<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress/2.3.1" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>
<channel>
	<title>Comments on: Türkiye Geri Kalmış bir Ülke midir? Bölüm 1: Okuma-Yazma</title>
	<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/14/okuma-yazma/</link>
	<description>Eleştirel Düşüncenin ve Sanatın Mabedi</description>
	<pubDate>Fri, 29 Aug 2008 09:19:05 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.3.1</generator>
		<item>
		<title>By: Ergün Özkan</title>
		<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/14/okuma-yazma/#comment-317</link>
		<dc:creator>Ergün Özkan</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 06 Apr 2008 15:58:29 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/14/okuma-yazma/#comment-317</guid>
		<description>Sayın Ekrem Düzen, Türkiye'nin geri kalmış bir ülke olup olmadığıyla ilgili yazınızda,  " ...ama uzman kişinin... daha sonu oluşturulmadan cevap vermeye girişmesi başlıbaşına bir araştırma konusudur." diyorsunuz. Katılıyorum elbette. " Bir ülkenin geri kalmışlığının ölçüsü nedir ?  Okur yazar nüfusun yüzdesi mi, yoıksa soru sorabilen ve bu sorular hakkında... enine boyuna konuşabilen insanların varlığı mı ? " diye soruyorsunuz. Size gene katılıyorum. O yazınızla ilgili olduğunu düşündüğüm, felsefece bir bakış açısıyla, düşüncelerinize yaklaşmayı denemeye çalışacağım :

             FELSEFENİN VE FELSEFİ KAVRAMLARIN KÜLTÜRÜMÜZDEKİ YERİ

       Bir tarihte, Prof. Taylan Altuğ'un 'Dile Gelen Felsefe' adlı kitabıyla ilgili olarak, Betül Çotuksöken'in bir değerlendirme yazısı yayımlanmıştı.(Cumhuriyet Kitap Eki. 16 Ağustos 2001)   Önce o yazıdan, -Taylan Altuğ'un kitabından almış olduğu- bir alıntı : " Felsefi düşünce, Türk Dilinin kendi iç biçiminden doğmamıştır. Bu dilin gerçeklik ilgisinde, soyut-tümel olarak kavram boy vermemiştir. Son ikiyüz yıldır çözmeye çalıştığımız temel kültürel sorunumuzun somut-tikel ile, soyut-tümel arasındaki kapatılamaz mesafede kilitlenip kalmasının nedeni belki de budur."   Böyle diyordu Prof.Altuğ..
             Bu konuda bir rastlantı olarak, Nermi Uygur'un ' Türkler nasıl düşünüyor ? '  başlıklı bir yazısını okumuştum. Orada Nermi Uygur, Almanca ve Türkçe'deki kimi sözcükleri karşılaştırıyor; onlara somutluk soyutluk görüngesinden bakarak canlı, ilginç örnekler veriyordu:  " Almanca karşısında Türkçe, Türkçeye özgü düşünme biçeminin somutluğuyla göze çarpar. Türkçe sözcük gömüsünün en büyük bölümü somut, gözle görünüp elle dokunulan; algılamaya yatkın düşen; yaşama dünyasını yansıtan sözcüklerden meydana gelmiştir." diyordu. ( Kültür Kuramı. Nermi Uygur YKY  sayfa 46. 1996)   Kitabının bir başka yerinde de, "  Bu aşırı kolaylık, hiçbir güçlükle karşılaşmayan bu dilsel olanak; Almanca konuşana soyut düşünme olanağı, yani tek tek gerçek nesnelerden sıyrılmayı sağlar. Türkçenin buna benzer olanağı yoktur." diyordu. ( AGY S: 59)
         Sayın Altuğ  kendi kitabının girişinde soruyor : " Varoluşumuzu içinde gerçekleştirdiğimiz dilimizde felsefe nerede duruyor ? " diye.
Onun savından kalkarsak, Laiklik, demokrasi, birey, yurttaş, ethik, cumhuriyet, hukuk, adalet kavramları nerede duruyorsa, o da orada duruyor diyebiliriz.

                         DİLİMİZDE  'NEDEN' ve 'SONUÇ' KAVRAMLARI 
     
           Bir örnek olsun diye dilimizdeki 'Neden' kavramını ele alalım. Bu kavram, felsefe sözlüklerinde şöyle açıklanıyor: " Bir şeyi etkileyen, oluşturan, doğuran- etkinin bağlılaşık kavramı; gerçek etkilere ve değişmelere yol açan etkileme.('A B nin nedenidir' dendiğinde, 'A'nın var oluşu, B'nin var oluşunun nedenidir' denmek istenir."  (Bedia Akarsu. Felsefe Terimleri Sözlüğü) 
 Dilimizde,dolayısıyla kültürümüzde, 'Sonuç' kavramına göre, 'Neden' kavramının daha soyut ve daha tümel nitelikli olduğunu, dolayısıyla felsefe'nin bir konusu olduğunu öne sürebiliriz.   'Neden'i  tartışmak, ya da 'Neden'i düşünmek, bir bakıma felsefece düşünmektir. Başka deyişle, soru sormaktır. Soru sormak, ussal çıkarsama mekanizmalarını, derinlemesine düşünmeyi harekete geçiren en önemli zihinsel etkinliktir.. Ve  bir kavram olarak da, dilimizde soyut-tümel niteliklidir 'Neden' kavramı.
  Kültürümüzde, bir kavram olarak, ya da işlevsel olarak 'Neden'in  yeterince önemsenmediğini öne sürebiliriz. Türkçenin tarihsel süreci içinde,  gözardı edilmiş gibidir 'Neden' kavramı...  Belki de onun yerine daha çok, 'Sonuç' lar üzerinde durmaya alışmışızdır. Bu yargı en azından kılgısal yaşama düşkünlüğümüzün bir sonucu olmalı diye düşünüyorum. Ve 'Sonuç' somut-tekil karakterli bir kavramdır. En azından 'Neden' e göre bunun böyle olduğunu söylemek mümkündür. Türkçe ya da Türk kültürü sanki 'Sonuç'lara odaklanmış gibidir. . 'Sonuç' bir bakıma, olanları, olmuş bitmiş olanları işaret eder. Tekil olgularla sınırlı gibidir.  "  Nasıl olsa, olan olmuş bir kere !..." sözleri sonuç'ta söylenir.  Olmuş olanlarla, başka deyişle 'sonuç' larla savaşarak yaşıyoruz sanki. Önlemlerimizi sonuç'lar belirliyor; 'neden'ler değil.  Ömrümüz kurban vermelerle geçiyor bu yüzden. Sonuç göz algılamalarına daha açıktır. Onu kavramak için anlıksal çaba ve beceri gerekmez. Tembel zihinler için çevresini kavramanın en kolay en kestirme yoludur somut-tikel ya da tekil olan olguları kavramak. Somut ve canlı bir örnek vereyim :  Trafik yetkilileri, sürücülerin zihinlerini etkilemek için 'Kurallara Uyunuz' biçiminde uyarı yerine 'Trafik Canavarına yakalanmayınız.' gibi metafizik bir öcü slogan yaratmışlar; yollara canavarın resmini gösteren dev panolar asmakla daha etkili olacaklarını sanmışlardır. Böylesine us dışı, metafizik bir 'Neden' bulmuşlarken, sorumlulukların önemli bir bölümünü ve olası acı sonuçlarını da sürücüden alarak Trafik Canavarı'nın üstüne atmışlardır. Böylece kazalar, insan ögesinin sırtından alınarak kaderciliğin avutucu metafizik kucağına bırakılmıştır. Matbaanın ülkemize geç girişiyle bu felsefi çıkarsama arasında bir nedensellik bağı kurulabilir mi acaba ?   Ne dersiniz Sayın Ekrem Düzen ?</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sayın Ekrem Düzen, Türkiye&#8217;nin geri kalmış bir ülke olup olmadığıyla ilgili yazınızda,  &#8221; &#8230;ama uzman kişinin&#8230; daha sonu oluşturulmadan cevap vermeye girişmesi başlıbaşına bir araştırma konusudur.&#8221; diyorsunuz. Katılıyorum elbette. &#8221; Bir ülkenin geri kalmışlığının ölçüsü nedir ?  Okur yazar nüfusun yüzdesi mi, yoıksa soru sorabilen ve bu sorular hakkında&#8230; enine boyuna konuşabilen insanların varlığı mı ? &#8221; diye soruyorsunuz. Size gene katılıyorum. O yazınızla ilgili olduğunu düşündüğüm, felsefece bir bakış açısıyla, düşüncelerinize yaklaşmayı denemeye çalışacağım :</p>
<p>             FELSEFENİN VE FELSEFİ KAVRAMLARIN KÜLTÜRÜMÜZDEKİ YERİ</p>
<p>       Bir tarihte, Prof. Taylan Altuğ&#8217;un &#8216;Dile Gelen Felsefe&#8217; adlı kitabıyla ilgili olarak, Betül Çotuksöken&#8217;in bir değerlendirme yazısı yayımlanmıştı.(Cumhuriyet Kitap Eki. 16 Ağustos 2001)   Önce o yazıdan, -Taylan Altuğ&#8217;un kitabından almış olduğu- bir alıntı : &#8221; Felsefi düşünce, Türk Dilinin kendi iç biçiminden doğmamıştır. Bu dilin gerçeklik ilgisinde, soyut-tümel olarak kavram boy vermemiştir. Son ikiyüz yıldır çözmeye çalıştığımız temel kültürel sorunumuzun somut-tikel ile, soyut-tümel arasındaki kapatılamaz mesafede kilitlenip kalmasının nedeni belki de budur.&#8221;   Böyle diyordu Prof.Altuğ..<br />
             Bu konuda bir rastlantı olarak, Nermi Uygur&#8217;un &#8216; Türkler nasıl düşünüyor ? &#8216;  başlıklı bir yazısını okumuştum. Orada Nermi Uygur, Almanca ve Türkçe&#8217;deki kimi sözcükleri karşılaştırıyor; onlara somutluk soyutluk görüngesinden bakarak canlı, ilginç örnekler veriyordu:  &#8221; Almanca karşısında Türkçe, Türkçeye özgü düşünme biçeminin somutluğuyla göze çarpar. Türkçe sözcük gömüsünün en büyük bölümü somut, gözle görünüp elle dokunulan; algılamaya yatkın düşen; yaşama dünyasını yansıtan sözcüklerden meydana gelmiştir.&#8221; diyordu. ( Kültür Kuramı. Nermi Uygur YKY  sayfa 46. 1996)   Kitabının bir başka yerinde de, &#8221;  Bu aşırı kolaylık, hiçbir güçlükle karşılaşmayan bu dilsel olanak; Almanca konuşana soyut düşünme olanağı, yani tek tek gerçek nesnelerden sıyrılmayı sağlar. Türkçenin buna benzer olanağı yoktur.&#8221; diyordu. ( AGY S: 59)<br />
         Sayın Altuğ  kendi kitabının girişinde soruyor : &#8221; Varoluşumuzu içinde gerçekleştirdiğimiz dilimizde felsefe nerede duruyor ? &#8221; diye.<br />
Onun savından kalkarsak, Laiklik, demokrasi, birey, yurttaş, ethik, cumhuriyet, hukuk, adalet kavramları nerede duruyorsa, o da orada duruyor diyebiliriz.</p>
<p>                         DİLİMİZDE  &#8216;NEDEN&#8217; ve &#8216;SONUÇ&#8217; KAVRAMLARI </p>
<p>           Bir örnek olsun diye dilimizdeki &#8216;Neden&#8217; kavramını ele alalım. Bu kavram, felsefe sözlüklerinde şöyle açıklanıyor: &#8221; Bir şeyi etkileyen, oluşturan, doğuran- etkinin bağlılaşık kavramı; gerçek etkilere ve değişmelere yol açan etkileme.(&#8217;A B nin nedenidir&#8217; dendiğinde, &#8216;A&#8217;nın var oluşu, B&#8217;nin var oluşunun nedenidir&#8217; denmek istenir.&#8221;  (Bedia Akarsu. Felsefe Terimleri Sözlüğü)<br />
 Dilimizde,dolayısıyla kültürümüzde, &#8216;Sonuç&#8217; kavramına göre, &#8216;Neden&#8217; kavramının daha soyut ve daha tümel nitelikli olduğunu, dolayısıyla felsefe&#8217;nin bir konusu olduğunu öne sürebiliriz.   &#8216;Neden&#8217;i  tartışmak, ya da &#8216;Neden&#8217;i düşünmek, bir bakıma felsefece düşünmektir. Başka deyişle, soru sormaktır. Soru sormak, ussal çıkarsama mekanizmalarını, derinlemesine düşünmeyi harekete geçiren en önemli zihinsel etkinliktir.. Ve  bir kavram olarak da, dilimizde soyut-tümel niteliklidir &#8216;Neden&#8217; kavramı.<br />
  Kültürümüzde, bir kavram olarak, ya da işlevsel olarak &#8216;Neden&#8217;in  yeterince önemsenmediğini öne sürebiliriz. Türkçenin tarihsel süreci içinde,  gözardı edilmiş gibidir &#8216;Neden&#8217; kavramı&#8230;  Belki de onun yerine daha çok, &#8216;Sonuç&#8217; lar üzerinde durmaya alışmışızdır. Bu yargı en azından kılgısal yaşama düşkünlüğümüzün bir sonucu olmalı diye düşünüyorum. Ve &#8216;Sonuç&#8217; somut-tekil karakterli bir kavramdır. En azından &#8216;Neden&#8217; e göre bunun böyle olduğunu söylemek mümkündür. Türkçe ya da Türk kültürü sanki &#8216;Sonuç&#8217;lara odaklanmış gibidir. . &#8216;Sonuç&#8217; bir bakıma, olanları, olmuş bitmiş olanları işaret eder. Tekil olgularla sınırlı gibidir.  &#8221;  Nasıl olsa, olan olmuş bir kere !&#8230;&#8221; sözleri sonuç&#8217;ta söylenir.  Olmuş olanlarla, başka deyişle &#8217;sonuç&#8217; larla savaşarak yaşıyoruz sanki. Önlemlerimizi sonuç&#8217;lar belirliyor; &#8216;neden&#8217;ler değil.  Ömrümüz kurban vermelerle geçiyor bu yüzden. Sonuç göz algılamalarına daha açıktır. Onu kavramak için anlıksal çaba ve beceri gerekmez. Tembel zihinler için çevresini kavramanın en kolay en kestirme yoludur somut-tikel ya da tekil olan olguları kavramak. Somut ve canlı bir örnek vereyim :  Trafik yetkilileri, sürücülerin zihinlerini etkilemek için &#8216;Kurallara Uyunuz&#8217; biçiminde uyarı yerine &#8216;Trafik Canavarına yakalanmayınız.&#8217; gibi metafizik bir öcü slogan yaratmışlar; yollara canavarın resmini gösteren dev panolar asmakla daha etkili olacaklarını sanmışlardır. Böylesine us dışı, metafizik bir &#8216;Neden&#8217; bulmuşlarken, sorumlulukların önemli bir bölümünü ve olası acı sonuçlarını da sürücüden alarak Trafik Canavarı&#8217;nın üstüne atmışlardır. Böylece kazalar, insan ögesinin sırtından alınarak kaderciliğin avutucu metafizik kucağına bırakılmıştır. Matbaanın ülkemize geç girişiyle bu felsefi çıkarsama arasında bir nedensellik bağı kurulabilir mi acaba ?   Ne dersiniz Sayın Ekrem Düzen ?</p>
]]></content:encoded>
	</item>
</channel>
</rss>
