Bölüm 1: Okuma-Yazma

Türkiye Geri Kalmış bir Ülke midir? Bölüm 1: Okuma-Yazma

arzuhalci.jpg

Ekrem Düzen

Kaynak

‘Geri kalmışlık’ tarihimizle ilgili en ateşli tartışma temalarından biri matbaanın memleketimize üç yüz sene sonra gelmiş olduğudur. Etrafında olup bitenlerle bir parça ilgili pek çok kişi -yüksek öğrenim görmüş ‘duyarlı’ insanlar dâhil- bu olguya atıfta bulunarak geri kalmışlığımızı eğitimsizliğimizle, eğitimsizliğimizi ise geç gelen matbaa yüzünden okur-yazar olamamış nüfusumuzla ilişkilendirir. Çözümlemelerini ve çözüm önerilerini de bu bağlantı temelinde geliştirir. Konunun gerçek uzmanı olan ya da bu olguya ilişkin süreçlere daha sağduyulu bir kuşkuyla yaklaşmış pek küçük bir azınlık dışında meseleye genel yaklaşım budur: Matbaa o kadar geç gelmeyeydi biz de bu kadar geri kalmazdık!

Konuyu bu şekilde algılayan ve ifade edenlerin hemen hepsi bu gecikmenin dinsel taassup nedeniyle olduğunda hemfikirdir. İçlerinden pek azı, zamanın elyazmacı (müstensih) loncasının engellemelerinin asıl belirleyici unsur olduğunun farkındadır. Yine, parmakla sayılacak kadar az uzman dışında pek az kimse aslında matbaanın hiç de gecikmiş olmadığının, memlekette üç yüzyıldır matbaanın zaten var olduğunun, üstelik sürüp gitmekte olan kitap ithalinin de küçümsenmeyecek çapta bir ticari faaliyet oluşturduğunun farkındadır.

Bilenlerle bilmeyenler arasındaki farkları, eleştirmek maksadıyla değil sürüp giden ironiye dikkat çekebilmek için vurguluyorum. Çünkü son tahlil noktasında, neyin ne olduğunu bilen uzmanlarla sokaktaki kişi arasındaki fark ortadan kalkıyor. Kim neyi ne kadar biliyor olursa olsun varılacak sonuç pek değişmiyor: Osmanlı, sanayi devrimini nasıl ıskaladıysa kitlelerin okur-yazarlığını da öyle ıskalamış ve ihmal etmiştir. Buna askeri alanlarda ve özellikle denizcilikteki gelişmelerin izlenmemesini de eklersek geri kalmışlığımız için başka söze hacet kalmaz. Dolayısıyla bu yazının başlığındaki sorunun cevabı pekâlâ burada verilebilir: Evet, Türkiye geri kalmış bir ülkedir ve bunun başlıca sebebi sosyo-ekonomik gelişmenin Avrupa’yla (ve Amerika’yla) başabaş sürdürülememiş olmasıdır. İşin uzmanına da sokaktaki adama da gün gibi açıktır bu gerçek. Ve evet, “matbaa o kadar geç gelmeyeydi biz de bu kadar geri kalmazdık!” cümlesi bu vaziyetin en beliğ ifadesidir.

Diğer yandan bu ifade, meselenin çözümünün ne olabileceğini de içinde barındırır. Yapılacak iş sanayiyi güçlendirmek ve okur-yazarlığı yaygınlaştırmaktır.

Hemen görülebileceği gibi Cumhuriyet projesi tam da budur.

Cumhuriyet projesinin bugün geldiği ya da gelemediği aşamaları değerlendirmek için muhtemelen vakit erken. Ama geri kalmışlığımızın nedenlerini doğru saptayıp saptamadığımızı sormamıza bir engel yok. Gerçekten de sanayi devrimini ıskalamak ya da bir türlü okur-yazar olamamak mıdır bu ülkeyi geri bırakan? Gutenberg bir Osmanlı olup matbaasını Istanbul’da kurmuş olsaydı bugün çok farklı bir gelişmişlik noktasında mı olurduk?

Zemin

Ayrıntılı nüfus çalışmalarıyla da tanınan tarihçi Colin McEvedy, Modern Çağ Tarih Atlası: 1483’ten 1815’e Avrupa [Çev. Ayşen Anadol] adlı eserinde şunları yazıyor:

Okur-yazarlığın en açık ifadesi okuyup yazabilen nüfusun yüzdesidir. Eğer elimizde 1500-1815 dönemi rakamları olsaydı, Kuzey Avrupa’daki [İngiltere, Fransa, Almanya, Benelüks ve bağlaşıkları] yetişkin okur-yazar erkek yüzdesinin muhtemelen yüzde 5’ten yüzde 50’ye yükseldiğini gösterecekti. Daha güvenilir bir sayısallaştırma temeliyse kitap sayısındaki artıştır. 15. yüzyılın sonunda, bir yılda yayınlanan başlık [farklı eser] sayısı 1000 iken bu sayı 16. yüzyılın sonunda 2000’i geçmişti. 1815’e gelindiğinde bu rakam on katına çıkmış, üretim hızı yılda 20.000 başlığa ulaşmıştı. Aslında kitap sayısı modern ve ortaçağ toplumları arasındaki farkı okur-yazarlık rakamlarından çok daha iyi gösterir. Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu gibi ilerleme kaydetmeyen bir devleti ele alalım: Istanbul’da ilk matbaa 1726’da kuruldu; 1815’e kadar İslamiyet’in en önde gelen kentinde basılan toplam başlık sayısı 63’tü. Bu, yıllık oran olarak 1’den aza tekabül eder. Avrupa ile Osmanlı Devleti arasındaki okur-yazarlık uçurumu (yüzde 50 ile yüzde 5) çarpan olarak 10’dur, kitap yayınındaysa çarpan 10.000’dir. Böylesi bir uçurum gerçekten de mutlak bir farkı ifade eder, zaten toplumsal gelişme açısından da arada mutlak bir fark vardı.

[Dip not:] Istanbul’daki tek matbaanın 1730-1780 arasında, sonra da 1800’de kapatılması, aradaki farkın baskı teknolojisiyle ilgisi olmadığını gösterir, önemli olan toplumun ihtiyaçlarıdır. Avrupa matbaayı icat etmekle kalmadı (bunun bir tesadüf eseri olması mümkündür), onu başarıya da ulaştırdı. [s.3]

Ben bu rakamların ve oranların yoruma muhtaç olduğunu düşünmüyorum. Bu rakamlar tıpkı Edirne’deki Selimiye Camisi gibi, bir coğrafyanın sınırını hiçbir söze gerek bırakmayacak açıklık ve kesinlikte çizmektedir.

Tam bu noktada, “Ama elyazmaları da var!” itirazı yükseltilebilir. Elbette ki var ve hiç de azımsanacak gibi değil. Bu konuda devlet kaynaklarına göz atmak iyi bir fikir verebilir (bkz. https://www.yazmalar.gov.tr/elyazmaciligimiz_tr.php#baslik4), lakin unutmamalı ki Avrupalı da elyazmaları konusunda dünyanın her yeriyle aşık atmıştır. Üstelik bizde suni solunum cihazlarıyla yaşatılamaya çalışılan bu gelenek oralarda bir hayat rengi olarak tüm canlılığıyla sürmektedir.

Matbaanın üç yüzyıl sonra gelmiş olmasından daha çarpıcı bir durum var ki nedense -Colin McEvedy’nin dikkatini çektiği halde- pek kimsenin dikkatini çekmiyor. O gerçek şudur: Matbaa geldikten sonra geri kalmışlığımız az da olsa yavaşlayabilmiş midir?

