İLMİHAL
March 27th, 2008 at 10:19 am (Memleket Meseleleri)
Yazan: Tuncblake
AKP’nin üniversitelerde türbanın serbest bırakılması amacıyla değiştirdiği anayasa maddesi, cumhuriyet savcısının, AKP’nin kapatilmasiyla ilgili düzenlediği iddianameye de girdi. Dolayısla, yorumumuzu, derli toplu halde yenileme ihtiyacı oluştu.
Bu tartışmanın çerçevesi, sadece, kadınların üniversiteye türbanla girmesi değil; onun ötesine geçen bir noktaya geldi. Yani, bu soyut tartışmaya giren bütün aktörler, argümanlarını kurarken, bu meselenin ötesinde konulara da referans vermeye başladılar. Böylece, tartışmanın bir sürü boyutu oluştu. Tekrar pozisyon belirliycek olursak:
1-) Hukuken, türbanla ilgili yasağı savunmak mümkün değildir.
2-) Siyaseten, bugünkü Türkiye’de, İslamizasyon’la ilgili geri kalan her politika gündemdeyken, türbanın serbestliğini savunmak, İslamizasyon ajandasının bir parçasıdır.
3-) Sosyolojik açıdan, türban bir sorundur. Toplumsal geri kalmışlıktan kaynaklanır ve bir baskı aracıdır. Kökü, Sümerler’e kadar giden bir yöntemdir.
4-) Psikolojik olarak (erkek bakış açısından), kadının, bir kişi olarak değil, bir seksüel nesne olarak algılanması sonucunda ortaya çıkar.
5-) Dinen, başı örtmenin bir vecibe oldugu kuşkuludur.
6-) Tıbbi açıdan, geçici görme kaybına neden olduğundan bile kuşku duyulabir!
Her alanda fetvayı verdikten sonra,tekrar, siyaseten mevzuyu irdeleyelim:
Özgürlükçü siyaset, türbanı, taassup ve dini baski yöntemleri ile bir arada ele almak zorundadır. Aksi takdirde, mesela camilerden ya da din derslerinden doğru, baskının ve gerici geleneklerin devam ettiği bir toplumda, türban serbestliğini bir özgürleşme olarak görmek mümkün değildir. Bu daha çok, sosyal düzeyde yaratilmiş dinci baskının alanını genişletmeye hizmet eder ve zaten de MHP ve AKP koalisyonu da (sicillerine bakıldığında) bunu amaçlamaktadır.
Dolayısla, türban yasağın siyasi emellere nasıl alet edildiğini (CHP de dahil) göstermek, çeşitliliği bir erdem saymaya karsı bir duruş değil, tam da, bu bilgeliğin tüketilmesini, sömürülmesini önlemeye çalışmaktır. AKP eliyle bu bilgeliği hayata geçireceğini, buna, AKP’yi destekleyip, CHP ve benzerlerine saldırarak ulaşacağını hayal edenler yanılmaktadır. Zaten, asıl gündem, pro/anti türban ekseninde değildir. Siyasi rolleri itibarıyla, devlet, bürokrasi ve AKP aynı cephededir. Aralarındaki ilişki diyalektiktir; bir aşamada karşıtken, başka bir aşamada birbirlerini desteklerler. Her kim ki bunlardan birinin ajandasını desteklerse (bilhassa şort giyerek :-P) aslında, öbürünün de ajandasına yer alan emellere hizmet etmektedir.
Özgürlüğün içi, bu şekilde ancak boşalır (”türban giyme özgürlüğü” buna iyi bir örnek). Zaten, baskıya yönelik eleştiri, artık, bir ölçüde ve özellikle de Batı dünyasında, çağ dışıdır. Bugün, asıl sorun, maniplasyon ve dolaylı baskı mekanizmalarını çözmektir. Kapitalizm, özgürlük talebini bastırmaktansa, onu maniple ederek işini görmeyi öğrenmiştir. Bu kabiliyeti sayesinde, çoğu yerde, feodalizmi ve monarşiyi ıskartaya çıkarmıştır. Zira, kapitalizm, siyaseti, bir yönetme sanatına dönüştürmüştür. Demokarsinin köklerinde ve geleneğinde de bu vardır (merak edenler, antik çağda Atina demokrasasinin nasıl işlediğini inceleyebilir).
Dolayısıyla, aklın araçsallaştırılmasına dayalı siyasete, ancak eleştirel bir varoluşla direnilebilir. Böyle bir tutuma yöneleceklerinse, bilhassa iktidar partilerini tavsiye etmesi, fevkalede kötü bir başlangıçtır. Eleştirellik mesafelenme ister; iktidar partilerinin ajandası, tesadüfi olarak, eleştirel düşüncenin “Doğrudur.” dediği şeylerle kesişebilir. O tür durumlarda bile, eleştirel akıl, madalyonun öbür yüzünü gösterir. Esasen, bu anti-siyaset de, bir siyaset etme biçimidir.
Sonuç: AKP kapatma davasının ötesindeki dünyayı GÖR!
Türbana devam ile: Türkiye’de, bir tür laiklik anlayışını merkeze alan, daha çok orta sınıflara dayanan, Batı’daki örneklere kıyasla daha totaliteryan, üçüncü dünyadaki benzerlerindense (özellikle Güney Amerika’yı kastediyorum) çok da farklı olmayan bir muhalefet partisi var (CHP). Buna karşılık, üçüncü dünyada, daha çok Endonazya’dan Mısır’a, İslam dunyasında benzerleri bulunabilicek (oradaki benzerlerinden daha ılımlı) bir de İslami parti var. AKP, merkez sağ değil, İslamidir; CHP de sol değil, Kemalisttir.
Elestirel akıl, bunları eleştirirken, gözünü budakdan sakınmamalıdır fekat enerjisinin ağirlığını, mutlaka iktidardaki partiye vermelidir. Hükümete alerji, hükmedenden hazzetmemek, eleştirelliğin bir göstergesidir!
Dolayisıyla, aslen, hedef tahtasına konması gereken, türbana karşı çıkan urbanın (”kentlilerin”) argümanları değildir!
Türbana serbestliği hayata geçiren aktorlerin etkilerinin ve amaçlarının analizidir; onların ajandası öncelikli olarak yorumlanmalıdır.
Kimileri diyebilir ki, Kemalizm de, bürokrasi aracılığıyla iktidarda. Öncelik vurgusu, dikkat edilirse, diyalektik bağlantı eleştirisinin içinde yapılmıştır. Şurası untulmasın ki, iktidar partisi, o bürokrasi tarafından yaratılmıştır (12 Eylül’den itibaren hızlanan islamizasyon, Tayyip ve ekibinin, kapatilan Fazilet’in nirasını alarak AKP’yi kurmaları, vesaire).
Sonuç olarak, bugünkü Turkiye’de, bu iktidarların (Kemalist bürokrasi de dahil) ajandalarından kurtulmanın ön koşulları şunlardır:
1-) Dini biliceksin ama dinsiz olacaksın (yani turbanı, estetik dışındaki nedenlerden ötürü takmaycaksın).
2-) Kemalizme eleştirel olacaksın; unutma 12 Eylül’ü Kemalistler yaptılar!
3-) Çoğunluktan hazzetmeyceksin; çoğunluğun argumanlarını sevmeyceksin.
4-) Kurumlara güvenmeyeceksin; bürokrasiden hazzetmeyeceksin.
5-) Siyasi ajandan olmaycak ama kapitalizmin ötesinde bir dünya kurulmasını, sosyal adaletin gerçekleşmesini, tutkuyla isteyeceksin.
6-) Çeşitliliği, çeşitlilik içinde birliği erdem sayacaksın.
7-) Varolan ve olması muhtemel her şeyi eleştireceksin.
Ey Müsluman din kardeşim, hey yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadı: Akıllı olacaksın.
Listeyle verilmis reçetelere karşı estetik bi alerjin olacak; estetik yenilik ve sıradışılığı seveceksin.
Ahkam kesenleri dinlemeycek; “Didaktik-taktik kabul edilemez.” diyceksin!
***
Popularity: 33% [?]

Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:
March 27th, 2008 at 12:49 pm
Hazret,
Doğrusunu istersen, bu son eserin, bende büyük bir düş kırkılığı yarattı. Türban tartışmasıyla genişleyen perspektif ve telefon konuşmalarımızdaki yapıcı havaya istinaden, şu fani dünyanın dertlerine derman olabilecek nitelikte, bereketli yeni mülahazalara yelken açacağımız umuduna kapılmıştım. Oysa, üzülerek müşahade etmekteyim ki, temel felsefi, siyasi ve etik tercihlerimiz arasında bir uçurum var ve bu uçurum, sağlıklı bir tartışma için gerekli olan asgari bir müşterek değerler zemini oluşturmamıza mani teşkil ediyor.
Somutlaştırmaya çalışırsam:
1-) Benim için, buradaki entelektüel faaliyetimizin asıl amacı, farklı toplumsal kesimlerin huzur içinde, nasıl bir arada varolabileceğini (peaceful coexistence), yaşayabileceğini araştırmakken, siz, mevcut çatışmanın/savaşın bir tarafı olmayı ve ötekini sindirerek, pes ettirerek, yok ederek çözüme ulaşmayı amaçlamaktasınız.
Şimdi, bu farklı amaçlar bağlamında bir orta yol bulunamayacağı, bana çok açık. Zira, uylaşmayı, oydaşmayı, uzlaşmayı öngören her türlü tefekkür, sizin için, savaşmak suretiyle elde etmeyi umduğunuz mutlak zaferi gölgeleyecek bir geri adım ya da taviz olarak kategorize edilmek durumunda.
Hal böyleyken, neyi tartışacağız?
(Yok, amacınızın ne olduğu hususunda yanılıyorsam, lütfen beni ivedilikle tekzip ediniz.)
2-) Siyaseti estetize etme girişimlerinizin, tümüyle sübjektif ve keyfi bir tabiata sahip olan estetik yargılarımızın, -siyasi/etik alana taşınarak- intersübjektivitenin ve aklın vazgeçilemez kılavuzluğuna ihtiyaç duyan toplumsal yargılarımızı yönlendirmesine cevaz verme çabalarınızın, birinci maddede ifşa etmeye çalıştığım çatışmaya dayalı çözüm arayışınıza -yangına körükle gitmek suretiyle- hizmet edeceği muhakkak. Lakin, aynı girişimlerin, benim barış içinde birlikte yaşama projemi dinamitleyeceği de çok aşikar.
Hal böyleyken, nasıl tartışacağız?
(”Türban mı güzeldir; mini etek mi? Top sakal mı güzeldir; çember sakal mı?” Bu mudur yani; gerçekten bu mudur?)
3-) Manifesto‘muzu ve Fildişi Kuleler yazımızı kaleme alırken, eleştirel düşünceyi yüceltmiş, kurumlara ve topluma dışarıdan bakmayı gerektiren (non-conformist) bir entelektüel duruşu savunmuş idik. Oysa siz, bunun tam tersine, iktidarı salt iktidar olduğu için, çoğunluğu salt çoğunluk olmasından ötürü eleştirmeyi yücelten anti-konformist bir alternatif manifesto ile çıktınız karşımıza. Araçsal aklın kritiğini yapmak gibi -görünürde- çok meşru ve elzem bir faaliyeti kendinize kisve/türban yaparak, aklı devre dışı bırakan, tepkisel, duygusal bir duruşun önünü açma gayretine düştünüz. Oysa anti-konformizm, teknik olarak, tıpkı sürü psikolojisiyle devinmek (konformizm) gibi ötekine endeksli, akıl dışı bir eğilimdir. Aydınlardan anti-konformist duruş sergilemelerini istemek, nerede görülmüş, nerede duyulmuştur? Benim bildiğim, bu yaklaşım, devrim yapmak için adam kafalamakta, kitlelerin mevcut düzene ya da iktidara ilişkin tepki ve hissiyatlarını maniple etmekte kullanılır.
Tavrınız böyleyken, biz nasıl tartışacağız?
…………………………..
İstanbul Komünü günlerimizi hatırlıyorum da, neredeen, nereye…
Tuncblake, bu siteye hayat verdiğimiz andan itibaren, giderek daha da anarşizan hale gelen bir kimliğe bürünmekte. İnşallah, bu zihinsel savrulma sürecinde, en kısa zamanda dibi bulur, oradan da (dip dalgalarına kapılmadan) tekrar ayaklarınızın üzerine basarak, aydınlanma projesine geri dönüş yaparsınız.
Aksi takdirde, korkarım ki, bırakın tartışmayı, iletişim kurmamız bile çok zor hale gelecek.
NOT: Türkiye’nin Geleceği adlı tartışmaya girişi ben yapacağım. Niyetinizi, savaşmaktan sevişmeye çevirir, aklı da yeniden kendiniz için bir kısıtlayıcı ve kılavuz telakki etmeye razı olursanız, buyurun, önümüze beyaz bir sayfa açıp, yeniden, insana yaraşır bir medeniyet projesi/ideali çerçevesinde tartışmaya çalışalım.
Tuncblake şöyle yorumlamış:
April 9th, 2008 at 9:48 am
Vay Keremoviç, görmeyeli Medine Vesikası ve Medeniyetler Diyaloğu olayalarına iyice bir yazılmışsın… Ne diyelim; maaşallah!
“Benim Co-existence Projem”… Bu nereden çıktı şimdi? Ben senin adil bir toplum, yani sosyalizm için mücadele ettiğini sanıyordum… Demek ki kapitalizmde barış içinde, bir arada yaşamak mümkün…
Kısaca şöyle sorayım: Marx öncesine mi dönmek istiyorsun? Ben, Marx’ın kapitalizm eleştirisinin gerisine gitmem, bir tartışmada. Yani, kapitalizmin kısır bir kriz ve savaş döngüsü olduğunu söyleyen Marx’tan bahsediyorum. Yok, eğer sen Hobbes, Rousseau, sosyal kontrat gibi 17.-18. yüzyıl burjuva, marx öncesi projelere yazılacaksan, ben de sana ilkel birikimden başlayarak, kapitalizmi anlatacak değilim. Dolayısıyla, hakikaten bir tartişma zor! Sen de beni hayal kırıklığına uğrattın: devrimci enerjisi bitmiş, varolanı olumlamak, ona kılıf uydurmak için uğraşan, toplumsal dönüşüm hedefini tamamen teslim etmis bir konzervatife dönmüşsün….
Tuncblake şöyle yorumlamış:
April 29th, 2008 at 1:29 am
Komondo Ayvazın Cenazesi ve bir Soru: Merhumu nasıl bilirdiniz?
Geçenlerde Ayvaz Gökdemirin cenazesi kalktı komondo ayvaz ve onun icraatleri hakkınde konusmıycam (zira daha kırkı çıkmadı) yalnız bir nokda var baslanğiç için söylenmesi gereken; Bu Ayvaz Azerbeycanda, Baba Aliyeve karşı girişilen darbe denemesinde vardı… Şimdi bunu bi kenara not edin ve fotografa bir bakın: Sağın bütün isimleri orda yanyana kimler: Demirel, Gül, Erdoğan, Çiller, Bahçeli…
Bu fotografa bakın hepsi bu komondo Ayvazin arkasindalar ve hep bir ağizdan iyi bilirrrdik diyorlar… Iyi bilirdik… Yani buna sağın ortak noktası diyebiliriz; bir ortak kişi hakkinin ödenmesi gereken bir dost diyebiliriz… Dermiyiz? Acaba Çillerle Demirelli yıllar sonra biraraya getiren sey nedir?
Tez:
Geçen seçim MHP ve AKP arsındaydı CHP o seçimlerde figüran rolü oynadi ve o seçim mücadelesi hala devam ediyor… Türkiyede Depremlere sebep olan şey sağın kendi iç mücadelesinde….
Açıkliycam… Yakında bu sinemalarda…