ODTÜ’den Kaçışım
March 11th, 2008 at 8:05 am (Mahrem)

Yazan: Kerem Kandemir
Çok emin değilim ama sanıyorum lise ikinci sınıftaydım. Pek çok ergen gibi, annemle sorunlar yaşıyordum. Zaten yatılı okuduğum için, hali hazırda parçalanmış/eksilmiş aileme (sekiz yaşında yetim kalmıştım zira) ziyadesiyle yabancılaşmış durumdaydım ama ne gariptir ki, hafta sonları iki günlüğüne olsun, cennet mekanı evimize (orman fidanlığında, müstakil bir lojmanımız vardı) gidip annemle ve kız kardeşimle karşılaşmak bile bana fazla geliyordu. Olabildiğine uzaklaşmak istiyordum, ailemin geri kalanından. Çünkü babanız öldüğünde, annenizin de içinde bir şeyler ölür. Çünkü babanız öldüğünde, anneniz de ölür… Annenizden yerini alan nevrotik varlık da, sizi hayatının merkezine oturtur; sizin dolayımınızla yaşama dönmeye çalışan bir zombi haline gelir.
Sıradan ergenlik sorunlarımla sizi daha fazla sıkmayayım. Özetle, İstanbul’dan kaçmak istiyordum. Üniversiteyi, başka bir şehirde okumalıydım ama nerede? Tayinlerle dönbaş olmuş her memur çocuğu gibi, ben de genç yaşımda, memleketimin hemen her yerini görmüş, Anadolu’nun muhtelif vilayetlerinde yaşamıştım. Dolayısıyla, taşraya gitme düşüncesi, beni hiç ürkütmüyordu o yıllarda. Ankara bile ürkütmüyordu…
O dönemde, ODTÜ’yü ziyaret etmek bizim için bir maceraydı. Üç arkadaş, yanlış anımsamıyorsam trenle Ankara yollarına düştük. Tevfik Efendi’nin (o zamanlar, büyüyünce Kürt Sorunu’nu çözeceğini bilmiyorduk, tabii. Fizik alimi falan olacak sanıyorduk). Onun, bizim abilerden (Daçkalılar için abilik-kardeşlik bilinci, ölene dek devam eder) ODTÜ’de okuyan tanıdıkları vardı. Onlar yardımcı olacaklardı, kampüsü gezmemize. Mursi kardeşimle ikimiz, geceyi iyi bir otelde geçirdik (benim aklı evvelliğimle, şarap yerine vermut alarak, onu halıya dökerek, muslukları açık unutup odanın su basmasına yol açarak, çok kısa bir zaman dilimine, epey bir rezillik sığdırmayı başardığımızı anımsıyorum).
Ertesi gün, Tevfik Efendi’yle buluşup, ODTÜ’ye gitmek üzere bir otobüse bindik. Daha bir yıl öncesinde, Oxford’un o ünlü üniversitelerini epey arayıp da bulamamıştım. Neden sonra, aradığım binaların şehrin içinde, şehirle bütünleşik olduklarını fark etmiştim. Dolayısıyla, ODTÜ kampüsüne ulaşabilmek için uzun bir otobüs yolculuğu yapmak beni biraz tedirgin etmişti. Uzatmayayım, kendimizi geniş bir kapının önünde bulduk. Orada inip, yürüyerek devam edeceğimizi sanmıştım ama öyle olmadı; otobüse bir asker bindi ve kimlik kontrolü yapmaya başladı. Şaşkınlığım iyice artmıştı. Yanlış anlaşılmasın; 12 Eylül dönemi değil. Sıkıyönetim falan da yok. 1986 falan… Askere, durumumuzu izah etmek hiç kolay olmadı. İstanbul’dan geldiklerini iddia eden üç lise öğrencisi, niye ODTÜ kampüsüne girmek istesindi? Gitti, kapıdaki kulübede birileriyle konuştu. Ardından, üçümüzü otobüsten indirdiler. Bir dizi telefon konuşması yapıldı, birileriyle. Sanıyorum, bizim o abiler sokuldu devreye.