Devam edelim: 1483 tarihi Orta Çağ’ın sonu olduğu kadar coğrafi keşifler ile Rönesans ve Reform çağlarının da başlangıcıdır. 1815 tarihi ise Napoleon Avrupası’ndan günümüz toplumlarına (ulus-devlet) geçişin başlangıcı olması nedeniyle anlamlıdır. Yine de eğer bu tarih aralığı yeterince anlamlı bulunmazsa, başka tarih aralıkları da verilebilir. Müteferrika matbaasının kuruluşundan (1726) Cumhuriyet’in harf devrimine kadar (1928) geçen 202 yılda basılan başlık sayısı 25.000dir (bkz: M. Seyfettin Özege, Eski Harflerle Basılmış Türkçe Eserler Katalogu). Dikkat edilirse bu rakam yıllık değil, iki yüzyıllık toplamdır. Avrupa 1815den sonra yıllık başlık sayısını hiç arttırmamış olsa dahi ortada hala 60’a 10.000 gibi bir fark bulunmaktadır. Herhalde bu açık 1’e 10.000’den daha kolay kapatılabilir bir açık değildir. Siz yaya olarak aheste yürürken yanınızdan hızla geçip gidenin bir bisiklet ya da Ferrari olmasının ne önemi olabilir? Ya da bir Ferrari’yi bir bisikletle yakalamayı düşünmek hangi tür tasavvurun ürünü olabilir?

Kitlesel okur-yazarlık düzleminde Avrupa’yla (ve Amerika’yla) karşılaştırılabilecek bir halde olmadığımız aşikâr. Buna bazı Uzak Doğu ve Güney Amerika ülkelerini de eklersek fazla yanılmış olmayız. Burada vermeye çalıştığım numunelik sayısal bilgi ve kaynak, okuyucuya bir fikir vermek bakımından önemlidir. Ama başka bir açıdan daha önemlidir: Matbaa, kitap ve okur-yazarlık meselesi de diğer büyük meseleler gibi bizim bir çırpıda halledivermek istediğimiz işlerdendir. Bu örneklerin ise meselenin bir çırpıda hallediverilemeyeceğini göstermeye yaramasını umuyorum.

Kabaca Tanzimat’tan bu yana geri kalmışlığımızın farkındayız. Ve yine kabaca İttihat ve Terakki’den bu yana “aydınlanma” projesini gerçekleştirmeye uğraşıyoruz. Elbette her iki kavramı da reddeden ve her iki akımın da karşısında duran bazı çevreler var. Yine de etrafımıza baktığımızda ülkemiz coğrafyasındaki ezici çoğunluğun medar-ı maişetle (günlük yaşamını kotarmakla) meşgul olduğunu görüyoruz. Ve bu meşguliyet öte dünyayla ilişkili olmaktan çok bu dünyada olup bitenden geri kalmama ekseninde sürüyor. Bunu son zamanlarda yapılan bazı araştırmalar da gösteriyor. Bu araştırmalar kendi tarihimizde örneklerine pek az rastlanan bir ‘kendimize bakma’ unsuru barındırması bakımından umut verici. Bununla beraber biz henüz ‘geri’ ya da ‘aydınlanmamış’ olup olmadığımızdan bağımsız olarak kendimize bakabilmiş, kendimizin neye benzediğini sormuş değiliz. Batı’nın bize “hasta adam” demesinden itibaren kendimize ve dünyaya hasta olmadığımızı kanıtlamaya uğraşıyoruz. Ama hiç dönüp kendimize “yahu, acaba gerçekten nedir benim sağlık durumum” diye sormuş değiliz. Başkalarına hesap vermeye ne kadar meraklıysak kendimizi merak etmeyi de o kadar az dert ediyoruz.

Araştırma

Bir kez daha bilenlerle bilmeyenlerin buluştuğu bir paydadan söz etmeye çalışıyorum. Kendimizi sadece bilmeyenlerimiz değil bilenlerimiz de anlamaya girişmiş gibi görünmüyor. Geri kalmışlığımızı anlamaya çalışanımız çok olmuştur; ama gerçekten geri kalmış olup olmadığımızı soran olmuş mudur? Matbaanın üç yüzyıl geç gelmesi geri kalmışlığımızla gerçekten ilişkili midir? Madem okusaydık adam olacaktık, niye okumadık? Adam olmak istememiş olabilir miyiz?

Kitap sayısı bakımından hep fakir bir ülke olagelmişiz. İyi de var olanı da okumuş muyuz acaba? Niçin daha dürüst olup “yok kardeşim benim kitapla mitapla işim, kitap kim,” demiyoruz? Bizim temel özelliklerimizden biri bu türden bir samimiyetsizlik olmasın?

Sözü getirmeye çalıştığım yer şurası: Kendimize yönelik sorularımızdan çok cevaplarımız var. Geri kalmış olduğumuzu hemen kabul ediyoruz. Üstüne, “Matbaa o kadar geç gelmeyeydi biz de bu kadar geri kalmazdık!” diye teşhisi koyuyoruz. Bununla da yetinmeyip “haydi o zaman okuma-yazma seferberliği ya da haydi kızlar okula ya da eğitim şart” gibi sloganlarla bir çırpıda teşhisini koyduğumuz problemi bir çırpıda halledivermeye koyuluyoruz. İşte asıl sorulması gereken soru burada ortaya çıkıyor: Bu işler öyle çırpmaya gelir mi, gelmez mi? Gelmediği yerde hangi melekemiz bizi meseleyi çırpmaktan alıkoyacak ve hangi hasletimiz doğru harekete sevk edecek?

Samimiyetle sorulması ve titizlikle araştırılması gereken pek çok konu var. Ve asıl, işin uzmanı için gerekli bu samimiyet ve titizlik. Sokaktaki adamdan bilimsel araştırma yapmasını beklemek gerçekçi olmayabilir ama uzman kişinin aynı alışkanlıklarla, daha soru oluşturmadan cevap vermeye girişmesi başlıbaşına bir araştırma konusudur.

Örnek vermek gerekirse, matbaanın gecikmesi kadar klişeleşmiş bir teşhisimizden daha söz edebiliriz. Ne zaman geri kalmışlık sözü açılsa mutlaka ülkedeki dinsel taassuptan da söz ederiz. Ya dinsel taassup, varlığı ve etkisi tartışılmaz bir olguymuş gibi bir kabulle söze başlarız ya da ülkede dinsel taassup adına hiçbir şey yokmuş, olmamış gibi bir kabulle. Dinsel taassup dalgasının varlığına/yokluğuna işaret sayılabilecek siyasi gelişmeleri ele alırken takındığımız üslup meseleyi kavramakla değil hemen bir çözüme bağlamakla ilgilidir. Ama gerçekten ülkede dinsel taassubun yaygınlığı ne kadardır, hangi evrelerde ve hangi çevrelerde etkili olmuştur, şu anda güç kazanmakta mıdır, güç kazansa ne olacaktır sorularından henüz çok uzağız.

Bu soruları, hazır cevaplardan uzak durarak sormak bu ülkenin okumuş-yazmış insanları için neden bu kadar zordur?

Bir ülkenin geri kalmışlığının ölçüsü nedir? Okur-yazar nüfusun yüzdesi mi yoksa soru sorabilen ve bu sorular hakkında -cevaplar hakkında değil- enine boyuna konuşabilen insanların varlığı mı?

Okur-yazarlık oranlarında dünya sıralamasının sonlarında yer alan bir ülkede yaşıyoruz. Sanayi devrimini ıskalayan tek ülke biz değiliz, ama onlardan bazılarının çok gerisindeyiz. Özellikle kız çocuklarını okutma düzeylerinde durumumuz tam bir felaket. Buna karşın kadın öğretim üyesi yüzdesinde dünya birincisiyiz. Sizce burada çok ama çok kritik bir araştırma sorusu bulunmuyor mu? Bu soruya verilebilecek hazır cevapları gözümün önüne getirebiliyorum. Ama bunlarla yetinmenin doğru olmayacağını daha büyük bir kuvvetle sezinliyorum.

Evet, sadece sezinliyorum, henüz araştırmadım ve hazır bir cevapla yetinmek istemiyorum.

Bu ülkede gerçekten soru sormuş ve araştırmış çok değerli insanların başına neler ve neler geldiği pek az kimseye malumdur. Kısıtlı dağarcığımın izin verdiği kadar bu öncülerin isimlerini zikretmeyi bir borç ve vazife addediyorum. Bu noktada, soru sormanın bedeli bu ülkede ne olmuştur ve ne olmaktadır sorusuyla kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Popularity: 62% [?]

1 yorum »

  1. Ergün Özkan şöyle yorumlamış:

    April 6th, 2008 at 5:58 pm

    Sayın Ekrem Düzen, Türkiye’nin geri kalmış bir ülke olup olmadığıyla ilgili yazınızda, ” …ama uzman kişinin… daha sonu oluşturulmadan cevap vermeye girişmesi başlıbaşına bir araştırma konusudur.” diyorsunuz. Katılıyorum elbette. ” Bir ülkenin geri kalmışlığının ölçüsü nedir ? Okur yazar nüfusun yüzdesi mi, yoıksa soru sorabilen ve bu sorular hakkında… enine boyuna konuşabilen insanların varlığı mı ? ” diye soruyorsunuz. Size gene katılıyorum. O yazınızla ilgili olduğunu düşündüğüm, felsefece bir bakış açısıyla, düşüncelerinize yaklaşmayı denemeye çalışacağım :

    FELSEFENİN VE FELSEFİ KAVRAMLARIN KÜLTÜRÜMÜZDEKİ YERİ

    Bir tarihte, Prof. Taylan Altuğ’un ‘Dile Gelen Felsefe’ adlı kitabıyla ilgili olarak, Betül Çotuksöken’in bir değerlendirme yazısı yayımlanmıştı.(Cumhuriyet Kitap Eki. 16 Ağustos 2001) Önce o yazıdan, -Taylan Altuğ’un kitabından almış olduğu- bir alıntı : ” Felsefi düşünce, Türk Dilinin kendi iç biçiminden doğmamıştır. Bu dilin gerçeklik ilgisinde, soyut-tümel olarak kavram boy vermemiştir. Son ikiyüz yıldır çözmeye çalıştığımız temel kültürel sorunumuzun somut-tikel ile, soyut-tümel arasındaki kapatılamaz mesafede kilitlenip kalmasının nedeni belki de budur.” Böyle diyordu Prof.Altuğ..
    Bu konuda bir rastlantı olarak, Nermi Uygur’un ‘ Türkler nasıl düşünüyor ? ‘ başlıklı bir yazısını okumuştum. Orada Nermi Uygur, Almanca ve Türkçe’deki kimi sözcükleri karşılaştırıyor; onlara somutluk soyutluk görüngesinden bakarak canlı, ilginç örnekler veriyordu: ” Almanca karşısında Türkçe, Türkçeye özgü düşünme biçeminin somutluğuyla göze çarpar. Türkçe sözcük gömüsünün en büyük bölümü somut, gözle görünüp elle dokunulan; algılamaya yatkın düşen; yaşama dünyasını yansıtan sözcüklerden meydana gelmiştir.” diyordu. ( Kültür Kuramı. Nermi Uygur YKY sayfa 46. 1996) Kitabının bir başka yerinde de, ” Bu aşırı kolaylık, hiçbir güçlükle karşılaşmayan bu dilsel olanak; Almanca konuşana soyut düşünme olanağı, yani tek tek gerçek nesnelerden sıyrılmayı sağlar. Türkçenin buna benzer olanağı yoktur.” diyordu. ( AGY S: 59)
    Sayın Altuğ kendi kitabının girişinde soruyor : ” Varoluşumuzu içinde gerçekleştirdiğimiz dilimizde felsefe nerede duruyor ? ” diye.
    Onun savından kalkarsak, Laiklik, demokrasi, birey, yurttaş, ethik, cumhuriyet, hukuk, adalet kavramları nerede duruyorsa, o da orada duruyor diyebiliriz.

    DİLİMİZDE ‘NEDEN’ ve ‘SONUÇ’ KAVRAMLARI

    Bir örnek olsun diye dilimizdeki ‘Neden’ kavramını ele alalım. Bu kavram, felsefe sözlüklerinde şöyle açıklanıyor: ” Bir şeyi etkileyen, oluşturan, doğuran- etkinin bağlılaşık kavramı; gerçek etkilere ve değişmelere yol açan etkileme.(’A B nin nedenidir’ dendiğinde, ‘A’nın var oluşu, B’nin var oluşunun nedenidir’ denmek istenir.” (Bedia Akarsu. Felsefe Terimleri Sözlüğü)
    Dilimizde,dolayısıyla kültürümüzde, ‘Sonuç’ kavramına göre, ‘Neden’ kavramının daha soyut ve daha tümel nitelikli olduğunu, dolayısıyla felsefe’nin bir konusu olduğunu öne sürebiliriz. ‘Neden’i tartışmak, ya da ‘Neden’i düşünmek, bir bakıma felsefece düşünmektir. Başka deyişle, soru sormaktır. Soru sormak, ussal çıkarsama mekanizmalarını, derinlemesine düşünmeyi harekete geçiren en önemli zihinsel etkinliktir.. Ve bir kavram olarak da, dilimizde soyut-tümel niteliklidir ‘Neden’ kavramı.
    Kültürümüzde, bir kavram olarak, ya da işlevsel olarak ‘Neden’in yeterince önemsenmediğini öne sürebiliriz. Türkçenin tarihsel süreci içinde, gözardı edilmiş gibidir ‘Neden’ kavramı… Belki de onun yerine daha çok, ‘Sonuç’ lar üzerinde durmaya alışmışızdır. Bu yargı en azından kılgısal yaşama düşkünlüğümüzün bir sonucu olmalı diye düşünüyorum. Ve ‘Sonuç’ somut-tekil karakterli bir kavramdır. En azından ‘Neden’ e göre bunun böyle olduğunu söylemek mümkündür. Türkçe ya da Türk kültürü sanki ‘Sonuç’lara odaklanmış gibidir. . ‘Sonuç’ bir bakıma, olanları, olmuş bitmiş olanları işaret eder. Tekil olgularla sınırlı gibidir. ” Nasıl olsa, olan olmuş bir kere !…” sözleri sonuç’ta söylenir. Olmuş olanlarla, başka deyişle ’sonuç’ larla savaşarak yaşıyoruz sanki. Önlemlerimizi sonuç’lar belirliyor; ‘neden’ler değil. Ömrümüz kurban vermelerle geçiyor bu yüzden. Sonuç göz algılamalarına daha açıktır. Onu kavramak için anlıksal çaba ve beceri gerekmez. Tembel zihinler için çevresini kavramanın en kolay en kestirme yoludur somut-tikel ya da tekil olan olguları kavramak. Somut ve canlı bir örnek vereyim : Trafik yetkilileri, sürücülerin zihinlerini etkilemek için ‘Kurallara Uyunuz’ biçiminde uyarı yerine ‘Trafik Canavarına yakalanmayınız.’ gibi metafizik bir öcü slogan yaratmışlar; yollara canavarın resmini gösteren dev panolar asmakla daha etkili olacaklarını sanmışlardır. Böylesine us dışı, metafizik bir ‘Neden’ bulmuşlarken, sorumlulukların önemli bir bölümünü ve olası acı sonuçlarını da sürücüden alarak Trafik Canavarı’nın üstüne atmışlardır. Böylece kazalar, insan ögesinin sırtından alınarak kaderciliğin avutucu metafizik kucağına bırakılmıştır. Matbaanın ülkemize geç girişiyle bu felsefi çıkarsama arasında bir nedensellik bağı kurulabilir mi acaba ? Ne dersiniz Sayın Ekrem Düzen ?

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın