıları, şarkı söyleyen, dans eden insanlar dökülüyor… Mohito’nu iç lıkır lıkır, sıcak yaz günlerinde. Devlet veriyor… Puro’nu tüttür tüttürebildiğince. Devlet veriyor… Mesela bizim memleketimizde, o kalitede bir puro ya da bir bardak rom içebilmek için bir haftalık yevmiyeni harcaman gerekir.
“Bu yeryüzü cennetindeki değirmenin suyu nereden geliyor, pekiyi?” diye soracak olursanız, eh, zamanında Sovyetler Birliği amcaları epey bir arka çıkıyordu bunlara, ütopyalarını realize edebilmeleri için. Bugünlerde de, petrolün varil fiyatının $140′a vurmuş olmasından hiç etkilenmiyorlar; Hugo Chavez abileri sağolsun… Lakin, bunları, tüm bu başarı öyküsünü Hügo abinin hibe ettiği beleş petrole endekslemek için söylemiyorum. Dengeli bir tablo çizebilmek açısından, insanların hayatlarını sürdürebilmek için çalışmak zorunda bile olmadıkları bir memlekette, yukarıda anlattığım refah tablosuna erişebilmek için, bir miktar dış yardım, dış destek alınmış olduğunu ve alınmakta olduğunu bir dip not olarak düşüyorum, yalnızca.
…………………………
Buraya kadar her şey iyi, her şey hoş, değil mi? Hatta “şahane” demek gerekir belki de. Hemen soralım o halde, yeri gelmişken:
Eyyy Tunbçlake efendi, sen daha iyisini yapabilir miydin? Sen, Tunçblake tarzı devriminle, Fidel amcamızın eline su dökebilir miydin, sana da 60 yıl, üç kuşak ve mutlak iktidar verseydik? Bak, Sovyet ya da Hügo usulü hafif koltuk da çıkacağız yine; elini korkak alıştırma; hesabını ona göre yap!
Eminim, memleketim insanında okuma alışkanlığı olsaydı, ben de popüler bir yazar olsaydım, bu yazıyı, bu noktaya kadar okuyan binlerce kişi, Küba konsoloslukları önünde kuyruk olurdu; iltica başvurusu yapmk için. Doğru mu, değil mi? O yüzden, hemen timsah gibi atlayıp, “Ben daha iyisini yapabilirdim.” demeden önce, elini vicdanına koy Tunçblake efendiiiii! Yukarda Allah var; Comandante abilerimizin, amclarımızın hakkını yeme; kompleks yapıp.
……………………….
Şimdi gelelim madalyonun öbür yüzüne… Yaaaa, tabii, madalyonun bir de öbür yüzü var. Bu güllük gülistanlık tabloya kontrast yapan başka bir görünümü daha var Küba’nın. Tunçblake efendiii, asıl kazık sorular bu kısmından gelecek yazının; bakalım iyi çalışmış mısın…

Her yıl, ortalama 35.000 Kübalı, hayatlarını riske ederek A.B.D.’ye göç etmeye çalışıyor. Florida sahillerine kapağı atabilmek için, akıl almaz derecede iptidai yöntemlerle (el yapımı sallar, botlar vesaire) ve çok tehlikeli şartlar altında (açlık ya da susuzluktan ölmek, boğulmak ya da köpekbalıklarına yem olmak gibi tehlikelerden söz ediyoruz), yüzlerce millik bir deniz yolculuğunu göze alıyorlar.
Pekiyi, tüm bu sefalet, tüm bu rezillik ne için?
Tunçblake hazretleri, işte kazık sorunuz bu: Ne için?
Var mı bakalım sende bu sualin cevabı? Sadece 2000-2006 yılları arasında 160 binden fazla insan göçmüş A.B.D.’ye… Ülke nüfusunun yalnızca 11 milyon olduğunu akılda tutarsak, son on yılda insanların %2’sinin hayatları pahasına A.B.D.’ye göçtüğü gerçeğiyle yüzleşiriz.
Ne için, pekiyi? İşin içinde köpekbalıklarına yem olmak olmasa mesela, Fidel amcamızın kardeşi “İsteyen gidebilir.” demiş olsa, A.B.D. de, yılda 20.000 değil de 2 milyon göçmeni kabul edeceğini ilan etmiş olsa, acaba 5 yıl sonra Küba’da kaç kişi kalır? Acaba 11 milyondan geride 1 milyon devrimci ruhunu satmayan insan kalır mı?
Kalır mı sence Tunçblake bey? Geride kaç kişi kalır? Buyur, sen kendi tahminini söyle…
Bir tarafta, yediğin önünde, yemediğin arkanda bir yeryüzü cenneti; öte taraftaysa, -eğer ölmeden kapağı atabilirsen- seni bekleyen şey, en iyi ihtimalle 21. yüzyıl köleliği!
Kaçak bir Kübalı göçmen, yakalanmadan ülke içine sızabilirse, en iyi ihtimalle, saatte 5-6 Dolar’a benzincilerde pompacılık, marketlerde hamallık ya da restoranlarda bulaşıkçılık yapabilir. Günde 50 Dolar’dan, ayda 30 gün çalışsa, eline $1500 geçer. O parayla da, A.B.D.’nin satınalma paritesi hesaba katıldığında, insan, ne kalitede bir hayat sürebilir? Sosyal güvencesi, kimliği, evi-barkı olmadan… Yani ne için kaçıyorlar, göçüyorlar şimdi bunlar?Obez Amerikalılar’a uşaklık/kölelik/köpeklik edebilmek için mi ölümü göze alıyorlar?
Amerikan Rüyası desek, buna olsa olsa “Amerikan Kabusu” denir. Hadi, komünist cennetten kapitalist cennete geçmek istiyor olsalar, belki ucundan, bir yerlerden yakalayabiliriz mevzuyu. Oysa bunlar resmen, bilerek ve isteyerek cehenneme kaçmaya çalışıyorlar. Hepsi de bal gibi biliyor kendilerini neyin beklediğini A.B.D.’de… Dikkatinizi çekerim; ben en iyi senaryoyu yazdım. Yoksa, bu kaçak göçmenlerin ekseriyeti yakalanıyor sahil güvenlik birimlerince ve belirsiz bir süre boyunca, hapisane şartlarında enterne ediliyorlar.
Söyle bana hazret; rahat mı batıyor bu yoldaşlara; nedir bunların derdi? Yüzlerine, gözlerine dursun; daha ne istiyorlar? Yoksa, devrim sonrası Kübası’na ilişkin yukarıda sıraladığım verilerde yanlışlık mı var? Devrimin dozu falan mı ağır gelmiş; kafayı mı yemiş bu insanlar?
Sen bu “Ne için?” sualiyle biraz cebelleş bakalım, dürüstçe. Rahmetli Che abimiz, pek muhterem Fidel amcamız neyi eksik bırakmışlar da bu manyaklar ölümüne kaçıp, Amerikan uşağı olmak için çırpınıp duruyorlar?