Nihayet, kampüse alınmıştık. Onca meşakkatin ardından, gördüklerime inanamıyordum. Keleş denebilecek, uçsuz bucaksız açık alanlar ve öbek öbek, çirkinlik abidesi bir takım beton binalar. Sıvasız, boyasız, gri beton görüntüsü… Biliyorum, şimdi o durumda değil. Zavahir kurtarılmış, en azından.
Her neyse, ODTÜ maceramıza ilişkin aklımda kalan son şey, kampüsün içinde bir jandarma karakolunun bulunduğunu öğrenmemdi. Bu kadarı yetmiş de, artmıştı bile bana. Annemden kaçayım derken, ODTÜ’ye tutulmuştum. Tarifsiz bir hayal kırıklığı içinde, kaçış rotamı, gerisin geriye, İstanbul’a çevirdim.
***
Yediğim ODTÜ darbesiyle, kelimenin tam anlamıyla dağlımıştım. Öylesine muhteşem bir lisede okuyorduk ki, “Lise böyle bir yerse, kim bilir, üniversite nasıl bir şeydir.” şeklindeki tasavvurlarımın, ÖDTÜ ziyaretimizin ardından, eşekten düşmüş karpuza dönmemde ciddi bir payı olduğunu düşünüyorum.
Kısa bir süre sonra, beklentilerimi asgariye indirmiş vaziyette, bu kez Boğaziçi Üniversitesi’ne bir sorti yapmaya karar verdim. İstanbul’un daha yeni yeni azgınlaşmaya başlayan trafiğinde, oldukça kısa sayılabilecek bir şehiriçi yolculuğun ardından, yine kendimi büyük bir kapının önünde buldum. Lakin, bu kez, içeri girmekte hiç zorlanmadım. Kimseye bir şey söylemem gerekmeden, elimi kolumu sallayarak, yokuştan aşağı süzüldüm. Beni karşılayan Boğaz manzarasını betimlemeye çalışmayacağım bile. Gidin, kendi gözlerinizle görün. Sonra, Robert Kolej döneminden kalma, sarmaşıklarla bezenmiş, o tarihi taş binalar… Yeşillikler, korular, başka Boğaz manzaraları… Olimpik havuzlar, tenis kortları… Benimkisi, Cehennem’den kaçıp karşısında Cennet’i bulmaktı, hilafsız. Gerçi, kendisine ölüm gösterilmiş birinin sıtmaya razı olması gibi, ODTÜ’nün ardından, muthemelen, beni İstanbul Üniversitesi falan da ziyadesiyle keserdi ama yani bu da ne böyle? Oxford falan halt etmiş!
Zevahiri bir tarafa bırakıp muhtevaya dönersek… İlgimi çeken bölümlerin fakülte binalarını buldum. Bölüm sekreterleri nedense çok yardımcı oldular bana (oysa üniversitede okurken, onlara ulaşmanın aslında ne kadar da zor bir şey olduğunu öğrendim, tabii). Dört yıl boyunca okutulan derslerin dökümünü, bilgisayar çıktısı olarak verdiler elime (yıl 1986; unutmayın). Sınava daha yıllar vardı ama ben tercihimi o gün yapmıştım.
***
Tüm bunları, ODTÜ’lü dostlarımı gücendirmek ya da kıskandırmak için yazmıyorum elbette. Geçenlerde, ODTÜ’lü öğretim üyelerinin hazırladıkları alternatif türban bildirisini duyup, üstüne de o bildiriyi hazırlayanlaardan birinin NTV’deki bir açık oturumda yaptığı konuşmalar anımsattı bana, kısa ODTÜ maceramı. “Ne alaka?” diyeceksiniz, haklı olarak. Anlatayım:
O yaşlarda da ziyadesiyle farkındaydık, BÜ’nün bizim için bir “özgürlük adası” olduğunun. Başka üniversitelerde, ülkenin geri kalanında olup bitenlerin, adamızı kuşatan baskının, taassubun, geri kalmışlığın, içselleştirilmiş faşizmin falan hep farkındaydık. Dolayısıyla, bizimkisi, uyanarak sonlanmasını hiç istemeyeceğiniz bir düş gibiydi.
Adamızın bahçelerinde öpüştük; koruluklarında seviştik. Öğlen havuzdan çıkıp atletimizle, şortumuzla derslere girdik. Joint çekip, amfilere, ellerinde kanyak takviyeli çay bardaklarıyla gelenler de oldu; kantin panosuna, yattıkları erkeklerin listesini, karne şeklinde asanlar da…
12.000 kişilik öğrenci ordusunun profilini çıkarmaya çalıştığınızda, karşılaşacağınız çeşitliliğin bir benzerine başka bir popülasyonda rastlayabilir misiniz, bilemiyorum. Koç’un, Sabancı’nın çocuğu da oradaydı, Sudan’dan, gelen zınçı da (benim ırkçılık kompleksim yok; ben kara deriliye “zınçı”, çekik gözlüye “çınlı” derim. Rahatsız olan, “politically incorrect” bulan varsa beru gelsin)… 25 Kuruş’a kantinden çay içemeyeni de oradaydı; son model otomobili için okulun otoparkına yıllık 700 Lira bayılanı da… Kürdü, çerkezi, Lazı… Hepimiz oradaydık.
Spor salonundan bozma 4. Yurt’ta, Diyarbakırlı bir çocukla tanışmıştım (sevgili dostum, yıllar önce rahmetli oldu). O zamanlar, “Biz ortalama on çocuk yapapağız; siz iki. Yirmi yıl sonra, nüfusumuz sizi geçecek.” tezini savunmaktaydı. Onunla, yurdun mescit olarak kullanılan küçük bir odasında, Marx’ın diyalektiğini, Freud’un fallus objesini yüksek sesle tartışırken (hatta, tartışmalarımız teybe kaydedilirdi), hemen yanımızda, başka arkadaşlar saf tutup namaz kılarlardı. Bir gün olsun, “Biraz alçak sesle konuşun.” bile demedi kimse. Bir ara, tartışmalarımızı dinlemek isteyen ve o küçük mescit odasına ayakta, balık istifi sığamayan (biz oturuyorduk; önümüzde de masamız, çayımız kahvemiz olurdu) o kadar çok insan olmuştu ki, ricalarını kıramayıp, tartışmalarımızı, yan taraftaki büyük çalışma salonuna taşımak zorunda kalmıştık. Hatırlıyorum; evrim kuramı üzerine yaptığımız sohbetlerin ünü Adnan Hoca’nın kulağına kadar gitmiş; bizi madara etmesi için Mimar Sinan’dan dört kişilik parlak bir ekibi üzerimize salmıştı.
Kendi içine kapanmış bir gurup bulamıyordunuz. Türbanlı kızları, Hot Kutür giyinmekten aşağısı kurtarmayan züppe fıstıklarla kol kola dolaşırken görürdünüz. Kantinde, aynı masaya oturup muhabbet ettiğiniz insanın gazoz fabrikaları sahibi babası da olurdu; Kuzey Irak’taki kimyasal saldırılardan kaçıp Kanada’ya sığınan karedeşi de. Her görüşten, her inançtan, her ırktan insan, kavgasız, dövüşsüz, bir arada, isteyerek yoğun bir etkileşim içinde yaşıyorduk. O çeşitliliğin, o çoğulcu yapının boyutları hakkında size sağlıklı bir fikir verebilmek için binlerce örnek sıralamam gerekir.
Feminist olduğum için, onların kulüp toplantılarına katılmak istiyordum. Hiç ağzımı açmadığım halde, bir süre sonra, erkekleri toplantılarına almamaya başladılar. Gayrı-resmi Öğrenci Derneği toplantılarında, söz sırasının size gelmesi için saatlerce beklemeniz gerekebiliyordu. Çünkü solun sayısız fraksiyonu, dünyayı kurtarmak için yarış halindeydi. Biz de, mecburen, kendimize bir uluslararası ilişkiler kulübü kurduk. Çok kısa bir süre sonra, kıçı kırık kulübümüzün konferans davetlerine, cumhurbaşkanları, başbakanlar, yasaklı siyasetçiler falan icabet eder oldu.
Paraşütle atlayanlar mı istersiniz, dağa tımananlar mı… Kürek takımına girmek için çırpınanlar mı; Tiyatro Kulübü’ne kabul edilebilmek için ideolojik birikim yapmaya çalışanlar mı…
Ortodoks Marksisttim o zamanlar da. Sovyetler çöktüğünde, batan geminin malları, Beyazıt Meydanı’nda kurulan pazara düşer olmuştu. Sudan ucuza, çok güzel bir teleskopik dürbün aldığımı anımsıyorum. Bir de, üzerinde orak-çekiç amblemi olan, iri tokalı bir asker kemeri… O kemer belimde, çok dolaştım, özgürlük adamızın bahçelerinde, koridorlarında. Hocaların odalarına da girdim; derslere de. Bir Allah’ın kula da çıkıp “Kardeşim sen ne yapıyorsun?” demedi.
Kendi bölümümde, en yakın dostlarımdan biri İran versiyonu Siyasal İslamcı’ydı. Bir gün, yurt odalarına davet etmişti beni. Odaya, duvardan duvara kütüphane yapmışlardı. Hayatımda ilk kez gördüğüm dini külliyatın hemen yanında, okuyup okuyacağım, görüp göreceğim ne kadar siyasal literatür örneği varsa, raflara dizmişlerdi. Nadiren o günkü gibi bir utanç duygusu altında ezilmişimdir. Onlar beni anlamak için benim dünya görüşümü şekillendiren ne varsa okumuşken, ben onların fikriyatını yansıtan eserlerin adlarını bile duymamıştım. Odadaki, değişik sınıflardan altı çocuk da, üniversiteye birincilikle girmişlerdi ve hepsi de double-major yapmaktaydılar.
Benim gibi, kantin duvarları için mücadele veren sol fraksiyon üyeleri gibi, onlar da takiye yapmıyorlardı. Herkes biliyordu kim olduklarını, ne düşündüklerini, Türkiye ve dünya için gelecek tasavvurlarının neler olduğunu… Kürt öğrencilerle bir “Barış Komitesi” kurmuştuk. Barış sağlanana kadar, kimse dağa da çıkmasın; askere de gitmesin kararı alınmıştı. Elbette, gençlik yıllarının naiflikleri tüm bunlar. İfade özgürlüğümüzün eriştiği genişliği anlatabilmek için yazıyorum, yalnızca.
***
Belki kendi gözlerimle görmeseydim, içinde yıllarca yaşamasaydım, dinsel, ideolojik, sınıfsal, ırksal ya da kültürel açıdan bu denli uç noktalarda yer alan, birbirinden bu denli uzak ütopyaları olan insanların, barış içinde ve özgürce yaşayabileceğine inanamazdım.
Düşünüyordum da, ODTÜ’den kaçmasaydım, acaba ben de, türban yasak kalsın diye bildiri yayınlar mıydım? Orta Kantin’in çay fiyatını boykot etmek yerine, kampüs içine McDonalds açılamasın diye Molotof kokteylleri fırlatsaydım, yine aynı insan olabilir miydim?
İnanıyorum ki, benim orak-çekiç amblemli kemerle okula girdiğim o yıllarda, türbanlarını çıkarmaya zorlanmadan okuyabilen, psikolog, sosyolog ya da mühendis olan kızlarla, bugün de, birbirimizin özgürlüklerine, yaşam alanlarına müdahale etmeden, kan dökmeden, huzur içinde yaşayabiliriz.
Ama hayır! Zulmün, savaşın, faşizmin egemenliğini ilan edebilmesi için, bizim gibilerin aradan çekilmesi, böyle, site köşelerinde parazit yapmaması gerekiyor. Ötekini tümüyle yok etmeden ya da tümüyle sindirip pes ettirmeden durmak istemeyen, mücadeleyi gerçek anlamda savaşa dönüştürmek isteyen, kinle, nefretle, kan davası güden, intikam dışında ruhlarındaki çalkantıyı dindiremeyecek hale gelmiş kitleler var.
Biz ılımlılar, liberaller, demokratlar falan… Aradan çekilsek de, onlar da, rahatça işlerini görseler. Rabinler, Ghandiler, Buttolar, Haririler öldürülmeli ki, Papadopulaslar, Denktaşlar, Miloseviçler, Haniyeler, Bin Ladinler, Ahmedinejadlar gökyüzünü tamamen karartabilsin; insanlık için zerre kadar umut kalmasın.
Biz aradan çekilelim, susalım da, “Başörtülü gelen öğrencinin kağıdını farklı değerlendiririm.” diyenler konuşsun. “İstiklal Mahkemeleri’ni yeniden kuralım.” diyenlerin mesajları parazitsiz yayılsın.
Faizin haram olduğuna inanan bir öğrenci, ya ileride iktisat profesörü olursa, diye ödümüz kopsun (kızsa bu öğrenci, türbanını vesile edip üniversiteye sokmayalım; erkekse çaresizlik içinde dizlerimizi dövelim) ama fizik profesörü olduğu halde,- on yıldır termodinamik dersi okuttuğu halde- icat ettiği devri-daim makinesini tanıtsın diye televizyona çıkarılan laik, Atatürk ilke ve inkılaplarına gönülden bağlı hocalarmızı kimler, neden ve nasıl profesör yapmış, hiç düşünmeyelim (emekli generallerimiz de, mesela, aynı dönemde, ERKE projesinin lansmanında boy göstersin).
Roma hukukuna küfreden öğrenci, yarın karşımıza hakim olarak çıkmasın diye türban yasağına dört elle sarılalım da (nasıl engel oluyorsa artık, türban yasağı bunlara… Sihirli yasak mübarek; vehmettiğimiz her şeyi engelleyebiliyor), yasada, açıkça ve gereksizce yazmasına rağmen, -eleştiri kapsamındaki ifadeler suç teşkil etmez denmesine rağmen- “Her ne kadar bunlar eleştiri kapsamında olsa da, ben bunlara ceza vermeden yapamam.” mealinde gerekçe yazan hakimler, o cezaları onaylayan yargıtay üyeleri, laikliğin ve cumhuriyetin sarsılmaz bekçileri oldukları için, “Onların kestiği parmak acımaz.” nasıl olsa diye düşünüp, başımızı yastığa içimiz rahat koyalım.
Kendilerini bir savaş hali içerisinde görenlerin, “Düşmana yapılan her şey mübahtır. Ya biz ya onlar. Varolma mücadelesi bizimkisi” rasyonalizasyonlarıyla, çifte standartlılığın, ahlaki düşkünlüğün, şerefsizliğin, onursuzluğun ve faşizanlığın her biçimini hak görmelerine (ama yalnızca kendilerine, tabii) , aman çıkıp da benim gibiler laf etmesin. Bırakalım, şerefsizlik alsın başını gitsin.
“Üniversitede gerici hocalara karşıyım….. gericilerin yüksek öğrenim görmelerine ve bu sayede yükselmelerine de karşıyım.” diye haykıralım (çözüm yine türban mı, orasını anlamak da mümkün değil. Acaba, üniversiteye giriş sınavlarında, gericiliği-ilericiliği ölçen sorular da mı sorulsa? Münafıklığın, takiyenin önüne nasıl geçilebilir, o da bir muamma) . Mesela Teziçlere ya da başörtülü gelecek öğrencilerin kağıtlarını başka türlü değerlendirerek onların yükselmelerini engelleyecek öğretim üyelerimize alkış tutalım; “Allah sizi başımızdan eksik etmesin; bu ülke sizlerin sayesinde gericilerin eline geçmeyecek inşallah.” diye düşünelim ama bu arada, kimse de bize, çıkıp, “Yahu işte bu tavır, bu zihniyet, tam da faşizmin ağa babasıdır.” demesin. Niye? Biz faşizan zihniyeti iliklerimize kadar içselleştirmiş olmaktan esef duymayalım da, birilerinin bunu yüzümüze vurmasından rencide olalım. Hatta, -gemi azıya almışız ya bir kere- onların uzmanlık alanına giren konularda, cehaletimizin verdiği cesaret ve olanca densizliğimizle, ne faşizanlıktır, ne otoriter tutumdur, bu kavramlar birbirinden nasıl ayrılır, nasıl yerli yerinde kullanılır falan… Onlara ders vermeyi de ihmal etmeyelim, arada.
Hatta, en güzeli, zihnimizi psikotik bir hezeyana kaptırıp, “Asıl sen faşistsin!” diyelim; olsun bitsin…
Madem öyle, ben de buradan ilan ediyorum artık: Benim gibi düşünenlere, faşist denir; sizin gibi düşünenlere ise, en hakiki mürşitin ilim olduğuna inanan, laikliğin ve cumhuriyetin vageçilmez, ayakları öpülesi, otoriter bekçileri denir.
Ne mutlu, demokrat olmadan da , liberal olmadan da, laik olmayı becerebilenlere. Ne mutlu, “Faşist değil, otoriterim.” diyebilene.
Ne mutlu, psikozun özgürleştirdiği zihinlere…
Hakikaten de, -Redbull’u bilmem ama- psikoz kanatlandırır…
Popularity: 45% [?]

ahmedi mursi şöyle yorumlamış:
March 13th, 2008 at 5:50 pm
Dostum Kerem,
Ortak anılarımızdan yaptığın derleme için sana minnetarım. Geçmişe böyle bakıldığında ayrı bir tad alıyor insan.
Müsaade edersen altına bir imza da ben koyayım.
Pınar Elmasoğlu şöyle yorumlamış:
May 13th, 2008 at 11:03 am
Kerem’i okuyunca ben de düşündüm; insanın zihninin, aklının fikrinin ve hatta bedeninin daha en taze olduğu o yıllarda nasıl bir ortamda yaşamış-okumuş olduğu, sonraki hayatını ve hayata bakışını nasıl da belirliyor, değiştiriyor..
Acaba ben de Boğaziçi Üniversitesi kız yurdunda türbanlı arkadaşlarımızla çekirdek çitleyerek kimin kafasında türban var kimin yok zerre kadar düşünmeden, hatta bunu neredeyse görmeden, yemekhane özelleştirilmesin de herkes aynı yemeği yiyebilsin boykotu hakkında konuşup sonra da sabaha karşı iki kapısında sevgilileri tarafından yurt kapısına bırakılan kızların öpüşme ve koklaşmalarını seyreylemek, bazen de aynı durumda seyredilmek yerine başka bir üniversitede polis kontrolü altında yaşasaydım şimdi başka türlü biri mi olurdum?
Kesinlikle.
Gece sabaha karşı ikide, beşte, yurda sevgililerimiz tarafından bırakılırken Vezneciler kız yurdu korkumuz vardı bizim. Acaba gece onda üzerimize kapılar kilitlense, soyadı tutmadı diye arkadaşımız bizi kapıdan anons ettiremese, kilitli kapılarda kimlik kontrolü yapılsa şimdikinden başka biri mi olurdum? Kesinlikle.
Kerem’in yazısı ne güzel olmuş. Ben de şimdiki gibi biri olmama katkısı olmuş insanları, mekanları, sınıfları, bahçeleri binaları hatırladım yeniden..
Sevgiler herkese.
Pınar Tanboğa Seferoğlu şöyle yorumlamış:
June 20th, 2008 at 8:54 am
Kerem abi, tamam Boğaziçi’nin güzellikleri tartışılmaz ama ODTÜ’de güzeldir bazen hem de çok. Ne de olsa gençliğimiz geçti orada…İstanbul’da solumuş insanı iç anadolu’nun baskıları, yassakk hemşerim anlayışı şaşırtır bir anlam veremez, ama buralarda bazı konularda çok daha özgür olabilir insan. Terk edilmişlikten, ilgisizlikten çok şey kontrolsüz yaşanıverir,güzeli de acısı da. Benim okuduğum yılların ODTÜ’sü çok gizemli bir kadındı, sana bir seferlik gidişinde hiçbir şey çaktırmamış. Tanısan severdin.