Laiklik Meselesi

laiklik01.jpg

Yazan: Ayhan Ulusoy

Etimoloji

“Laik” ve “laiklik” sözcükleri bize Fransızca’dan girmiştir.

Laik sözcüğü Fransızca “laïc” ve “laïque” diye yazılan iki sözcüğün karşılığıdır.

Laïc” Latince “laicus“‘dan, o da eski Yunanca “laikos” sözcüğünden gelmektedir. Orijinal anlamı “halktan olan, halka ait olan” dır. İlk önceleri (12. ve 13. yüzyıllarda) Katolik kilisesinin kendi içinde çalışanlardan din adamı olmayanları ayırt etmek için kullanılmıştır. Daha sonraları halk arasında da “din adamı olmayan” anlamında kullanılagelmiştir.

Laiklik” ise Fransızca “laïcité” sözcüğünün karşılığı olarak dilimize girmiştir. “Laïcité“, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı yönetim biçiminin adıdır. “Laïque” ise bu sistemle yönetilen devletler için, ve genel olarak dinî etkilerden arındırılmış kurumlar için kullanılan sıfattır (”école laïque = laik okul”, “état laique“= laik devlet gibi). Bizdeki “laik” sözcügü daha çok bu fransızca “laïque” sözcüğünün karşılığı olarak girmiştir.

Fransızca’da, şimdilerde pek kullanılmasa da, bir de “laïciste” sözcüğü vardır (ki bu İngilizce’ye de “laicist” şeklinde girmiştir). Bu da “laiklikten yana olan kişi” anlamına gelen sıfat veya isimdir. Bunu Türkçeye “laisist” veya “laikçi” diye çevirebiliriz. Yalnız şunu da ifade etmeliyiz ki son yıllarda Fransızca’da bu sözcük pek kullanılmaz olmuş, bu anlamda bile yerine “laïque” sözcüğü kullanılagelir olmuştur (ki bu da tabii Türkçe’ye “laik” diye çevriliyor).

Bu, son zamanlarda yaşamakta olduğumuz kavram karmaşasına bir ışık tutmuştur umarız.

Evet, görüldüğü gibi devletler de laik (”laïque“) olur, insanlar da laik (”laïc“) olur. Yalnız, kendi başına “laik kişi”, din adamı olmayan kişi anlamındadır. Bu anlamıyla da Türkçe’de pek kullanılmaz. Laik bir sistemden yana olan kişi için ise, “laisist” veya “laikçi” demek daha doğrudur. Ancak, kabul etmek gerekir ki, “laik” sözcüğü Türkçe’de “laisist” yerine de kullanılagelir olmuştur.

Bir de daha sonraları dilimize girmiş “seküler” ve “sekülerite” sözcükleri vardır. Bunlar da sırasıyla dünyevî ve düyevîlik anlamlarındadır. Bu sözcükleri, bazı istisnaları olsa da, daha çok toplumlar ve kültürler için kullanmak daha isabetli olur kanısındayız.

Kısa Tarihçe

Osmanlı imparatorluğu, yaygın kanının aksine, en azından son dönemlerinde şer’î kanunlarla yönetilmiyordu. Tanzimat’la (1839) birlikte yavaş yavaş şer’î kanunların uygulandığı alanlar kısıtlanmış; bu, imparatorluğun son dönemlerinde aile hukukuyla sınırlı hale gelmişti. Yani bir bakıma, Osmanlı, özellikle Tanzimat’tan sonra, gitgide daha dünyevileşmiştir. Zaten tarihinin hiç bir döneminde de tam anlamıyla bir teokrasi olmamıştı.

Ankara’daki meclisin kabul ettiği 1921 teşkilat-ı esasiye kanununda, ne laiklikle ilgili, ne de devletin resmi dinine ilişkin bir madde yoktu. Ancak, 1923 yılında gerçekleştirilen bir değişiklikle, “Türkiye devletinin dini, din-i İslam’dır” şekilnde bir değişiklik yapıldı. 1924 anayasasında da bu aynen korundu. Tâ ki 1937 yılında, anayasaya CHP’nin altı oku konuncaya kadar (”Türkiye Devleti, Cumhûriyetçi, Milliyetçi, Hâlkçı, Devletçi, Laik ve İnkılâpçı’dır“).

1961 anayasasının 2. maddesi, “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve ‘Başlangıç’ta belirtilen temel ilkelere dayanan, millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir” şeklindeydi. 1982 anayasının 2. maddesi de “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” şeklindedir ve bu madde “değiştirilemez” maddeler arasındadır.

Tanım

“Laiklik” ilkesi 1937′den beri anayasamızda yer aldığı ve 1982′den beri “değiştirilemez” ilkelerden biri olduğu halde, ne anayasamızda ne de yasalarımızda laikliğin tanımı yapılmamış, bu durum her kafadan bir ses çıkmasına, ve en basit olaylarda bile laiklik üzerine heyecanlı tartışmalar çıkmasına neden olmuştur.

Biz de, bu kakafoniye katılıp, kendimizce doğru olan “laiklik” tanımını yapacağız. Umariz ki bu tanım, toplumca kabul görür.

Laiklik,

  • Dinin devlet işlerine karışmadığı;
  • Devletin din işlerine karışmadığı ve bütün dinlere ve dinsizliğe karşı eşit mesafede durduğu;
  • Din ve vicdan hürriyetinin, tüm dinler için (dinsizlik de dahil), teminat altında olduğu;
  • İnsanların dini inançları veya inançsızlıkları nedeniyle ayrımcılığa maruz kalmadığı;
  • Dinin siyaset tarafından istismar edilmediği

yönetim biçimidir. “Laik” bir devlet de bu yönetim biçiminin hakim olduğu devlettir. “Laisist” insan, devletin bu şekilde yönetilmesine taraftar olandır. Buna kısaca “laik” de denilmesi dilde kullanılagelir olmuştur.

Bugünkü Durum

Bugün itibariyle Türkiye Cumhuriyeti, her ne kadar bu anayasayla güvence altına alınmış gibi gözükse de, gerçek anlamda laik bir devlet değildir.

Bir kere din ve devlet işleri birbirlerinden tamamiyle ayrılmış değildir. Başbakana bağlı bir Diyanet İşleri Başkanlığı ortada durup dururken, Türkiye’nin dört bir köşesine Cuma hutbeleri bu idari merciden dağıtılırken, ve Camilerin imamları devlet memuru statüsündeyken bu ayrımın gerçekten var olduğunu iddia etmek biraz güçtür.

İkincisi, her ne kadar Türkiye’nin anayasal olarak resmî bir dini yoksa da, pratikte Sünni-Hanefi İslam neredeyse bir devlet dini şeklinde vatandaşlara empoze edilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığının yapısı, ilk ve orta öğretimde din derslerinin (ki bunlar belirli bir dinin belirli bir yorumunu öğretmektedir) mecburi olması bunun bir kanıtıdır.

Üçüncüsü, Türkiye’de pratikte gerçek manada din ve vicdan hürriyetinin olmayışıdır. Alevilerin ve diğer azınlıkların maruz kaldıkları baskı, ve hatta çoğunluk dinine mensupların maruz kaldığı kılık kıyafetle ilgili kısıtlamalar, dinlerin, mezheplerin, tarikatların özgürce ve alenen organize olamamaları, ayinlerini açıkça yapamamaları bunun en güzel örneklerini teşkil ediyor.

Dördüncüsü, yaşadığımız ortamda apaçık partizanca yaklaşımlar gözlenmekte, şu veya bu hükümetin kamu hizmetlerinde, şu veya bu inanca mensup insanları tercih edebildiği görülmektedir. Bu, dinin devlete bir müdahalesidir ve gerçek laiklikte yeri yoktur.

Beşincisi, Türkiye’de bazen siyasi partilerin, oy kazanmak uğruna, din duygularını istismar edebildiklerini, söylemlerini dini temalar üzerine kurabildiklerini görüyoruz. Bu, laik bir sistemde tolere edilemeyecek bir tavırdır. Dinin siyasete alet edilmesidir ve laik bir demokraside böyle tutumların yeri yoktur.

Altıncısı, apaçık bir şekilde imam-hatip liseleri yoluyla devletin din adamı yetiştirdiğini görüyoruz ki bu da hem devletin dine bir müdahalesi, hem de dinin devlete bir müdahalesidir.

Bütün bunlar göz önüne alındığında Türkiye’de laikliğin gerçek anlamda yaşanmadığını görüyoruz. Zira laikliği bu şekilde tarif eden bir tane bile ülke yoktur dünyada. Cumhuriyetimizin kurulduğu yıllarda örnek aldığımız, dünyadaki en katı laiklik tariflerinden birine sahip Fransa bile birçok açıdan bu tabloyla bağdaşmayacak bir şekilde yaşıyor laikliği. Anayasalarında olmasa bile pratikte büyük ülçüde laik olan ABD, Almanya, İngiltere gibi ülkelerde de yok böyle uygulamalar.

Nasıl Olmalı

Öncelikle laikligin tanımında gördüğümüz gibi, din ve devlet işleri birbirinden tamamen ayrılmalı. Ne din devletin işlerine burnunu sokmalı, ne de devlet din işlerine burnunu sokmalı.

Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti herkesin din ve vicdan hürriyetini (dinsizlik dahil) sonuna kadar korumakla yükümlü olmalıdır. Tabii ki herhangi bir dinin mensupları da, diğer vatandaşlar gibi, laik devlet kanunlarına aynen uymalı, bu çerçevede suç işlerlerse devleti karşılarında bulmalıdır.

Tükiye Cumhuriyeti, bütün dinler ve bunların tüm yorumlarına eşit mesafede durmalıdır. Dinsizlik de (ateist ve agnostik gibi değişik varyantlarıyla) güvence altına alınmalıdır. Devletin tercih ettiği bir din veya mezhep olmamalıdır.

Devlet, herhangi bir dinin işlerine şu veya bu şekilde burnunu sokmamalıdır. Herhangi bir dine, mezhebe veya tarikata para yardımı da yapmamalıdır. Bunların din görevlilerinin maaşlarını da tabii ki ödememelidir.

Aşağıda daha ayrıntılı bir şekilde anlatıldığı üzere, Diyanet İşleri Başkanlığı tamamen kaldırılmalıdır.

Devlet okullarında din öğretimine son verilmeli, ancak bu, aşağıda ayrıntıları verildiği gibi bir takım denklik koşullarını yerine getirmek koşuluyla, özel okullarda serbest olmalıdır. Devlet, özel okullara mali yardım yapmamalıdır.

Tarikatlar ve misyonerlik faaliyetleri serbest bırakılmalıdır.

Kılık kıyafet, genel ahlâk kuralları saklı olarak, kamu çalışanları dahil (üniforma giymesi gereken birkaç meslek hariç) her yerde serbest olmalıdır.

Kimlik kartlarında “din” hanesi olmamalıdır. Devlet, vatandaşlarının dinini kayıt altında tutmamalıdır.

Dinî azınlık vakıflarının, şu veya bu şekilde kanun veya yargı yoluyla da olsa esasen haksızca el konulmuş malları iade edilmeli, gelecekte bu vakıfların mal edinebilmeleri yasayla teminat altına alınmalıdır.

Cem evleri de ibadet yeri olarak sayılmalı, Alevilere karşı diğer ayrımcı yaklaşımlardan da vazgeçilmelidir.

Diyanet İşleri

Diyanet İşleri Başkanlığı tamamen kaldırılmalıdır. Devlete bağlı bir din hierarşisinin laiklikte yeri yoktur. Dini kontrol etmek, devletin görevlerinden biri olmamalıdır. Ayrıca bu kurum, şu anki haliyle devletin, resmen olmasa da bir dini olduğu anlamına geliyor.

Din örgütlenmesi, diğer sivil kuruluşlar gibi dernek ve vakıflar aracılığı ile olabilmelidir. Tabii bunlar kendi aralarında çeşitli federasyonlara gidebilirler. Yerel dernekler, kendi din adamlarını tayin edebilmelidir. “Müftü” gibi rütbelerse federasyon aracılığıyla tayin edilebilir. Bu oluşumların ortaya çıkabilmesi için üç yıl kadar bir geçiş süreci tanınmalı, Diyanet İşleri bu sürenin sonunda lağvedilmelidir.

Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması devlette kadro sorunlarına neden olacaktır. Malum, imamlar şu anda devlet memurudurlar ve kazanılmış bazı hakları vardır. Yukarıda sözü geçen üç yıllık süre, bu konuda da yardımcı olacak, bazı imamlar devlet memurluğundan istifa ederek sivil derneklere geçebileceklerdir. Kalan imamlardan on yıldan fazla hizmet vermiş olanları erken emekli edilmeli, geri kalanlarsa, eğer hala devlet hizmetinde kalmak istiyorlarsa, başka hizmetlere kaydırılmalıdır.

Bir başka zorluk da, camilerin mülkiyetinde yaşanacaktır. Her ne kadar Türkiye’de camilerin bir kısmı vakıf mülkiyetinde ise de, yanlış bilmiyorsak devlet mülkiyetinde de camiler mevcuttur. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasıyla bu bir sorun olacaktır. Önerimiz, bu mekanların, gelecekte kamu yararına amaçlar dışında kullanılamamak şartıyla, oluşacak dernek ve vakıflara para karşılığı devridir. Tarihî eser statüsündeki mekânlar, devletin mülkiyetinde veya korumasında kalabilir. Bunların yalnızca kullanım hakları devredilebilir.

Eğitim

Laik bir ülkede devletin kendi okullarında hem de mecburi din dersi vermesi şaşılacak şeydir. Bu dersler tamamen kaldırılmalıdır.

Devletin kendi okullarında imam ve hatip yetiştirmesi de kabul edilebilir bir şey değildir. İmam-hatip liseleri de üç yıllık bir geçiş süreci sonunda kaldırılmalıdır. Meslek okulu öğrencilerinin yaşadıkları katsayı problemi de giderilmelidir.

Özel ilk ve orta öğretim okullarında din ve ahlak dersi verilmesi yasak olmamalıdır. Özel kesim, herhangi bir dinin ögrenimini öğrencilere verebilmelidir. Ancak, bu okulların diploma denkliğinin tanınması için devlet bazı koşullar koymalıdır:

  • Eğitim bakanlığının çekirdek müfredatındaki zorunlu derslerin verilmesi;
  • Haftalık toplam ders saatinin belirli bir düzeyi aşmaması;
  • Din ve ahlak bilgisi derslerinin seçmeli olması;
  • Okulların öğrenci alırken dinsel ayırımcılık yapmaması;
  • Özel okulların da MEB müfettişlerinin denetimine açık olması.

İlk iki koşul sayesinde, pratikte din ve ahlak derslerinin toplam verilme süresi, haftada birkaç saati geçmeyecek şekilde ayarlanabilir.

Bundan başka, devlet, hiçbir şekilde özel okullara mali yardım yapmamalıdır.

Ayrıca, Türkiye lise bitirme sınav sistemine geri dönmelidir. Bu sınavlar Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenmeli, içlerinde de din ve ahlak bilgisi soruları olmamalıdır. Yalnız, ünversite yerleştirme sınavında üç yıla kadar bir yere yerleşebilen öğrenciler otomatikman lise bitirme sınavını da geçmiş sayılmalıdır. Böylelikle yaşanabilecek bazı ters durumlar önlecektir. Lise bitirme sınavları sayesinde özel okullar da normal müfredatı gerçekten takip etmek zorunda kalacaklardır.

Yüksek öğretimde ise devlet üniversitelerinde teoloji (ilahiyat) fakülteleri olmamalıdır. Vakıf üniversitelerinin ilahiyat fakülteleri açabilmelerine izin verilmeli, ancak buraların YÖK tarafından diploma denklikleri, müfredattaki diğer derslerin (özellikle sosyal bilim) ağırlığına bakılarak verilmelidir.

Kılık Kıyafet

Üniversite ögrencileri için kılık kıyafet, yüz açık olmak şartıyla, tamamen serbest olmalıdır. Bu, din ve vicdan hürriyeti nedeniyle olduğu gibi, kamu hizmetlerinden yaralanmada eşitlik ilkesine göre de böyledir.

Kamu sektörü çalışanları için de, meslekleri bir üniforma gerektiren branşlar hariç, kılık kıyafet, genel ahlak kurallarına uyduğu ölçüde ve yüz açık kalmak şartıyla, tamamen serbest olmalıdır. Özel düzenleme gerektiren mesleklerin başında hakimlik, savcılık, doktorluk, hemşirelik, askerlik, ve polislik gelmektedir.

İlk ve orta öğretimde ise devlet ve özel okul ayrımına gidilebilir. Devlet okullarında, zenginlik-fakirlik ayrımı gibi nedenlerle üniforma zorunluluğu sürdürülebilir. Özel okullar ise, kendi isteklerine bağlı olarak, ya devlet okullarında uygulanan kılık-kıyafet yönetmeliğine uyar veyahut kılık-kıyafette serbest olabilirler.

Tarikatlar, Mezhepler, Misyonerler

Her türlü tarikat ve misyonerlik faaliyeti, din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde, serbest olmalıdır. Bunlar, diğer sivil toplum örgütleri gibi dernekler ve vakıflar aracılığı ile örgütlenebilmeli, yönetimleri ve faaliyetleri gizli değil açık ve şeffaf olmalıdır.

Devlet, bu gibi kurumların hesaplarını denetleyebilmeli, kar amacı güdülmediğini ve yolsuzluk yapılmadığını tespit edebilmelidir.

Vakıflar aracılığı ile özel okullar (ilk, orta, yüksek) açılabilmeli, ancak bunlar yukarıda “eğitim” başlığında bahsettiğimiz şartları yerine getirmelidir.

Devletin “tanıdığı” veya “tanımadığı” din ayrımı olmamalı, her türlü din, mezhep ve tarikat, yenileri dahil, serbestçe faaliyetini sürdürebilmelidir. Ancak, tabii ki bu faaliyet suç teşkil edecek şekilde olmamalı, olduğu durumda devlet gerekli önlemleri almalıdır.

Popularity: 53% [?]

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın