TARTIŞMA (4): Türkiye’nin Geleceği

ajandalar.jpg

Türban ekseninde laikliği irdelediğimiz tartışma, başlangıçta belirlediğimiz bağlamın dışına taşma eğilimine girdi. Biz de, bu gelişmeyi fırsat bilerek, yeni bir tartışma başlatmayı uygun gördük:
Türkiye’deki siyasi aktörlerin ajandalarında neler var? Türkiye’nin geleceğine ilişkin nasıl tasavvurlara, vizyonlara sahipler? Türkiye’yi nereye götürmek istiyorlar? Özgürlükler, yasaklar, liberalizm, muhafazakarlık, din, ideoloji, demokrasi ve laiklik gibi kavramlar üzerinden, bu sorulara yanıt aramak istiyoruz. Tabii, bireyler, vatandaşlar, yurttaşlar olarak, ülkemizin yarınlarına ilişkin kişisel beklentilerimizi de paylaşacağız.

Popularity: 30% [?]

3 yorum »

  1. Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:

    March 27th, 2008 at 7:37 pm

    Biliyorsunuz, son yıllarda yapılan pek çok araştırma, Türkiye halkının faşizan, zenofobik, homofobik eğilimlerini, giderek daha muhafazakar ve hoşgörüsüz hale gelmekte olduğunu ortaya koydu. Toplumsal dönüşümlerin ivme kazandığı anomik toplumlarda bu tür semptomların gözlemlenmesi, sosyoloji ilmine vakıf olanlar için zaten haber niteliği taşımayan bir durumdur. Türkiye’nin geleceğine ilişkin ahkam kesmeye başlamadan önce, bu fotoğrafı, masamızın üstünde, gözümüzün önünde bir yere koymanın elzem olduğunu düşünüyorum. Zira, niyet okumalar, tahayyüller, tasavvurlar, spekülasyonlar alemine doğru yelken açarken, -kaybolmamak açısından- bu resim bizim için çapa görevi görecektir.

    Acaba Türkiye’nin geleceğine yön verme imkanına sahip siyasi aktörlerin kafalarında nasıl bir Türkiye hayali var? Yapılanların, edilenlerin hatta söylenenlerin, dillendirilenlerin ötesine geçip, telepatik güçlerimizi devreye sokarak, kristal küremize yansıyanarı okurlarımızla paylaşmaya başlayalım:

    Her ne kadar, aşağıda, bir guruba dahil edilmiş kesimlerin zihniyetini monolitikmiş gibi algılamak kadar yanlış bir tavır olamazsa da, bu yazımızda, bu tür indirgemeci yaklaşımlardan kaçınmayacak, elimizi korkak alıştırmayacağız. Nasıl olsa, yaptığımız şeyin, bilimle uzaktan yakından alakası yok.

    1-) Dinciler, Dindarlar ve Muhafazakarlar Kanadı

    Bu kesimin mensupları da, -halkımızın ekseriyeti gibi- özünde fevkalade faşisttir. Sınırsız imkanları olsa, Türkiye’de, dine dayalı (üstelik de, İslam’ın yalnızca kendi inandıkları versiyonunu baz alarak) bir devlet yapılandırması oluşturmak isterler. Bizim dincimizin inşa edeceği rejim, İran’dakini bile mumla aratır. Öyle, kadınların ekseriyette olduğu üniversiteleri, meclisleri, şirketleri falan göremezsiniz. Çarşafın altına, şık, seksi kıyafetler giymeler, geçici imam nikahıyla görece özgür bir cinsellik yaşamalar… Geçeceksiniz onları. Müzik de yasaklanır, resim de, bilim de… Ulema sınıfının ilmi olur yalnızca, hayatımızı tanzim edeceğimiz kaidelerin üretim atelyesi.

    Bakkal, çakkal, küçük esnaf, yani ticaret ağırlıklı bir ekonomimiz, İslam birliğini hedefleyen bir dış politikamız olur. Akşamları TV karşısına geçip, Asr-ı Saadet’te Sahabe nasıl bir hayat yaşamıştıyı dinler dururuz. Şimdikinden daha da bol çocuklu, açlıktan kokan ağızlarına iki lokma kavurma ya da simit koyabilmek için Ramazan’ı ve kandilleri bekleyen ailelerimiz olur. Dincinin ütopyası post-moderndir. Asr-ı Saadet’in arabalı, cep telefonlu, çamaşır makineli versiyonudur.