Önceki sualle de birlikte düşün hatta, istersen. Acaba 60 yıl/ 3 kuşak mı yeterli değil devrim aşısını tutturmak için? Mesela sana daha kaç yıl versek çözebilirdin bu Kübalılar’ın cinnet problemini?
Sen düşünedur; ben de arada kendi cevabımı vereyim şu kazık soruya…
Ekrem üstadımla bu mevzuyu konuşurken, şöyle bir anısını anlatmıştı:
Küba’da, kaldıkları pansiyonda, üniversitede psikoloji eğitimi gören bir Kübalı çocukla tanışmışlar. Üstadımız, bu tesadüfe pek sevinip, çocuktan, kendisini hocalarından biriyle tanıştırmasını istemiş. Çocuk, iki gün sonra, mahcup bir edayla, üstadın talebini, hocalarından birine ilettiğini, hocasınınsa kendisine şu cevabı verdiğini söylemiş: “Evladım, ben de çok isterim tabii, bir meslektaşımla tanışıp, görüş alışverişinde bulunmayı. Lakin, böyle bir görüşme için (Nasıl bir görüşme? Küba’ya turist olarak gelmiş bir psikologla, Küba’lı bir öğretim üyesinin görüşmesi…) dekandan izin almam lazım. Dekanınsa rektörden izin alması gerekiyor. Eh, rektörün de bakanlıktan izin alması gerekir.” Heralde, dosya, en son, Fidel amcamızın kardeşinin eline kadar gidecektir…
***
Kıssadan hisseye (bottom line) kadar geldik nihayet:
Bülbülü altın kafese koymuşlar; “İlle de özgürlüğüm.” demiş.
Hazret,
Bak, gözünden kaçmasın diye, suallerimi kalın harflerle yazdım. Yüreğin yetiyorsa, yüzleş bu suallerle ve tek tek cavaplarını ver.
Veremeyeceksen, gel, tevbe et; kendini siyasal liberalizmin şefkatli kollarına bırak. Devrimcilik adı altında da olsa, faşizmin hesabını senden sormak zorunda bırakma beni. Kimse, kafasında, bugünden daha güzel gelecek tasavvurları var diye, kendi düşlerini, ideallerini, düşüncelerini başkalarına dayatamaz! Siyasi zorbalığa, literatürde faşizm denir.
Demokrasi karşıtı bir devrimcilik anlayışında ısrar edersen, dinazor olarak da kalamazsın bu dünyada. Birileri çıkar; -benim bu yazıda yaptığım gibi- siyasi ceset yapıp atar seni ortalığa… Yazıktır; günahtır. Gel, yol yakınken dön, insanlık projesine.
NOT: Konu sınırlamama sadık kalaraktan, sadece devrimciliği irdelemekle yetindim bu yazımda. Eğer devrimciliğinin içinde barındırdığı faşizmden yakayı sıyırabilmek için anarşist varynata kaçmaya çalışırsan, hak yoluna (siyasal liberalizme) dönmek yerine, bilmiş ol; elimi korkak alıştırmam; bu kez insafsızca indiririm entelektüel şamarı…
Popularity: 20% [?]

Tuncblake şöyle yorumlamış:
May 29th, 2008 at 7:00 pm
Eh, demek bana bir “topyekun imha” harbi açtın… Yine de, bir noktada, afferin diyorum, kendine canavar dedirtecek kadar sağa açıkça savrulduğun için. Çünkü ikiz biladerin Tevfik Ayhan, çaktırmadan neo-con ve samimiyetsiz bir anti-komunist. Yani zora gelince, bencilleşip tartışmadan kaçıyor: tatlı su konservatifi… O yüzden, yiğitliğinin hakkını vermek lazim. Yani Küba’yla ilgili anti-komünist propogandan dahil olmak üzere, devrimin maliyeti nedir, yapmaya değer mi, ugruna çaba harcamaya değer mi, meali sorularını cevaplamak için ayru bir yazı kaleme alıcam. Dört kuşak sonra bile hala saltanat isteyenler olduğuna göre, bu iş harbiden zor… Şu aralar, sanal alemle bağım kesik; o yuzden, sabırsızlanmayasın yahut da, “Herif cevap veremedi.” gibi bir zanna kapılınmasin diye, girizgah olsun yahut pehlivan atışmasıdır diye, ufaktan peşrev olsun diye bir yorum yaziyorum. Ne de olsa, hem bu yazar (sen) bu kadar ters köşeye yatmış, hem de kale boşken, bu golü kaçıracak değilim:
Bir kere, siyasi liberalizmi bir netleştirelim; sonra, havanda su dövmek olmasın. Ekonomik liberalizm buna dahil mi? İkincisi, Küba’ya bol keseden attırmışsın; Amerika Borleşik Devletleri için de, en azindan bir durum, pozisyon netleştirmesi yapman gerekmez mi? Yoksa, ben de, Küba’daki Amerikan topraklarından, orada nasıl bir Amerika (hani, bir takım adamların terorist diye ışınlanıverdiği bir yer var dunyada…) var, onla mı başlayayım? Eldeki en iyi sistem bu mudur? Ahlaki yargını neye göre oluşturdun? Sosyalizmden vaz geçtin mi? Çünkü yazdıklarından o çıkmıyor. Yani, vazgeçtiysen, bunu açıkça söyle.
Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:
May 31st, 2008 at 12:35 pm
Hazret,
Yukarıdaki yorumunun üzerinden geçip, suallerine de yanıt vereyim:
Bir kere, eğer son eserim, sana karşı açılmış bir harp olarak değerlendirilecekse bile, en azından, bunun “top yekün” bir saldırı olmadığını belirtmek isterim. Zira seni ya da yazılarının temsil ettiği sanal şahsiyeti, salt devrimciliğe indirgemek haksızlık olacaktır. Devrimciliğini çıkarttığımızda, kesip attığımızda ya da yok ettiğimizde, Tunçblake’ten geriye hiçbir şey kalmaz mı yani?
Tam da tersine, bence, devrimcilik, Tuncblake’in zihnini körelten ideolojik bir urdur. Metastas yapmadan, zihninin hala işlevselliğini koruyabilen diğer fakültelerine sıçramadan, ameliyatla alınması gerekiyor ki, kendine gelesin; hak yoluna dönesin…
Yazdıklarım, sende, benim iyice sağa kaydığım, ters köşeye yattığım izlenimi bırakmış. Vallahi, benim Marxistliğimi ortodoks olarak nitelemem, onun, ekonomi politik ilmi çerçevesinde, benim için vazgeçilmez bir yöntem olmasından kaynaklanıyor, yalnızca. Yani, Marxsizm konusunda, dogmatik değilim. Frankfurt Ekolü için Marxsizm neyi ifade ediyorsa, benim için de aynı anlam, önem ve işleve sahip olduğunu varsayabilirsin. Artık, benim pozisyonumu sen revizyonizm olarak mı nitelersin; yoksa davayı satmak olarak mı algılarsın; orası senin bileceğin iş…
Siyasal liberalizme dönmeni talep ederken, kastım, sadece siyasi çerçevede liberalizmdir. Evrensel olması gerektiğini düşündüğüm siyasi paradigma, demokrasidir. Ha, iktisadi olarak, dilediğin modele inanabilir, onu savunabilirsin. Seçim kazanıp İktidar olabilirsen de, -temel hak ve özgürlükleri çiğnemeden- dilediğin modeli uygulamaya koyabilirsin. Üretim araçları devletin elinde mi olsun istiyorsun; topladığın vergilerle, kamulaştırma yaparsın, kafana göre. Bir dahaki seçime kadar, les affair lesse passe…
“Eldeki en iyi sistem bu mudur?” diye sormuşsun. Sistemden kasıt siyasal liberalizm ya da demokrasi ise, cevabım evet; eldeki en iyi sistem budur. İktisadi açıdan ya da iç içe geçmiş yapılar olarak (ekonomi-politik) bakarsak eğer, elbette, kapitalizmi daha da ıslah etmek ya da ona harici alternatifler üretmek mümkündür. Naçizane, benim bu alanda da çalışmalarım var ise de, konumuzun dışında kaldığı için bunlara girmiyorum.
Havanda su dövmek istemediğine dair beyanın beni çok umutlandırdı. Bu tartışmayı devrimcilik ekseninde tutabilir de, başka yerlere savrulmasını önlersek (mesela ideoloji kritiği, kapitalizm eleştirisi gibi) çok memnun olacağım. Zira, benim bu yazıda tartışmak istediğim, iktisadi ve siyasal bir bütün olarak sistemin kendisi değil. Sosyalizm mi iyi, kapitalizm mi iyi, komünizme geçmek midir hedef… Bunları tartışmak istemiyorum. Daha ziyade, her nereye gidilmek isteniyorsa, bunun yolu devrim midir, demokrasi midir, bu tercihi yapmamıza etkiyen parametreleri irdelemekle sınırlamalıyız kendimizi.
Bu bağlamda, Guantanamo’da olup bitenler de, konumuzun dışında kalmaktadır (Küba örneği üzerinden tartışırken Guantanamo’dan söz etmek, bana bir fıkrayı çağrıştırdı: Soğuk Savaş yıllarında A.B.D.’deki alışveriş merkezlerini gezen bir Sovyet diplomat, sonunda dayanamayıp, kendisine refakat eden Amerikalı yetkiliye, “Ama siz de Kızılderilileri katlettiniz!” demiş).
Sosyalizm ile bağıma ilişkin olarak sorduğun suali de bu çerçevede yanıtlamak isterim: Bence sosyalist olup olmamam, sosyalizmden vazgeçip vazgeçmediğim, bu tartışmayla ilintili (relevant) değil. “Devrim yoluyla mı sosyalizme gidilmeli?” sorusudur, burada masaya yatırılan ve senden de yanıtı beklenen…
Ha, merak ediyorsan diye söylemiş olayım: Sosyalist değilim. Devrimcilik mi, siyasal liberalizm mi? tartışması çerçevesi dışanıda bıraktığımız ve bırakacağımız diğer tüm konuları da (Marxsizm, sosyalizm, sosyal demokrasi, kapitalizm, Guantanamo vesaire) başka yazılarda, başka köşelerde tartışmaya hazırım. Yeter ki, bu tartışmaya dahil edilerek demagoji, propaganda ya da psikolojik savaş malzemesi haline getirilmesinler.
Not: Bak, ben senin suallerinin hiçbirini ıskalamadan, tek tek yanıtlıyorum. Haliyle, senden de aynı özeni, disiplini, entelektüel ahlakı bekliyorum. Kalın harflerle yazdığım her soru, dolaysız ve samimiyetle yanıtlana, sana zahmet.
Tevfik Ayhan şöyle yorumlamış:
June 1st, 2008 at 1:03 am
Merhaba Efendiler!
Yazıya verilen bir yorumda ismim geçmiş olduğundan, buraya benim de birşeyler karalamam farz oldu anlaşılan.
Öncelikle sözüm Kerem Bey’e:
Iddianız odur ki yazınız “devrimcilik” üzerine yazılmış. Ancak Küba örneği, ve bu bağlamda oradaki insanların devrimden 60 yıl sonra özgürlük arayışında olmaları ne denli “devrim” ve “devrimcilik”le ilintili? Bu durum daha çok devrimin kendisinden ziyade onun oturttuğu rejimin özelliklerinden kaynaklanmıyor mu? Her devrim Küba’daki gibi bir özgürlük kusurlu rejim oturtmak zorunda mıdır? Bu, devrimin içrek bir özelligi mi dir, yoksa başka türlü de olabilir miydi?
Bana kalırsa “devrim” eleştirisi, “devrim momenti”nin eleştirisi olmalı. Öncesinin ya da sonrasının degil. Devrim, tanımı göre yıkmayı gerektirir. Bu da ister istemez vahşet içerir. Devrimin esas eleştirilesi yanınının bu olduğu kanısındayım. Yani “jan, kin, kusmuk”.
Bu arada meseleniz “devrim” degil de Tunçblake hazretleriyse şayet, işin “anarko-” kısmını biraz hafife almış olduğunuzu tahmin etmekteyim. Gelecek yorumlar bu konuyu daha bir açıklığa kavusturur zannetmekteyim.
Bir laf da Tunçblake Hazretlerine:
Bana yakıştırdıgınız bir dizi sıfat olduğu anlaşılıyor => “Samimiyetsiz anti-kominist”, “tatlı su konservatifi”, “neo-con”, “tartışmadan kaçan” gibi…
Bu alemlerde beni bilen bilir. Bilmeyenlere de açıkça ilan edeyim:
- Ben bir “neo-con” değilim
- Konservatif (muhafazakâr) değilim
-Devrimci değilim
- Komunist değilim
- Samimiyetsiz değilim
- Içmek için tatlı suyu, yüzmek için tuzlu suyu tercih ederim.
Ancak,
- Özgürlükçü ve demokratım
- Çevreciyim
- Siyasal olarak liberalim
- Ekonomik olarak, fırsat eşitliğini ve gelir adaletini azamide sağlayan ancak girişimciliği de ketlemeyecek bir ekonomik yapıdan yanayım.
Kısacası liberal-çevreci bir solcuyum. Bugünkü duruşum budur.
Bilmeyenlere veya yanlış bilenlere duyurulur. Bu arada tartışmadan da kaçmam. Eğer varsa bir mevzunuz, yazınız yazınızı tartışalım.
Tuncblake şöyle yorumlamış:
June 3rd, 2008 at 2:20 am
Kerem Keremovic: Tevfik Ayhanin sorulari yerinde yani senin cevabini istedigin soru a) Devrim sekansiyla mi alakali genel ve soyut bir tartisma olarak… Tarihde devrimler ve devrim teorileri gibi mesela…
b) Toplumun verili konumda cogunlugunun benimsemedigi fekat Marxism tarafindan (ortodoksu oldugun icin) yapilmasi ivedilikle istenen seyleri hayata gecirmek icin devlet iktidarini ele gecirip yukardan asagi bir toplum projesi olusturmak seklindeki bolsevisme karsi tutum mu?
c) Devrimci Talepler dile getirmek yani toplumun topyekun degisimini talep etmenin kendisi mi?
d) Kuba devrimi ve sonuclarinin analizi mi?
e) Turk solunun bugune kadar savundugu devrim anlayislarina benim nasil baktigimmi?
f) Benim Tuncblake olarak bir devrim programim var mi? Sorusu mu?
Bir de diyorsunki bold yazdigim yerleri cevapla, burdan diger yerlere bilhassa su emperyalizmle ilgili garip boburlenmeyi bos gec mi? Demek istiyorsun? Yani kuba meselesini amerikasiz ve emperyalizmsiz (sovyet emperyalizmi buna dahil) anlayabilirz mi? Demek istiyorsun…? Yani anti-somurgeci (devrimci) mesela cezayir angola hindistan ve haliyle amerikan devrimci mucadeleleri onlarin kopmaya calistiklari baskici merkezden ayri olarak ele alinabilirler mi? Son olarak: Marx devrimcimiydi? Frankfurt okulu devrimci mucadelelere destek verdimi? Teorisi boyle yorumlanabilir mi?
Bunlara mumkunse evet hayir tadinda cevaplar aliyim zira bana optik ayar icin lazim…
Tevfik Ayhan sizede ayriyetten yazma ihtiyaci duymuyorum yani daha oncede soylemistim burda benim olayim bundan sonra buy one get one freedir zira kendiniz turban konusundaki yaziya vede teknik bir kac spesifikasyon bir kenara birakilirsa bu yaziya imza attiniz o halde ben ayri bir yazidan ziyade ayrildiginizi dusundugum yerlerde ayri ayri ama genelde tek muamele etmeyi dusunuyorum… Itiraziniz varsa simdi konusun….
Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:
June 3rd, 2008 at 11:53 pm
Hazret,
Yani iyi ki birkaç kazık soru sorduk… Sen suallerimize düzgün (relevant) cevap verebilme hüsn-ü niyetiyle, kalibrasyon yapmak için, bizim sana sorduğumuzun üç katı soru sordun, maaşallah.
Esasen, yazımız gerekli özen ve dikkatle okunsa, bu soruların tümünün cevapları çıkarsanabilir idi. Zira, Tevfik Efendi’nin takıldığı konuların da izahı, yazımızda ziyadesiyle bulunmakta. Üstelik, arada, senin sorduğun suallere cevaben ilave izahatler de yapmış idik. Nedir anlaşılması bu kadar güç olan; ben de onu kavramakta müşkülat çekiyorum.
Bardağı taşıran son damla (bizimse yukarıdaki eseri kaleme almamızın çıkış noktası) sizin şu yorumunuz olmuş idi:
“Vay Keremoviç, görmeyeli Medine Vesikası ve Medeniyetler Diyaloğu olayalarına iyice bir yazılmışsın… Ne diyelim; maaşallah!
“Benim Co-existence Projem”… Bu nereden çıktı şimdi? Ben senin adil bir toplum, yani sosyalizm için mücadele ettiğini sanıyordum… Demek ki kapitalizmde barış içinde, bir arada yaşamak mümkün…
Kısaca şöyle sorayım: Marx öncesine mi dönmek istiyorsun? Ben, Marx’ın kapitalizm eleştirisinin gerisine gitmem, bir tartışmada. Yani, kapitalizmin kısır bir kriz ve savaş döngüsü olduğunu söyleyen Marx’tan bahsediyorum. Yok, eğer sen Hobbes, Rousseau, sosyal kontrat gibi 17.-18. yüzyıl burjuva, marx öncesi projelere yazılacaksan, ben de sana ilkel birikimden başlayarak, kapitalizmi anlatacak değilim. Dolayısıyla, hakikaten bir tartişma zor! Sen de beni hayal kırıklığına uğrattın: devrimci enerjisi bitmiş, varolanı olumlamak, ona kılıf uydurmak için uğraşan, toplumsal dönüşüm hedefini tamamen teslim etmis bir konzervatife dönmüşsün….”
Devrimcilikten dem vururken, bu kavramın içini senin nasıl doldurduğun, devrimcilikten senin ne anladığın, zaten çok açık değil mi? Vallahi bana çok açık da, bu lafları eden sen olduğuna göre, neyi kastettiğinin sana da çok açık olması gerekmiyor mu?
Ben, sonradan kavram kargaşası yaşanmasın, bu gibi sualler sorulmasın, başka mecralara kaçılmasın diye, devrimciliğin ne olduğunu, devrimin darbeden nasıl ayrıştırılabileceğini, benim açımdan meşru telakki edilebilecek devrimciliğin çerçevesinin nasıl çizileceğini falan da anlattım. Lakin, zaten, onlar seni bağlamıyor ki… Zira, masaya yatırdığımız, kritiğini yaptığımız, senin devrimcilik anlayışın. Onun içini senin nasıl doldurduğun da, yukarıdaki yorumunda apaçık görülmüyor mu?
Senin o yorumda yazdıklarını ciddiye alacak olursak (ya da referans alacak olursak diyelim):
1-) Kapitalizmde, insanların bir arada, barış içinde yaşamaları zaten mümkün değildir, demiyor musun?
2-) Benim siyasal liberalizm diye nitelediğim, senin de “Bir arada yaşama projesi de nereden çıktı şimdi” diye dalga geçtiğin siyasi pozisyonun karşısına, sosyalizmi bir alternatif olarak koyduğunu yazmamış mısın?
3-) Benim siyasi pozisyonumun entelektüel referanslarını (Rousseau, sosyal kontrat vesaire) “Marx öncesi burjuva projeler” olarak niteleyip, senin açından tartışılmaya bile değer olmadıklarını söylememiş misin?
4-) En sonunda, benim devrimci enerjimin bitmiş olduğunu belirttiğinde, bütün bu yazdıkların çerçevesinde, senin devrimciliğinin hedefinin sosyalizm olduğu, toplumu sosyalizm ideali çerçevesinde dönüştürmek için girişeceğin eylemlerin meşruiyetini de Marx’ın kapitalizm eleştirisinden aldığın anlaşılmıyor mu?
5-) Revizyonistler kendilerine devrimci demediklerine göre (senin de onlara devrimci demediğini varsayıyorum), senin siyasi pozisyonunun demokratik sosyalizm olmadığı, sosyalizme demokratik yollarla değil de devrim yaparak ulaşmayı arzuladığını çıkarsamak yanlış olabilir mi?
6-) Dolayısıyla, senin devrimcilik anlayışının referansının Fransız ya da Amerikan devrimi (ya da Kemalizm) değil de, daha ziyade, Lenin’in, Mao’nun, Che’nin ya da Castro’nun (Stalin’le Pol Pot’u saymayayım hadi) devrimcilik anlayışlarına da referans teşkil eden Marxsizm olduğu su götürür mü?
7-) Seninle aynı referansa sahip bu çok menşur devrimcilerin hepsine de devrim yapmak nasip olmuş. Hepsi de, devrim yoluyla ele geçirdikleri iktidar imkanlarıyla, egemen oldukları coğrafyalardaki toplumları dönüştürme, devrimlerini realize etme imkanı bulmuşlar. Bu uğurda neler yaptıkları ve ne sonuçlar elde ettikleri de malumumuz. Hal böyleyken, benim de dönüp sana, -Allah muhafaza- “Sana da devrim yapma fırsatı versek, bunların yaptıklarından farklı olarak ne yapacasın? Bunlardan daha mı iyisini yapacaksın?” diye sual vermem ayıp bir şey mi? Gücüne mi gitti?
……………………………….
Ben kendi pozisyonumu açıkça ilan etmişim. Zaten sen de, bu devrimcilik teralerini, benim pozisyonuma karşı bir pozisyon olarak, kendin gündeme getirmiş değil misin? Şimdi hala, benim suallerime cevap verebilmek için bana niye soru sorup duruyorsun? İkimizin de pozisyonları kabak gibi ortada değil mi?
Ben açıkça yazmışım ki, eğer insan demokratik bir rejimde yaşıyorsa kafasında da insanlığa dair bugünkünden daha güzel (daha adil, daha şu, daha bu…) bir gelecek tasavvuru varsa, çıksın anlatsın projesini millete. Yeterince insan arkasına düşerse de, iktidar olsun; gerçekleştirmeye çalışsın projesini…
Demokratik bir rejimi, demokrasi dışı yollarla değiştirmek yanlıştır. Demokratik bir rejimde devrim yapmaya niyet etmek dahi yanlıştır. Demokratik bir rejimde, devrimcilik adı altında da olsa, en güzel niyetlerle de bezenmiş olsa, siyasi zorbalık yapılmaya kalkışılırsa bunun adı faşizmdir. Kimse topluma kendi görüşlerini dayatamaz. Bütün bunları bir bir yazmış mıyım, yazmamış mıyım?
Ancak ve ancak, demokrasinin hüküm sürmediği coğrafyalarda, o da salt demokrasiyi inşa etmek için devrim yapılabilir. Caiz olan tek devrimcilik şekli budur demiş miyim, dememiş miyim?
E, sen hala neyi soruyorsun bana?
Ben senin yerinde olsam, bana sorular sormayı sürdürmek yerine, şunları argümanlar halinde ispatlamaya çalışırdım:
1-) Siyasal liberalizm (ya da demokrasi) öyle çok da matah bir rejim değildir. Siyasal liberalizmin ya da demokrasinin Batı memleketlerinde gördüğümüz örnekleri/ uygulamaları, kapitalizmin pençesinde, iyi sonuçlar vermemektedir.
2-) Dolayısıyla bunları devrim yoluyla yıkarak değiştirmek ve toplumu daha adil bir düzen inşa edebilecek şekilde dönüştürmek gerekir. Bunlar o kadar kötü rejimlerdir ki, bunları mevcut demokratik düzenleri içinden değiştirmek ya mümkün değildir ya da ahval ve şerait, o tür bir demokratik süreç yoluyla iktidara gelmeyi beklememeyi gerektirecek denli vahimdir.
3-) Tunçblake türü devrim, bugüne kadar başka devrimcilerin uygulamaya çalıştıkları sosyalist rejim örneklerine hiç benzemeyecektir. Tunçblake sosyalizminden, 3-4 kuşak sonra hiç kimse kaçmaya, kapitalizmin sunduğu köleliğe dönmeye çalışmayacaktır.
3-) Alternatif (a): Kuzey Kore, Myanmar, Çin ya da Küba’daki sosyalist rejimler, zaten Batı’nın kapitalist ve sözde demokratik rejimlerinden daha ehvendir. İnsanlar bunu bilmese, öyle düşünmese de gerçek budur.
3-) Alternatif (b): İnsanoğlu çok zayıf bir varlıktır. Toplumun kültürel dokusundan küçük burjuva özentiliğini çıkarmak için 3-5 ya da 10 kuşak yetmez. Ancak yüzlerce, binlerce kuşak sonra kapitalizmin büyüsüne kapılmayacak insanlar yetiştirilebilir.
4-)Tuncblake tarzı devrimciliğin ürünü sosyalizim (ya da ürünün adı her ne olacaksa artık) insanlara siyasi anlamda da özgürlük sunacaktır ve Tuncblake gençliği, buna rağmen (ya da bu sayede) karşı devrimci akımlara kapılmayacak, kapitalizm benzeri rejimlere geri dönmeye çaılşmayacaktır.
5-) Zorla güzellik olur! İnsanlar, daha adil bir düzende yaşamak için gereken bedelleri ödemek istemeseler de, öyle bir düzende yaşamaya mecbur edilmeleri, kapitalist bir düzende yaşamalarından daha iyidir. İnsanlar için neyin iyi ve doğru olduğunu Tuncblake bilir. Kapitalizmden daha iyi, daha adil bir düzende yaşamaları için insanların o düzende yaşamaktan hoşnut olmaları, ona rıza göstermeleri falan gerekmez.
Bak işte bu tür iddiaları argümanlar halinde (Sokratik metodu da kullanaraktan mesela) savlayabilirsen, beni keser. O zaman, ben de “Sosyal kontrat da neymiş? Ne birlikte yaşaması? Tek yol devrim; tek doğru sosyalizm!” falan der, eteğini öper, önünde secde ederim. Beni doğru yola döndürdüğün için de, kırk yıl kölen -pardon yoldaşın- olurum…
Sana son bir kıyak daha yapayım: Benim suallerime (orjinal metindekilere) cevap vermen ve yukarıdakilere benzer iddiaları da argümante edebilmen şartıyla, isteğin şeyi yazabilirsin artık. “Şunlara şunlara girmeyelim bu tartışma çerçevesinde; onları istersen daha sonra tartışırız.” mealindeki taleplerimi unut. Neyi ilintili görüyorsan, neyle ne arasında illiyet bağı kuruyorsan, çekinmeden yazabilirsin. Yeter ki, arada, suallerime de cevap ver; yeter ki, yukarıda, senin pozisyonunun savunulabilmesi açısından gerekli olduğunu düşünerek sıraladığım iddialardan beğendiklerini seçip argümante et.
Tuncblake şöyle yorumlamış:
June 4th, 2008 at 1:43 am
Besinciye kadar butun soylediklerine cevabim evet.
Demokratik sosyalizmi amaclamadigimi nerden cikardin? Ben demokrasiyle sosyalizm arasinda hic bir celiski gormuyorum (laiklikle demokrasi arasindada hic bir sorun gormedigim gibi…). Evet marxismin kendinden onceki toplum projeleri ve onlarin soyleminden bir kopus oldugunu dusunuyorum ozelliklede burjuva toplum projesinden ama bu hic bir devamlilik yok manasinada gelmiyor… Marxism ve devrim yanyana gelmez seylermi? Devrim ve demokrasi neden uzlasmaz bu varsayim sana ait benim bildigim demokrasinin hem fikir hemde pratik gelsiminde gerek amerikan devrimi gerek fransiz devrimi yada marxin da bayildigi 1848 devrimleri onemli roller oynadilar dolayisiyla devrim ve demokrasi bagdasmaz fikrine nerden geldin goremiyorum. Bua benzer olarak marxin iste sosyalizm budur dedigi fransiz komunu var buna devrim demiyceksek neye devrim diycez?
Marxism de aydinlamayla gelismis bir harekettir ilerleyen yuzyillarda marksizmden de kopuslar oldu. Dolayisiyla kendi kaynaginin marxism oldugunu iddia her seyi ayni kefeye koyamaz olduk; benim bildigim stalin pol pot mao gibi katillerin marxist olmadigini hayatlari pahasina savunan bayagi bir marxist var hatta kapitalizmle bunlar pek ala anlasirken daha cok kendilerine yonelik marxist muhalefeti bastirmakla mesgul oldular, dolayisiyla hakikatten zorunlu bir bag yok orda ha tabi her tur totaliterizmle savasmak lazim o bakimdan unutmamak lazim bu buyuk sahtekarliklari…
Simdi benim sana sormam gerektigini soylemissin ama hala marx bir devrimcimiydi soruma cevap vermemissin onu hala bekliyorum.
Simdi bu isi soyle bir cerceve oturtup soyliyim: eger insan icinde bulundugu uretim iliskilerinin sekillendirdigi bir kafa yapisiyla dusunuyorsa bunun otesinde bir ufugu hayal etmek o uretim iliskilerinden bir kopusla mumkun olmaz mi? Yani sadece boyle mumkun degil midir? Eger bir grup akilli/deli bu uretim iliskilerinde adeta bir imalat hatasi olarak bu durumu anlamissa ve bu ufuk meselesininde boyle oldugunu gormusse ne yapmali? Ikincisi ayni grup gelecekte yukselen mumkun uretim iliskilerini yani varolanin aslinda kacinilmaz olarak talep ettigi belli durumlari algiliyorsa hatta biliyorsa ne yapacaklar? Daha da onemlisi eger o algiladiklari sey siyasi liberalizmse ne yapacaklar? Dahada kotusu bu insanlar eger sadece serbest mucadele kosullarinda bulunsalar (yani soz ve orgutlenme ozgurlugu) icinde bulunduklari duzeni topyekun degistiricek bir program etrafinda mutabakat sagliycak etkinlikteyseler ozelliklede varolan duzende catlaklar olusmaya ve ufuklar acilmaya basladiysa ve dahada kotusu aslinda bir noktada bu insanlarin varolan statukonun savunuculari baskisi haric hic bir sey bu mutabakati kurmalarini engellemiyorsa ne olucak?
Devrim yapilmaz olunur demisti biri… Neyse devrimci durum tanimi soyle: Yonetenler yonetemez olmussa, yonetilenler varolan duzenden temelli bir kopusun mumkun oldugunu dusunuyorsa… Devrimci icin kosullar uygundur. Kan akitmak digil: mutabakatlarin, sebekelerin (netwoks), ustuste gelmelerin (conjunctions), hayal gucu patlamalarinin olusturdu bir andir bu devrimcinin gorevi devrim olmaktir o anda!
Kapitalizm tarihinin en buyuk krizine suruklenirken degisim icin olanaklarda artiyor…
Bir gun marxa sormuslari mesleginiz nedir diye?
Devamlilik meselesi: malumaliniz Nixon cini ziyaret ettiginde eski cin imparatoru ile bulusur hazret bu sirada bahcivan olarak calismaktadir ve ona fransiz devrimi hakkinda ne dusundugunu sorar? Bahcivan yorum yapmak icin erken! Diye yanitlar… Yani ne olucagi belli olmaz bence buda tarihsel kosullar devrimci Eger kuba tarihsel kosullari daha iyi temsil eden ornekse amerika bir asamada kubaya katilacaktir: kubada sosyalizmin gelecegi icin yorum yapmak icin erken diyorum: izalasyon ve baski kalktiginda hangi tarafa goc olucagini hep beraber gorucez…
Tuncblake şöyle yorumlamış:
June 17th, 2008 at 9:48 pm
Devrimcinin Genetik Kodları 1:
Devrimin evrimi:
Sanırım yirminci yüzyılın başında böyle bir tartışma olmuş ortodox marxistler, devrim için işçi sınının hazırlanması ama kapitalizm çokene kadar iktidarın alaşağı edilmemesi gerektiğini savunurken kendisine devrimci diyen diğerleri emperyalizmle kapitalizmin yeni bir kaynak buldugunu dolayisiyla sosyalist dönüşümün ancak ve ancak iktidarin ele geçirilmesiyle mümkün oldugunu savunmuşlar. Sonuçta bu tartışma ikinci ve üçüncü enternasyonel olarak solun bölünmesine sosyal demokrat (bekleyecimler) ve komümünistler hemen hemen yapaımcılar şeklindeki bölünmeye kaynaklık etti. Tabii bu tartışmalar avrupa içindeydi. Sonrasında üçüncü enternasyonal az gelişmiş dünya için ulusal kurtuluştan sosyalizme uzanan yeni bir program geliştirdi ki bu program çerçevesinde kemalizmi destekleyip belkide cumhuriyetin kurulmasında en büyük rolü sovyetlere vermiş oldu. Doğu halkları kongresi aslında cumhuriyetin kurulusündaki sivas kongresi kadar önemli bir olaydır. öte yanda karşılık sosyal demokratlar iktidarda ortak edildiler (işçilere (sadece erkeklerine) genel oy hakkı yirminci yüz yılın başında verildi) onlarda savaşda ülkelerinin hükümetlerini desteklediler.
Sovyetlerle (yada üçüncü enternasyonal yada ozamnki adiyla komüntern) sömürgeler arasındaki ilişkinin baharı fazla uzun sürmedi Stalin tek ülkede sosyalizm mümkündür deyip Trotski ve yandaşlarını sovyetlerden sürdü ve ispanyada emperyalistlere cumhuriyetçilere karşı işbirliği yapti (o zaman ispanya periferiydi). Ne talihsizlikki sovyetlerin gerçek yüzü tam ortaya çıkmadan ikinci dünya savaşı başladı ve sovyet nazi ittifakı devrimcileri gafil avladı.
Ikinci dünya savaşının sonrasında iki büyük mesele vard: Sovyetler ve Kapitalizmin bekçisi ABD. Bağımsızlar hareketi bu dünya egemenliği için mücadele eden iki gücün ekseni dışına çıkmak için doğmuştur mesela. Neyse dağılmayalim. O zamanlar bunlardan birinin hegomanyasından kurtulmak isteyen öteki ağına düşerdi yani durum trajikdi. O zamanlar amerika ve kapitalizmin etkin olduğu her yerde en ufak bir demokrasi talebi sovyetlerin hizmetinde olmakla eşdeğer tutuler ve gerekirse işgal (vietnam) gerekirse katliam (endonazya) gerekirse darbe (şili arjantin ve türkiye) cezalandırılırdı… Fekat komünizm öyle bir korkuyduki büyük kapitalistler kendi içlerindeki tehlikeyi berteraf etmek için taviz vermeye razı olurlarlardı özellikle 68 sonrası genişleyen refah devleti aslında devrimci hareketlere verilen bir tavizdi. Yani dikkat reformcu diğil devrimci. Böyle tavizlerle devrimci yoğunlasmalar dağıtılır muhalifler sistem içine çekilirdi kalanlarda marjinalize edilirdi. Tabiki bu bir idare (hükmetme) kapasitesi ki sovyetlerde yeteri kadar olmadığı icin onlar bastırmayı göreceli uzlaşmaya tercih ettiler.
Böylelikle burjuvazi yönetme sanatında yeni bir tepe noktası yaptı manüplasyon ve pazarlık, uzlaşma. Tabi buda gene birinci dünyaya mahsus bi kapasite türkiyemiz diğer sanatlarda olduğu gibi bu sanattan da nasibini yeterince alamadı; bizde yöneten sınıf balyozu (yetmiş darbesinin kod adı Balyoz Operasyonuydu…) tercih etti balyozla yönetme sanatı! Fekat bizdeki darbeler diğerlerinde genede daha insaflı sayılabilir. Arjantinde muhalifleri uçakdan atmak (paraşütsüz…) iranda katliamdan geçirmek gibi daha fenaları vardır… Neyse yetmişler sistemle göreceli uzlaşma yoluyla dönüşüm ümidinin eridiği yıllardır; barışıçı geçişleri savunan hareketler bilhassa hedef alınmıştır (Bahçelievler katliamında öldürülen yedi TİPli klasik bir örnektir). Bu balyozcu hareketler yetmişlerden bu güne kadar gelmiştir BBP MHP ve DYP, AKP bu dönemden kalan devamlılığı olan klasik sağın varyasyonlarıdır ve esasen saldırganlardır; kürt sorununa ve yakında bir mayisa yada Tuzla tersanesine iktidarın refleksleri (Çalişma bakanı Tuzladaki ölümlerin dış kaynaklı olduğunu öne sürmüştü…) benzerdir. Ancak 80lerden itibaren yetmişlerin devrimci hareketlerinin aktörleri kendini yenilemeyi denemiş ve bir nevi çağı yakalama telaşına düştümüşlerdir. Bu sadece türkiyede diğil bütün avrupada böyle; Italyan komünistlerinden eski 68lilerin kurduğu alman yeşil hareketine kadar. Yani bir özeleştiri süreci yaşandıki bu bir ölçüde anti-globalist harekette kendini ifade etti. Benzer bir şekilde güney amerikada da bir yenilenme bu gün seçimle iktidara gelen sol hareketleri yarattı. Burda not edilmesi gereken en önemli değişim ideoloji ile politika kavramlarının ayrilması günlük siyasetin ideolijiden kopuşu oldu. Neyse yani en önemli gelişme sovyetlerin sahneden çekilişi ile devrimci hareketlerin özgürleşmesi ve ideolojik olmakdan bir nevi sebolizmden kurtulmak oldu. Ancak karşı devrimci hareketler bu evrimi geçirmediler aksine gittikçe açıklaması (justification) imkansızlaşan adaletsizliği ört pas etmek için daha ideolojikleşme yoluna gittiler; Bush ve evanjelistler yada AKP ve islamistler buna iyi birer örnekdir.
Ek1: Emperyalizmi ilerici güç ilan edip globalizmi selamladığına göre Kerem cumhuriyetçi parti ve ideolojik Irak işgalini açıkla yanliz bunu kafanda duyduğun seslerle diğil daha bilimsel ve tarihsel kanıtlar yapabilirsen yap. Ve AKP demokrasi yanında bir güç ilan ettiği için Ayhan; AKP nin tarihsel gelişimini türk sağinin tarihsel gelişiminde neden farkı oldüğünu göster. Eğer bunları yapamıyorsa`nız tercihleriniz ideolojiktir yani inandığiniz icin sagcısıniz yoksa herhangi bir klinik analiz yoktur bunu arkasında. YAda cumhuriyetten nefret ettiğiniz için….
Tuncblake şöyle yorumlamış:
July 3rd, 2008 at 12:57 pm
şimdi geldik son bölüme… Bu Bölümü size mahsus isimlendirip bitiriyim:
Keremin Balonları, Ayhanin : İmparatorlugun Kapı Kulları:
Kerem malum önce akpye karşı ordu muhtırasından yola başladı yani orda kendine nihayet marxizmden dönmek için ideal pre-texti buldu… Akp saflarına transfer için bir sebebi olabilir fazla dokanmayalım… Fekat o ne? Orda hızını alamayıp bir de “Yalan Balonları patlıyor” diyerek globalizmin ne kadar iyi bir şey olduğunu türkiyedeki bir kaç kemalistin muhalefetinden çıkarttığı tezleri esasen akp tartışmasından yola çıkarak bu bir kaç enayi ulasalcının tezlerini mahkum edip bu sefer akpciliği planet çapında bir ideoloji haline getirmeye çalıştı tabii bu uzun yazıları kısaca varolanin onaylanmasından ibaretti ve dogal olarak akpnin amerikan versiyonu cumhuriyetçi lerle yolları kesişti ki haklı olarak ona varolan gidişattan memnun olanların bu isten ekmek yiyenlerle ilgili mesafesi soruldu Bush ve neo-conlara mesafesi soruldu o aşamada herhalde burdan döner derken o ne? Artık Kerem bilimsel kanıtlarını son noktaya götürüp beyaz sarayda Bushla yaverleri arasındaki konuşmaları psikolojik güçle simüle edebildiğini gösterdi! Bu hayali konuşmaları globalizmle ilgili tezlerine bir kanıt olarak sunması artık önemsizdi bu performative art karşısında şapkamı çikarttım. Fekat kerem rolüne kendini çok kaptrmış olucakki kendine yönelik muhalefeti hala “terörizan” yada “assimetrik savaş” olarak tamamlıyor bu işte ileri gidip mahlas ismimi bile kamusal yapmaktan çekinmedi bir nevi globalizmin dogu perinçekliğine hazır bir görüntü…:) Ne gam geçer dedik şimdide popülizme en eski anti-kommünist argümanlarla (pol pot filan) geri döndü e balon tabi yavaş yavaş sönüyor… Bush gidici giderken akpsinide yanına alıcak ve akp namına akpye eleştirenlere faşist diycek kadar ileri gidenlerin bir mayısla tuzlayla hiç bir zaman geri ödenmeyen demokrasi namına verilen sub-prime kredilerin çöküşüyle akp ve globalizmin balonları patlıyor… Artik o balonları genelkurmay gazıyla bile şişirmek mümkün diğil! Her zaman kendini iktidar ve varolanin eleştirel olmayan onaylanmasına adayan Kerem ve Ayhan gibiler yaklaşan devrim karşısında değişimin verdiği telaşı görüyorum: yavaş yavaş globalist merkeziyetçileğe karşı devrimci çeşitlilik kendi parametlerini koyucak ve şort giyip merkeziyetçiliğe oy veren keremin istemem yan cebime koy yoluyla akpci Ayhanın balonları patlıycak!
Tuncblake şöyle yorumlamış:
March 16th, 2009 at 1:36 am
Madem dogru yola donuyorsun diyerek ve herhalde devrim tartismasini ekonomik krizle daha mesru hale geldigini gordugunu varsayarak devam ediyim…
1-) Siyasal liberalizm (ya da demokrasi) öyle çok da matah bir rejim değildir. Siyasal liberalizmin ya da demokrasinin Batı memleketlerinde gördüğümüz örnekleri/ uygulamaları, kapitalizmin pençesinde, iyi sonuçlar vermemektedir.
Birinci cumleyle baslayalim: “Siyasal liberalizm (ya da demokrasi) öyle çok da matah bir rejim değildir.” Siyasi liberalizm ozgurlugun maximizasyonuda bir arac olarak dusunuldu o dusuncenin politik ismi olarak gelisti , dolayisiyla liberalizme yoneltilicek elestirel metod onu bu hedefin hayata gecirmedeki gucuyle olcmeli, her dusunce kendi en iyi oldugu alanda olculmeli seklinde bir ahlaki kodla hareket edersek. Burda siyasi liberalizmin iki vechesi var ele alinicak, bir; dusunsel olarak yani bir fikir olarak. Iki; bu fikirden yola cikarak yapilan uygulamalarin tarihsel bir analizi olarak (fikirle pratik arasindaki illiyet bagini verili kabul ediyorum).
Birincisi icin. John Stuart Mill liberalizmin ozgurlugun insan hakki olduguna inananlarin savundugu sey oldugunu one surup buna karsi cikanlarin insan hakki olan bir dizi ozgurluklere (ifade, hareket, yasama vs vs) karsi ciktigini one surmus. Dolayisiyla liberalizme karsi cikan insan haklarina da karsi cikmis addedilir seklindeki ideolojik dusunce siyasi liberalizmin mesrulastirilmasinda esas halka oluyor. Siyasi liberalizm bu insan haklarinin en guzel sekilde hayata gecirildigi sistem olarak bu haklarin anayasaya demirlenmesini savunuyor; bireylerin (birey burda buyuk harfle yazmak lazim) ifade dusunce orgutlenme ve tabiki mulk edinme ve mulkunu savunma/kullanma ozgurlugu… Bunlar yasal ve siyasal (ve kulturel!) olarak genisletilip derinletilmesini savunmus siyasi liberalizm (dedigim gibi bu en iyi ihtimalle!).
Teoriye agirlik verelim diyerek;
Bu teoride bir kac sorun var; bir; insan haklari evrensel beyannamesi mesruiyetini fransiz devriminden alirki hicte liberal bi hadise digildir o, iki birey ozerindeki vurgu metafizik agirliktadir yani birey bolunemez, devredilemez, mutlaktir siyasi liberalizmde, oysa ozellikle Durkheim la toplumsal freudla bolunebilir oldugunu goruyoruz bireyin buna bagli olarak tabi uc; siyasal liberalizm toplum kavramini tanimaz yani, bu kavram en iyi ihtimalle negatif sekilde ele alinir siyasi liberalizmin soyleminde, halbuki toplum kavrami (tartismayi dagitmamak icin uzatmiyim) kendinden belli onemli hatta en onemli merkezi ozgurluklerin dort; siyasi liberalizmin tarihinde mulkiyete karsi elestirel bir gelenek yoktur halbuki mulkiyeti (bedenin mulkiyeti haric) sahip olmayi bir ozgurluk olarak gormekte insan haklarini yaratan metafizik mantikla bir catisma vardir yani siyasi liberalizm tutarsizdir.
Pratigini fazla uzatmiycam cunku sen iyi ifade etmisin; Dolayisiyla evet: “Siyasal liberalizmin ya da demokrasinin Batı memleketlerinde gördüğümüz örnekleri/ uygulamaları, kapitalizmin pençesinde, iyi sonuçlar vermemektedir.”
Acikliycam nasil oldugunu…
Devami baska zaman.
Tuncblake şöyle yorumlamış:
April 15th, 2009 at 1:12 am
Liberalizm elestirisinde liberal siyasi soylemin nasil bir islevle pratiklendigi konusuna gelmisken…: Bu gun itibariyla Amerika Kubaya yonelik amborgalarin bir kismini kaldirdi. Dusun bu serbest ticaretin yilmaz savunuculari Kubaya karsi tam elli yildir surdurdukleri izolasyon politikasi hemde diasporadaki sagci kuba dostlari derneginin oz elestirisiyle iflas etti. Kuba yerinde duruyor ona karsi insan hakki karsiti (mesela Amerikadan Kubaya seyahat etmek hala yasak) politika yavas yavas dokuluyor. Liberalizmin ozundeki bireysel hak soyleminin nasil kapitalizmle birlikte aslinda ozgurlukleri kisitlamanin bir yolu olarak ise kosuldugunun bir ders kitabi ornegiydi kubaya karsi ABD’nin tavri. yillarca kolombiyadan Siliye nerde sagci diktatorluk varsa destekleyip kubaya seyahat hakkini ailelerin birlesme hakkini bile engelleyen insan hakki karsiti bir tavir sergilemek… Acaba ABDnin kuba oz elestirisi nihayet Keremede inecek mi? Yoksa, coken serbest pazar/milliyetci/dinci diktatorluk politikasina “e ne yapalim baska alternatif dusunemiyorum tadinda misin hala?”