Annem, “Biraz selenyum ye!” dedi.
May 9th, 2008 at 2:03 pm (Anlatı)
Yazan: Özgür Erbaş
Annem, ‘bilir ama ne bildiğini bilmez’ tiplerdendir. Ona göre bildikleri normaldir; herkesin bilmesi gerekenlerdir. Oysa onunla büyümüş olmama karşın, ne neleri bildiğini ne de tüm bunları nasıl bilebildiğini anlamışımdır.
Örneğin annem, psikolojik gibi görünen, hatta kimi zaman öyle olması umut edilen sorunların, kötü beslenmeden kaynaklandığına yürekten inanır. Hani, günümüzde “depresyondayım” demek, aslında “azıcık şefkate ihtiyacım var” demektir ya; işte bu anneme sökmez.
Örneğin, üniversitede final haftasındayız. Yaklaşık dört haftadır aynı sandalyeye tünemiş, yüksekliği boyuma yaklaşmakta olan külliyatı okuyorum. Dersten kaçmak için kendimi sokağa atamıyorum, vicdanım elvermiyor. Ben de salonun duvarlarını siliyorum ya da tuvaleti yirminci kez ovuyorum. Giderek beynimin daha yavaş çalıştığını fark ediyorum. Annem arıyor. Telefonda sesi gayet sakin, “Yavrucuk ne haber?” Benim vızırtılarıma karşılık listesinden bir demet sunuyor: Bu aralar biraz B vitamini almalısın. Magnezyum da iyi gelir. Sigarayı az iç. Az içemiyorsan C vitamini takviyesi yap, demir oksijeni bağlar, demiri de C vitamini.
Üniversite sınavları ve biraz daha evvelinden bu listenin Türkçesini öğrenmişim, hemen deşifre ediyorum. Kepekli ekmek ve yoğurt suyu. Muz. Yeşillikler, domates, ama mevsimindeyse.
Bu telefon konuşmaları genellikle ev arkadaşımın sınav haftası için eve kamp kurmuş annesinin “yemek hazır” seslenişiyle son bulurdu. İçimden, “Gelip iki tabak çorba yapma, sonra kimya cetveli sırala;” homurtuları yükselirdi. Ben ondan duygu isterdim, o aklını verirdi.
Dedim ya, annem ne bildiğini bilmezdi, ben de onun bana ne dediğini anlamazdım. Yıllar sonra annem kimya öğretmenliğinden emekli olup ilmini mutfağa aktarınca sohbetler daha da komikleşti. O vakte kadar anneannemin elinde olan mutfağımız, annemin laboratuarına dönüşmüştü. Anneannem hem kalesini hem de ilmini kaptırmıştı. Annem bol sulu sebze yemeklerinin vitaminleri öldürdüğünü söylüyor, anneannem “Kaç kişi doyacak bu yemekle sen biliyor musun?” diyordu. Annem makarnanın suyu süzülünce keratinin kaybolduğunu söyleyince -cümle aynen böyle- anneannem “Ben hamur gibi makarna yemem;” diyordu.
Bir akşamüzeri klasik çay saatimizde annem yumuşak bir sesle, anneanneme “Anneciğim, alüminyum tencerede limonlu yemek yapma, tepkimeye girince zehirleniriz;” deyince, anneannem sabırsızlıkla çevirdiği başparmaklarını birbirine dayayıp, “Uzatma Sacide! Hangi tencerede yapacağız onu söyle;” demişti. Kabul etmek gerek, ikisinin de işi zordu. Kendisinin, “Adetliyken turşuya el sürme, bozarsın;” öğütleriyle büyüttüğü kızı, ona tepkime diyordu, alüminyum diyordu…
Annem mutfaktaki çalışmalarını derinleştirdikçe, çevreden olumlu eleştiriler de almaya başladı. Bir arkadaşım kurduğu turşuya hayran kalıp nasıl yaptığını sorduğunda gayet sakin bir sesle “ozmoz” dedi. Kendimi yere atıp gülmekten kramp giren çenemi tutmaya çalışırken, annem şaşkın şaşkın bakıp “Sıvı akışı, ne var bunda!” deyince ben hepten tıkanıp kaldım. Sonunda nefes alabildiğim bir aralık anneme, turşunun teknik özelliğini değil, içine ne koyduğunu sorduğunu söylediğimde, “Ha, onu mu sordun; maydanoz, kereviz, sarımsak, nane, sirke…” diye sıralamaya girişti.
Geçenlerde, yine bir telefon görüşmesinde sesimin paslı çıktığını söyledi. Ben de zihin yorgunluğundan şikayet ettim. Final haftası reçetesini verince ben de Türkçesini sıralamaya koyuldum. Sonuna kadar bekleyip “biraz da selenyum ye” deyince, “Anne uranyum gibi, nedir ya selenyum!” diye çıkıştım. O da gayet sakin, “Kestane, kestane!” dedi. İçinden de “Cahil yavrum;” diye eklediğine eminim. Sonra reçetesini ayrıntılandırdı: En iyisi alıp haşlamak ya da fırında yapmak. Ama sokaktaki adamlardan haftada bir 250 gram alsan da olur.
Telefonda gülüştük, şimdi yaptığım gibi arkadaşlarıma da anlattım, ama ertesi gün elimde kestane kebapla büroya dönerken buldum kendimi. Nişantaşı sokaklarında elimde kestane yürürken aklıma üniversitede geçmiş benzer bir diyalog geldi. Annem yine reçete sıralıyor: Vücuttaki glikozun yüzde 85’i beyinde tüketilir. Zihinsel faaliyetin yoğun olduğu dönemlerde insanın canı daha çok tatlı ister. Nedeni budur.
Anneme evin altındaki tatlı dükkânının yarısını yediğimizi söylediğimde, “Bağlı şekerler almayın;” dedi. Ben de “Onun adı kazandibi, bağlı şeker değil!” diye isyan etmiştim. Annem yine beni ciddiye almayıp, kuru kayısı, kuru üzüm tercih etmemizi salık verip telefonu kapatmıştı.
Popularity: 20% [?]

nebahat duman şöyle yorumlamış:
May 27th, 2008 at 1:07 pm
Bayıldım annene, keşke benim de böyle bilimsel bir annem olsaydı.Övünmek gibi olmasın ama pek çok kimyacı böyle eeh bende kimyacıyım .Yalnız emekli olunca laboratuar yeri biraz ilginç.