    2-) Kemalistler, Ulusalcılar, Militaristler Kanadı

    Bu kesimin mensuplarının da faşistlikte eline su dökebilecek babayiğit kolay çıkmaz. Ellerine imkan verilse, Türkiye’de, bürokratik bir diktatörlük kurmak isterler. İstiklal mahkemelerini yeniden ihya ederek ne kadar muhalifleri varsa topluca darağalarında sallandırmak, en büyük fantezileridir. Onlar da, sokakta ya da evde neyin giyileceğini, neyin giyilmeyeceğini dikte ederler. Daha ziyade, Stalin dönemi Rusya’sını andırır memleket, bunların mutlak iktidarında.

    Nüfusun yarıya yakınının memurlardan oluştuğu, bin dereden su getirmeden adım bile atamayacağınız, fukaralıktan kırılan bir ülkeniz olur. Tam bağımsızlık psikozuyla, Sevr parayonalarıyla dünyayla olan siyasi ve iktisadi bağlarınızı nasıl koparabileceğinizi projelendirip durursunuz. Batı’lı emperyalistlerin tuzaklarından kaçabilmek için İran ve Rusya ile bir troyka oluşturmanın hayallerini kurarsınız. Ellilerin Amerikası’nı andıran uzun etekli, fötr şapkalı, ceketli, tayyörlü dolaşan bir halkınız olur (darağaçlarıyla, nüfus 15 milyon civarına indirilmiştir muhtemelen). Tamamen devletin güdümüne girmiş 3-5 radyo, televizyon ve gazeteyle, haftada bir devlet tiyatrosuna, operasına ya da balesine takılır, gül gibi yaşayıp gidersiniz. Tek partili, tek sesli, tek renkli siyaset sahneniz size yeter de artar bile. Zira, sorun yaratan tüm kesimler zaten yok edilmiş, ağrıyan başlar kesilerek siyasi sorunların ekseriyeti çözülmüştür.

    3-) Liberaller, Demokratlar, İşbirlikçiler, Hainler, Saflar (geri zekalılar) Kanadı

    Bunlara kalsa, maazallah memleketi satarlar! Şaka bir yana, bunlara fırsat verilse, AB’ye girmek, mevcut rejimi daha demokratik, daha laik ve daha özgürlükçü hale getirebilmek için paket üzerine paket çıkarırlar. Anayasayı ve yasaları, temel insan ve azınlık haklarını, hukukun üstünlüğünü, güçler ayrılığını, çoğulculuğu falan güvence altına almak için baştan aşağı değiştirirler. Ne kadar akıl dışı yasak varsa, hepsini kaldırırlar (türbanmış, ruhban okulu imiş, azınlık vakıflarıymış, Patrikhane’nin ekümeniklik sıfatıymış, misyoner şapelleriymiş, zorunlu askerlikmiş, 301′miş… Aman Allah’ım, yazarken bile tüylerim diken diken oluyor).

    Bu sütü bozuk liboşlar yüzünden Amerika, II. Dünya Savaşı’ndan sonra işgal ettiği Japonya ve Almanya’ya yaptığı gibi bizi öyle bir sömürür ki, bir de bakmışsınız, Türkiye de, dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri haline gelmiş.

    Hakikaten, düşünmek bile istemiyorum ama başladık bir kere… Çarşaflılarla üstsüzlerin, travestilerin falan yan yana dolaştığı çarşılar, pazarlar… İsteyen Kürtçe, isteyen Lazca ya da İngilizce konuşuyor… Devlet, bürokrasi küçültülmüş; yerel idareler güçlenmiş…

    Yok yok, daha fazla dayanamıyorum. Bir an önce uyandırın beni bu kabustan!

    ………………………………

    Bu kadar uçuş yeter de artar heralde. Gelin şimdi, yazının başında koyduğumuz çapamıza sarılıp ayaklarımızı yere basalım…

    Kimsenin kendi ütopyasını gerçekleştirmesi mümkün değil bu memlekette. Çünkü kimsenin sınırsız bir iktidara sahip olması mümkün değil. İçeride ve dışarıda, birbirini dizginleyen ya da dengeleyen güçler var. Yoğun bakımdan (komadan) bir türlü çıkamayan bir demokrasimiz, ekseriyeti faşizan, giderek daha da muhafazakarlaşan, eğitimsiz bir nüfusumuz var. Yani, ne yönetsel açıdan, ne insan kaynakları açısından, ne de siyasi/kültürel birikim açısından kendimizi buğday ambarındaki tavuk gibi hissedecek bir durumdayız.

    Mal bu… Kumaş bu… Bu kumaştan nasıl bir elbise çıkarılabilir? İşte asıl soru da bu…

    AKP, güçler dengesinin bir ürünüydü. 28 Şubat şamarıyla, bir kısım siyasi aktör ve kanaat önderi anladı ki, kadayıfın altını -kanlı ya da kansız- kızartmak mümkün değil bu ülkede. Aldığınız oy %90′a da çıksa, yedirtmezler size o kadayıfı. İslam devleti kurmak, tüm toplumu kendi inançlarınız doğrultusunda tahakküm altına almak mümkün değil.

    Bu bir kez anlaşılınca, bu gerçekle bir kez -zorla da olsa- yüzleşilince, başka bir sorgulama başladı: O halde, mümkün olan ne?

    “Yahu,” dedi birileri, “şu Allah’ın gavurunda bile daha fazla din ve vicdan hürriyeti var.” Bakıtlar ki, Avrupa’nın muhtelif memleketlerinde, Müslümanlar daha rahat, daha diledikleri gibi bir hayat yaşıyorlar. Çünkü gavurun devleti daha laik; daha az ceberrut; daha özgürlükçü.

    Bir zamanlar din farklılığı ekseninde Batı’ya nefretle bakan bu “dinci” kesimler, yeni bir proje için kolları sıvadılar. “Acaba Batı’nın uzattığı iple kuyuya insek, AB’ye girsek, hiç olmazsa kendi kitlemize, arzuladıklarına daha yakın bir hayat yaşatamaz mıyız? Şu ceberrut devleti küçültsek, Kemalistler’in zulmüne son versek, kendimize daha geniş bir hayat alanı açmış olmaz mıyız?”

    Bu yeni siyasi projeyi benimsemenin bedeli de oldukça ağırdı aslında. Düşman belledikleri, kitlelerine de öyle tanıttıkları gavurla barışmak, ondan icazet almak ve kitlelerine, “Yahu, bunlar o kadar da öcü değilmiş.” fikrini aşılamak zorundaydılar. Daha da önemlisi, toplumun tümünü kendileri gibi olmaya zorlamayı gerektiren, o totaliter, faşizan, düşlerinden vazgeçmek, çeşitliliği, çoğulculuğu kabullenmek zorundaydılar.

    Bu dönüşümler yaşanmıştır. İslami entelijensiya, önden, yeni siyasi içtihatlar üretmiş, fetvalar vermiştir bu doğrultuda. Teorik çalışmalar bile yapılmıştır. Asr-ı Saadet Dönemi’nden, demokratik, laik, barışçı bir birlikte yaşama projesine cevaz verecek belgeler, hadisler, kıssalar çıkarılmıştır (Medine Akidesi gibi).

    Batı da, bu yeni projeye çok sıcak bakmıştır. “Sen adam ol; sen doğru yola gel; ben tabii ki seni desteklerim.” demiştir.

    Benzer önemde bir destek ve kredi de, içeriden, liberal-demokrat aydınlardan gelmiştir. “Kardeşim,” demişizdir; “ben geçmişte ne dediğine, ne yaptığına falan çekerim süngeri. Gizli niyetlerini, ajandanı dahi sorgulamam. Yeter ki, sen bu yeni projen doğrultusunda bir yürü de görelim.”

    Nitekim, AKP iktidar olup da, kendisinden beklenmeyecek bir hızda, yeni proje (New Deal mübarek) istikametinde koşturmaya başlayınca, Batı da, bizler de şaşkına dönmüşüzdür.

    Ne yazık ki, iki gelişme, bu gidişatı ciddi biçimde sekteye uğratmıştır.

    1-) Batı, AKP’nin dansına ayak uyduramamış, kısa vadeli ve yerel siyasi hesapları yüzünden su koyvermiştir. “Adamlar bu hızda giderse, Türkie’yi 5-10 yılda almak zorunda kalırız. O zaman da, hazımsızlıktan çatlarız.” diyerek, ipe un sermeye başlamış, negatif söylemlerle hem AKP’yi, hem de halkı projeden soğutmaya koyulmuştur. Tabii, bütün bütüne projeyi patlatmamak için de, AKP’ye, kapalı kapılar ardında, “Siz bi topa basın; biz de münferit beyanlarla kimi aydınlardan gelecek baskıyı hafifletelim. Merak etmeyin, yine beraber yürürüz biz bu yollarda ama ağır ağır…” demişlerdir.

    2-) CHP bünyesinde konsolide olan kesimler (asker-sivil bürokrat tayfası, yargı mensupları, akademisyenler, devletten geçinen kara düzen yanlıları, kendini devletin sahibi sanan derin su balıkları, dip dalgacıları, eski solcu ama her daim faşistler vs.), AKP’nin batılılaşma eksenli yeni projesiyle dehşete düşmüş ve topyekün bir Kurtuluş Savşaşı başlatmışlardır. Karşı devrimi durdurmak için Kuvayi Milliye reenkarne edilmiş, ucu Ergenekon Destanı’na kadar uzanan korkunç bir sürece girilmiştir. Siyasi münakaşalar, bunalım doğuracak şekilde, rejim, hatta devletin, ülkenin bekaa sorunu kisvesi halinde, halkın görece eğitimli ve bu yüzden de daha gerici kesimlerinin tüketimine ve yeniden üretimine sunulmuştur.

    11 Eylül’ün yarattığı islamofobik konjonktürün de tesiriyle İnsan Hakları Mahkemesi’nden de beklemediği tokatlar yiyen, yerel yargı organlarının ve askeriyenin müdahaleleriyle iyice kıskaca alınarak hareket alanı daraltılan AKP, haklı olarak, bir ümitsizlik, çaresizlik okyanusuna doğru sürüklenmektedir.Hem evlendirilip hem de hadım edilen bir erkek gibi, iktidardayken iktidarsızlaştırılmanın travmalarını yaşamaya başlamış, yeni anayasa girişimi akıl almaz bir direnişle püskürtülmeye çalışılınca, palyatif ve parsiyel çözümler üretmeyi deneyerek durumunu daha da zorlaştırmış, hatta içinden çıkılmaz hale getirmiştir.

    …………………………………

    Bugün için, ikinci kurtuluş savaşını kimlerin kazanacağı belli değildir. Belli olansa, ülkenin, -galibi kim olursa olsun- bu savaş yüzünden çok ağır bedeller ödemek zorunda kalacağıdır.

    AKP’nin yeni projesi, biz liberaler için, hayal bile edemeyeceğimiz güzellikte bir fırsattı, ülkenin önünde çıkan. Zira, halkının ekseriyeti faşizan ve muhafazakar eğilimli, demokrasisi komadan çıkamayan geri bırakılmış bir ülkede, liberallerin iktidara gelmesi asla mümkün değildir. Daha fazla özgürlük talebi olmayan bir halkın sırtından ona giydirilmiş ateşten gömleği çıkarmak bizim ipsilon diye nitelenecek miktardaki gücümüzü çok aşar.

    Dolayısıyla bu ülke, liberalleşmek ve demokratikleşmek için dışsal faktörlere, dış güçlere (Batı’ya, AB’ye) muhtaç durumdadır. İç güçler, iç aktörler, iç dengeler, asla, kendi başlarına, liberalleşme/demokratikleşme rotasına girmezler; giremezler.

    Dışarıdan bu yönde baskı olmadıkça, AKP, kendi başına, özgürleşme doğrultusunda hiçbir adım atamaz. Zaten, bu hususta, olan hevesi de de kursağında bırakılmıştır. Yukarıda anlatmaya çalıştığımız konjonktürel faktörlerden ötürü AKP’ye verilen mesaj, “Kardeş, kusura kalma; sen Müslüman bir memleketsin. Senin Müslüman’ına, biz burada kendi Müslüman azınlığımıza verdiğimiz kadar özgürlük ve hareket alanı veremeyiz. Bizim istediklerimizi yapsan da böylee, yapmasan da. AB’ye girsen de böyle olacak; girmesen de.” şeklindedir.

    Maalesef, AKP’nin bu patlatılan projesi dışında, ülkenin önünde, başka bir özgürlükçü/demokrat proje ya da iktidar alternatifi bulunmamaktadır. Bu yüzden, AKP’nin projesinin patlatılmasının bedelini de, hep birlikte, ülkemizin geleceğini karanlıkta bırakmayı sürdürerek ödeyeceğiz.

    Orhan Veli’nin pek sevdiğimiz bir şiirini anımsadım:

    Handan hamamdan geçtik,
    Gün ışığındaki hissemize razıydık.
    Saadetinden geçtik,
    Umuduna razıydık.
    Hiçbirini bulmadık,
    Kendimize yeni hüzünler icat ettik.
    Yoksa, yoksa biz bu dünyadan değil miydik?

    (NOT: Ezberen yazdım. Yanlışım olmuşsa, rahmetlinin ruhu beni affetsin ve sevenleri de tashih göndersin.)

    Diyeceğim o ki, bizim özgürleşme hayallerimiz zaten bir başka bahara, bir başka yüzyıla kalmış gibi görünüyor. Hiç olmazsa, dua edelim de, ikinci kurtuluş savaşı, kanlı bıçaklı sokak çatışmalarına dönüşmesin; darbelerle taçlandırılmasın, arada…

    ***

  2. ilhan şöyle yorumlamış:

    April 25th, 2008 at 8:44 pm

    yazmaya devam…

    BU KADAR ALANI BOŞ BULAN SOROSculara inat yazmaya devam..

    Ne yaptılar sana dostum KEMALİSTLER eğer onlar olmasıydı senin adın ya YORGO olacaktı. Yada MİKAİL ama kesin boynunda bir istavroz olacaktı.

    Şu anda yazdığın ama pek sevmediğin TÜRKÇEYİ kullanamayacaktın ki- zaten sen bu durumdan da memnun değilsin-yani senin yitireceğin çok şey olamaz-

    İstiklal Mahkemelerinde kaç kişi asıldı sence var mı elinde somut bir rakam…
    Peki ABD ci 12 Mart ve 12 Eylül faşizm koşullarında kaç kişi asıldı kaç kişi işkence tefahlarında öldürüldü. Kaç kişi KAYBOLDU…
    iŞTE SENİN abilerinin yaptıkları …

    Ayrıca Stalin dönemi Rusya’ya (İdeolojik ağabeylerinde ayni dili kullanıyordu) Sovyetler Birliği doğrusu olacak…
    Yani o kötü birer pratik olan reel sosyalizm örneklerinde sokaklarda insanlar yatmıyordu.
    İnsanların en temel gereksinimleri devlet tarafından karşılanmıştı. Gelecek kaygıları yoktu ve tek tip giyiyorlardı Ama giyiyorlardı.
    Senin gibi havyar ve viski içemiyorlardı Ama hepsi yiyordu azda olsa..
    Son not: Bu siteyi sevdim AB-D’cilerin kol gezdiği bir site…

    artık arada sırada uğrar dip notlar bırakaırım. Haaa tabii arkadaşların ne kadar demokrat olduklarınıda pratik olarak göreceğim bakalım benim görüşlerime ne kadar hoşgörülü yaklaşacaklar…
    EEE FETO cu değiliz Apocu değiliz ABD’ci AB’ci değiliz
    Kemalisttiz ya bakalım neler olacak…

  3. Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:

    May 6th, 2008 at 1:45 pm

    Evet, doğrudur: ilhan gibilerin ağabeyi, pek büyük Türk düşünürü Hulki Cevizolğlu’nun tabiriyle, ben bir sorospu çocuğuyum.

    Niye? Açık toplum istediğim için. Totaliter, otoriter rejimlere karşı çıkıp siyasi liberalizmi, insan haklarını ve özgürlükleri svunduğum için… Zira, ilhan ve ağabeylerinin gözünde, bunları savunmak, işbirlikçiliği ve vatan hainliğidir.

    Şecaat arz ederken sirkatin söylemekten kendini sakınamayan kıptimiz, pek muhterem sanal ilhan Efendi, bu son yorumunda da, zeka seviyesini ve birikimini sergilemeyi sürdürmüş.

    Daha önce, “Türkiye’deki Dinler Arası Savaş” yazımda da değindiğim üzere, Mustafa Kemal’in kendi fikriyatı ve icratıyla, kendisinin ölümünden sonra türetilen, uydurulan ve kemalizm adı verilen ideolojiyi özdeşleştirme, özdeşmiş gibi gösterme, ardından da kemalizm adı altında ırkçılığı ve faşizmi vaaz etmeye çalışma, ilhan gibilerin klasikleşmiş propaganda taktikleri arasında yer almakta.

    Böylelikle, kemalizmi eleştirenlerin karşısına, Mustafa Kemal’in fikriyatı ve icraatıyla yanıt vererek hedef saptırabileceklerini sanıyorlar.

    Bre densiz, bre ahlaksız! Kemalizmi eleştirmek, ne zamandan beri Kurtuluş Savaşı’nı eleştirmek oldu? Kemalizmi eleştirenler arasında, Kurtuluş Savaşı’nın yapılmasına da karşı çıkan bir tek kalem var mı? Bir tek yazı, bir tek satır gösterebilir misin?
    ……….

    Türkçe’yi sevmekten, kullanmaktan dem vurmuşsun. Bre cahil, şu yukarıda yazdıklarına bir bak bakalım (gerçi baksan da göremezsin); ilkokulda iyi bir Türkçe öğretmenine denk gelmiş çocuklar bile Türkçe’yi senden daha iy ve daha doğru kullanıyor. Ben Türkçe’ye aşığım. Sen sevmesen de olur, yeter ki doğru kullanabilsen…
    ………..

    Benim gibi sorospu çocukları ne zamandan beri 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü savunur oldu da sen beni, darbeleri ve darbecileri savunanların benim ağabeylerim olmakla itham ediyorsun? İstiklal Mahkemeleri’ni eleştirince, otomatik olarak 12 Mart ve 12 Eylül’ü savunmuş mu oluyoruz? 12 Mart ya da 12 Eylül’de daha fala sayıda insan öldürülmüşse, İstiklal Mahkemeleri temize mi çıkmış oluyor; kıyaslama yoluyla ehveni şer haline mi geliyor?

    27 mayıs’ı da özellikle çıkarmışsın iftira listenden? Ha, senin zihniyetine uygun düşen darbler yapıldığında, onlar devrimci mantıkla mübah ve makbul müdahaleler haline geliyorlardı, değil mi? Unutmuşum…

    Sovyetler Birliği dönemine (utanmadan bir de benim tabirlerimi düzeltiyor; tereciye tere satmaya kalkarak kendini böyle rezil edeceğine git, içinde yaşamakta olduğun cinneti tedavi ettirmeye çalış) ilişkin yazdıklarını bilahare, yeni yazımda ele alacağım.
    ……………

    Demek bu siteyi pek sevdin… Psikotik sabuklamalarını kusmak için, henüz çok kirletilmemiş yeni bir yer bulduğun sanrısına mı kapıldın hemen?

    “……. bakalım neler olacak…” diye sormuşsun. Be nsöyleyeyim sana neler olacağını:

    Hızını alamayıp, peş peşe üç sabuklamayı, yorum niyetine göndermişsin. Toplumumuzun maalesef önemli bir kesimindeki akıl tutulmasının ulaştığı boyutları sergilemek, kimlerle ve nelerle uğraştığımızın bir kez daha belgelenmesi amacıyla bunları yayınladık. Eh, cevaplarını da aldın; daha da alacaksın.

    Lakin, sana tanıyacağımız ifade hakkı buraya kadar. Bundan sonra, hezeyanlarını, bizkackisiyiz.com’larda ve benzeri binlerce sitede, kendin gibilerle paylaş dur… Biz, sizin fevkalade örgütlü sanal cerahat okyanusunuzda, küçücük bir adayız. Sintinenizi, başka sulara bırakıp, birbirinizi zehirlemeyi, kin ve nefretinizi keskinleştirmeyi dilediğinizce sürdürün.

    Maaşallah, zombiler gibi, hep, hastalık bulaşmamış, görece sağlıklı bireylere dadanmayı seviyorsunuz.

    Biz nasıl sizin çöplüklerinize gelip sizi sorospu çocuğu, işbirlikçi ve vatan haini yapmaya çalışmıyorsak, siz de bizim hürriyet adamıza gelip, buradaki özgürlük ortamını sömürebileceğinizi sanarak, bize ırkçılık ve faşizm propagandası yapmayın. Bunları kemalizm adı altında yapıyorsunuz diye kanacak, yutacak halimiz yok.

    Irkçılığa ve faşizme geçit yok burada kardeşim. Sadece, arada böyle ortaya alır, meydan dayağı çeker bırakırız.

    Hadi, şimdi ense traşını görelim. Uğurlar ola…

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın