TARTIŞMA (2): Türban Ekseninde Laiklik
February 12th, 2008 at 12:42 am (TARTIŞMALAR)

Anlaşılan, aylardır, hatta yıllardır, yerel entelijensiyamızın tartışmaktan usanmadığı türban konusuna sizler de bir türlü doyamıyorsunuz. Belki de, bunu Yorumlayanlar’ın gündemine taşıyarak, gazetelerde, radyo ya da televizyonlarda karşınıza çıkanlardan daha farklı bir şeyler okumak, duymak ya da yazmak arzusundasınız.
O halde buyrun… Bir de sizlerin zihinlerinizin dolayımından geçmiş halini görelim, türban konusunun.
Popularity: 70% [?]
Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:
February 12th, 2008 at 2:06 am
Yıllardır, entelektüel faaliyetlere zaman ayırmayı seven sıradan insanların düşünme melekelerini geliştirmeyi amaçlayan bir -hızlandırılmış- iyi düşünme kursu üzerinde çalışıp dururum. Zira, ülkemizin gündemini esir alan pek çok tartışmada olduğu gibi türban eksenli tartışmalarda da, akla sığmayan envai çeşit mantık hatasını, argümantasyon hilesini gördükçe, midemin bulanmasına engel olamıyorum.
Bu vesileyle, bir yasağı savunabilmek adına, kelli felli insanların, entelektüel anlamda, kendilerini nasıl rezil rüsfa ettiklerini, birkaç örnekle sergilemek istiyorum:
“Kaygan zemin” ya da “devenin burnu” argümanı
Malesef, biz Türkler’in bir felsefe geleneği olmadığından, mantık hatlarını (fallacies of logic) isimlendirerek sınıflandırmışlığımız da yok. Mecburen, bunları yabancı kaynaklardan öğrenmek ve tercüme etmek zorunda kalıyoruz. Kaygan zemin (slippery slope) ya da devenin burnu (camel’s nose) olarak adlandırılan argümantasyon formu, kabaca şöyledir:
Bir olayın, kaçınılmaz bir şekilde, başka bir dizi olaya neden olacağını savlamak…
Günümüz sofistleri (pek çok politikacı, hukukçu, kanaat önderi), genelde, bu argümantasyon biçimini, karşı çıktıkları bir durumun, ileride, hemen herkesçe kabul edilemez bulunacak, bir takım korkunç sonuçlar doğuracağını savlamakta, bir tartışma hilesi olarak kullanırlar.
Örneğin, üniversitelere öğrencilerin türbanla girmesini engelleyen yasağın kalkması, kendi başına, halkın büyük çoğunluğunu tedirgin etmeyen bir değişiklik olarak algılandığından ve -kendi başına- türban yasağını savunmak için rasyonel gerekçeler üretme noktasında yaşanan nekasetten ötürü, şu tür bir olaylar zinciri senaryosu yazılır:
Eğer üniversitelere türbanla girmeyi serbest bırakırsak, yarın (gelecekte)…
- Öğrenciler üniversitelere kara çarşafla, peçeyle, burkayla, cüppeyle, sarıkla da girmeye başlarlar.
- İlköğretimde okuyan çocukların da okullarına türbanla gitmesi engellenemez.
- Kamu kuruluşlarında çalışan memurların işlerine türbanla gitmesinin de önüne geçilemez.
- Laiklik ilkesi tahrip edilmiş olur.
- Türkiye’nin rejimi değişir; şeriat gelir.
- Ülke bölünür; yabancı güçlerin oyuncağı haline geliriz.
…………………………
Malesef, bunların hiçbirini uydurmak zorunda kalmadım. Şahsen, istisnasız her gün, bu tür argümanları ve daha beterlerini dinlemeye devam ediyorum.
Şimdi, devenin burnu argümanlarıyla [”Devenin burnunu çadıra sokmasına izin verirsen, bir süre sonra, hayvan (tüm heybetiyle) çadıra girer.” mealinde bir anekdota dayanıyor bu isimlendirme] ilgili bir noktanın altını çizmek gerekiyor: Bu tür argümanlar, ille de mantık hatası içermek zorunda değiller. Eğer, olaylar zincirini tetikleyeceği iddia edilen başlangıç durumu (bizim örneğimizde, üniversitelere öğrencilerin türbanla girebilmeleri) ile meydana geleceği iddia edilen olaylar zinci arasında muteber nedensellikler kurulabiliyor, ortaya konabilyorsa, mantık açısından bir sorun kalmıyor.
Oysa, -dikkatiniz çekerim- bu tür argümantasyonu, halkın duygularını harekete geçirerek (bizim örneğimizde korkutarak) insanları maniple etmek arzusundaki çevreler, asla gerekli nedensel bağları kurarak, rasyonel ve mantıksal açıdan geçerli (valid) argümantasyonlarla, aklımıza hitap etmeye çalışmazlar.
Bu tür argümantasyon, maalesef bizim kültürümüze de içkindir. “Kızını dövmeyen dizini döver.” deyiminden tutun da, yakın tarihimizde, “Apo’yu asmazsak, yarın, öbür gün, serbest bırakmak zorunda kalırız. Adam kahraman olur. Kürdistan’ı kurar; başına geçer.” ya da “Kıbrıs halkı referandumda ‘evet’ oyu verirse, Kıbrıs elden gider. Adanın tümü Rumlar’ın hakimiyetine geçer.” ve benzeri daha binlerce (kendimi tutamıyorum; bir örnek daha vereyim: “Patrikhane’nin ekümenikliğini tanırsak, yarın, öbür gün, bu papazlar Vatikan gibi bağımsız bir devlet ilan ederler.”) aklı devre dışı bırakmaya yönelik örnek göstermek mümkün.
………………………..
Tüm bu kepazeliklerde beni asıl rahatsız eden ise, fettan politikacılarımızın, hukuk adamlarımızın, medyatik entelektüellerimizin (mentelektüeller) insanları aptal yerine koymaları…
Daha da acısı, dünya halklarının, güdük kalmış düşünsel becerileriyle, bu tür maniplasyonları işlevsel kılıyor olmaları…
……………………….
Aslında, türban sorunuyla ilgili söylenecek (-ve malesef- yıllardır, onca mügalataya, tartışmaya, gündem işgaline rağmen hala söylenmemiş) daha çok şey var. Lakin, tartışmayı boğmayalım; adım adım, mevzuları demlendirerek tahlil edelim istiyorum. Dolayısıyla, şimdilik bu kadar…
Ayhan Ulusoy şöyle yorumlamış:
February 14th, 2008 at 3:07 am
“Türban sorunu” denen sorun, esas itibariyle Türkiye’de gitgide daha yaygın bir şekilde yaşanmakta olan güven bunalımının en sivri bir biçimde gözler önüne serildiği mecradır. Başka bir deyişle, zurnanın zırt dediği yerdir. Bahsi geçen güven sorunu da, yakamızı bırakmak bilmeyen korkular yumağının ve kendimize güvensizliğimizin bir ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Korku, “şeriat geliyor” korkusudur. Kerem Bey’in bahsini ettiği “kaygan zemin” argümanları da, tam da böyle bir zeminde kendine yer bulabilmektedir.
Oysa şöyle bir otursak, düşünsek… Osmanlı bile son zamanlarında şer’î yasalarla yönetilmiyordu (aile hukuku hariç). Laiklik 1937′den beri anayasamızda var. Anketlerde “şeriat istiyorum” diyenlerin oranı %5′i geçmez. Onların da bir kısmı da “şeriat”tan, sizin, benim anladığımdan başka bir şeyi anlarlar.
Yahu sorarım size, kim cesaret edebilir bugün, Türkiye’de şer’î kanunlar uygulamaya? Kim cesaret edebilir cumhuriyeti bir teokrasiye çevirmeye? Türkiye’yi sürekli İran’la kıyaslayanlar, ya İran tarihini bilmiyorlar ya Türkiye tarihini (ya da ikisini de)… İran, tarihinde neredeyse hiçbir zaman demokrasiyle yönetilmemiştir. Türkiye’ninse Tanzimat’tan beri (1839) gitgide dünyevileşen ve -arada geriye gidişler olsa da- genelde gitgide demokratikleşen bir yönetimi vardır.
Ha, şunu söylerseniz, eyvallah: “Türkiye Cumhuriyeti, anaysasında yer almasına karşın esasen laik bir devlet değildir.”
Bu tespit ve buna istinaden yapılmasını önerdiklerim, pek yakında sitede yayınlanacak olan “Laiklik Meselesi” yazımda….
Tuncblake şöyle yorumlamış:
February 16th, 2008 at 1:03 am
Vallahi bravo, ne güzel anlaşıyorsunuz! “Türban sorunu”, sizin için, türbanlı birini görünce alerji kapan modernistler sorunu, aslinda! Ya da türban karşıtlığına dayanan, paranoyalarıyla hareket eden politikacilar sorunu… Yoksa, birinin türban takmasında, bir sorun yok…. Hatta, bu sizin için, bir demokrasi standardı: “Türban takanı takmamayı başarırsam,
a) faşist diğilim.
b) akıllıyım.
c) çok akıllıyım (hatta Baykal’dan bile!).
d) resmi ideolojiden kurtuldum.” Vesaire, vesare…
“Türban sorunu”… Hmmm… Yani ikinize de sorarım: Sizce, bi kere, çirkin değil mi? Yani bu İslami moda ve onun ideal kadın görüntüsü… Üzerinde bi ipek türban; saç görünmüyor; gri ya da başka mat bi renkte pardesü (hafifden hatlar belli olucak, o kadar); topuklu ayakabbılar (en iyi ihtimalle)… Bu, zenginlik mi? Çevrede böyle hatunlar olunca, üniversitelerde bilimsel patlama mı yapıcaz? Türban konusunda ne düşünüyorsunuz, Kerem Bey ve Ayhan Bey? İyi midir; güzel midir? “Beni ilgilendirmez.” demeye kalkarsanız, buna “en ucuz liberalizm” deriz. Zira, estetik etki ve ona bağlı yargılarda bulunmak, maalesef, bi nevi kaçınılmazlık arzediyor. Çeşitlilik, kadın-erkek denkleminde, bu yüzden yaratıcı ve özgürleştirici…
Üniforma ve üniformizm, bunun için kötü!
Odyssey şöyle yorumlamış:
February 20th, 2008 at 1:33 pm
Türban ekseninde laiklik sorgulaması ne kadar yerinde önce buna bakmak gerek. Fikrimce, eksene oturtulan konu öncelikle ana tema olmalı. Ana tema olmalı ki; bu temayı irdeleyip, detaylandırıp, tartıştıkça elde ettiğimiz açılımlar bizi adım adım bütüne ulaştırsın. Bu yaklaşımla, laiklik ilkesinin tek bir dini simgeyle özdeştirilerek (güncel konulardan çağrışım yapması amacıyla olsa dahi), anlam ve kapsamının daraltılıp, basitleştirilmiş olduğunu düşünüyorum, aynı terörü PKK ekseninde tartışmaya çalışmak gibi.
Diğer bir deyişle bu, “mentellektüel”lerin (*) içini boşaltarak, değerini yitirtme stratejisine teslimiyettir.
Bu durumda ilk sorumuz şudur: “Bu tartışma doğru çerçevede mi başlatıldı?”
Türban ile ifade ettiğimiz dini sembollerin kullanımına baktığımızda, bugün “ Hristiyan Klübü”nün üyesi olarak adlandırılan bir takım ülkelerde dini sembollerin “kamusal alan”da yasaklandığını görüyoruz. Türban da bu “dini sembol” kapsamında ele alınmaktadır. Bu ülkelerde kamusal alanda hizmet veren dini semboller taşıyamamakta, hizmet alanlar ise bu konuda özgür davranabilmekteler. Buna elde var bir diyerek, düşünmeye devam edelim…
Modernleşme yolunda attığımız adımların menşei batıya aitse, laiklik kavramı batıdan ithal edildiyse, bugün batı, dini sembollerle ilgili bir takım çözümler üretme ihtiyacı duyuyorsa, durup bu önemli ithalatın gerçekleştiği döneme kısa birkaç cümleyle değinmek yerinde olacaktır.
Kurtuluş Savaşı’nın hemen akabinde yapılan devrimlerin, ki ben bunu “Büyük Proje” olarak adlandırmak istiyorum, kapsamında kadın hakları, özgürlükler, aile yaşamı, ekonomi vb konularda batı uygulamaları esas alındığı, ya da önceki deyişimizle “ithal” edildiği, aşikar her Türk Vatandaşı’nın ezberinde.
Şimdi, bu önemli projenin uygulamasında resmin bütününü görebilen ya da fırçayı elinde tutan kişinin, o devrimler döneminde sonuca ulaşmak, kurulmakta olan devletin sürdürülebilirliğini sağlamak amacıyla “ halk için, halka rağmen” devrimler yaptığı da rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bu arada, atılacak adımlarda halkın sesine kulak verilmiş olsaydı, asırlar boyu hüküm sürmüş bir “İslam Devleti”nin vatandaşlarının bir anda laik ilkesine sarılacağı, çarşafları fırlatıp atacağı ve Şapka Devrimi’ni ısrarla isteyeceği konusunda tebessüm ettiren bir iyimserlik içerisinde değilsiniz, değil mi?
Onlarca yıl süren tek parti döneminin, yapılan devrimlerin toplumun çoğunluğu tarafından içselleştirilmesi ve kabul edilebilir düzeyde bilinçlemenin oluşmasını takiben yine Mustafa Kemal tarafından çok partili döneme geçişin teşvik edilmesi “Büyük Proje” kurgusuyla uyum içerisindedir. Çok partili döneme geçerek, tartışmayı düşe kalka öğrenmeye çalışan halkım, bugün yeni bir dönemeçte kendini sınamaktadır.
Hafızamızı tazeledikten sonra yine soru sormadan edemeyeceğim. Asırlar boyu dini gerekçelerle kadınını örten bir toplum, bir noktada yukarıdan gelen baskıyla, 70–80 sene içerisinde hafızasını sıfırlayıp, örtünmeye karşı durabilir mi?
Bu sorunun cevabının, en azından benim fikrimde, “hayır” olduğu varsayımı ile şu tespite destek veriyorum: Bugün tartışılması gereken kişilerin hak ve özgürlüklerine dokunmadan, anayasanın temel unsurlarıyla çelişmeden, dini ideolijik kisveye büründürmeden bu ihtiyacın nasıl çözüme ulaştırılabileceği olmalıdır.
Hemen bir küçük saptama yapalım: Bunu tartışabileceğimiz ortamı da hergün biraz daha olgunlaşan demokrasi anlayışımıza borçlu olduğumuzu aklımızda tutmak içimize serin sular serpmelidir.
Ben somut örnekleri masaya yatırmadan yapılan yorumlardan pek haz etmiyorum. Hemen bir senaryo yazmam gerek konuyu aklımda netleştirebilmek için…
Diyelim ki kamusal alanda türban serbest bırakıldı (bilinen en yüksek rütbeli kamusal alanda bugün türban fiilen serbest, o ayrı bir konu). Dini bütün müslüman bir hanım da türbanını güzelce bağlayarak, görev yaptığı kamusal alana arz-ı endam eyleyip, odasına doğru ilerlemeye başlar. Fakat o da ne? İşe yeni alınan, yine dini bütün bir Hristiyan mesai arkadaşının odasının duvarına büyükçe bir haç asılıdır. İstifini bozmadan ilerler. Masasına otururken, kippasını takmış görevini icra etmekte olan yine dini bütün bir yahudi çalışma arkadaşına “Günaydın” der.
Özgürlükten bahsediyorsak bu herkes için eşit uygulanabilir olmalıdır. Herkese eşit uygulandığında ise ortaya çıkacak din merkezli tartışmaların toplumda teşvik edeceği bölünmeler doğru hesaplanmalıdır. Yukarıda hicvederek çizdiğim senaryonun sağlıklı olarak uygulanabilmesini, her bireyin istediği ve hak ettiği hayat biçimine kavuşmasını, perde arkasındaki temelleri Kemalist Devrim ile atılmış olmasına rağmen gerçekleştirilememiş eksik kalmış burjuva devrimi nedeniyle körüklenen etnik bölünmelerin sona erebilmesini gönül ister. Gelin görün ki, gerçeklerin dünyasında bu durum pek de kabil değil…
Hem bireyin hak ve özgürlüklerine, hem de anayasaya saygılı, elde olan tek akılcı çözüm ise kamusal alanda hizmet veren ve hizmet alan ayrımının yapılmasıdır. Netekim tartışılması gerekli olan; bu akılcı basit çözüm neden doğru yaklaşımla basit bir dille ifade edilmiyor da; 90 ların başından beri toplumda “laikler” ve “dinciler” ayrımı körükleniyor, konusudur bence. Buzdağının görünen tepesinin başında kopan bunca fırtına kıyamet neyi kamufle ediyor ki? Ben bilemedim.
Tabi bu kadar kafa yormaya da gerek yok aslında. Tamam, biz tam bağımsızlığı savunup, laik cumhuriyetten bahsediyoruz. Aslında hesabımıza düşenin izin verildiği ölçüde bağımsızlık ve laiklik olduğunu gözardı ederek…
Durumumuzu deve kuşu sendromu ile açıklamak mümkün görünüyor. Yani ne kuşuz ne de deve.
Sizce?
* bkz: K.K. Külliyatı
ahmedi mursi şöyle yorumlamış:
February 20th, 2008 at 3:41 pm
Tuncblake Bey,
Estetik yargılarımız yasaklar/özgürlükler konu olunca çok öksürüklü bir pozisyona sürükler bizi gibi geliyor. Bıyıklılar, sarışınlar, çıplaklar daha neler nelerin başı epey derde girer. İyisi mi gelin yasaklarımızı en azından ideolojik temellere dayandıralım gücümüz yettiğince…
Yorumun dilini umarım beğenmişsinizdir sayın editör.
Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:
February 21st, 2008 at 12:27 pm
Tuncblake Hazretleri,
Sesinizi yeniden duymak ne güzel! “Yanlış Bunlar” adlı yazıma ve “Yalan Balonları Patlıyor” üst başlıklı tefrikamda savunduğum tezlere cevap vermeyişinizden (cevap verdiklerinizde de argümantasoyon olmayışından) ötürü, içimden, sizi tartışma kaçağı ilan etmiştim. Lakin, görüyorum ki yanılmışım. Yine de, bana, siteye eser gönderme konusunda verdiğiniz sözü ısrarla tutmayışınız, onun yerine, aylar sonra, -eskiden beri sürdürdüğünüz gibi- “gerilla” tarzı kısa bir yorumla sahnelere dönmeniz, düş kırıklığımın azalmasına hizmet etmedi. Heyhat, elden ne gelir… Umduğumuzu değil, bulduğumuzu yemekle yetineceğiz, yine…
“Türban Sorunu” adlı tartışmamıza kattığınız boyutun beni fevkalade şaşırttığını itiraf etmeliyim. Bizlerin, yani yerel entelejensiya mensuplarının aklına, -sizin gibi lejyonerlerin/diaspora mensuplarının mevzulara kuş bakışı bakabilme kabiliyetinize sahip olmamamızdan kaynaklansa gerek- “Türban Sorunu” denince, (at gözlüklerimizin yarattığı daraltılmış görüş açımızdan) daha ziyade, türban giyme yasağı geliyor. Haliyle, yasak olsun mu, olmasın mı; bu bir özgürlükler meselesi midir; yoksa rejimi tehdit eden bir sorunun semptomu mumdur, falan feşmekan, diye düşünüp/tartışıp durmaktan, meselenin “estetik” boyutunu es geçmişiz, belli ki.
Sayenizde, işin o yönüyle ilgili düşünme imkanı bulmuş olmaktan ötürü, size öncelikle minnettarlığımı iletmeyi, bir borç biliyorum.
“Türban konusunda ne düşünüyorsunuz, Kerem Bey ve Ayhan Bey? İyi midir; güzel midir?” diye açıkça sormuşsunuz.
“(Beni ilgilendirmez.) demeye kalkarsanız, buna ‘en ucuz liberalizm’ deriz.” diye de -sanıyorum- tehdit etmişsiniz.
Bir kere, malumunuz, ben provoke etmeyi de, edilmeyi de pek severim. Amiyane tabiriyle, dolduruşa getiriliyorum diye de hiç karmaşaya gark etmem ruhumu. Lakin, konu siyasal liberalizm olduğunda, naçizane tavrım, zaten, ucuz olsun; taştan olsun; yeter ki bizim olsun, şeklinde özetlenmeye müsaittir. Örneğin, “ucuz solculuk” ithamlarını bugünlerde bile hakaret telakki edebiliyorken, siyasal liberalizmi en ucuz yoldan savunanı bulabilsek, başımızın tacı yapmaya amadeyiz.
Dolayısıyla, şahsıma yönelik “en ucuzundan liberal” yakıştırmasını da, -emin olunuz- kompliman kategorisinde değerlendiririm.
Bu yersiz mugalatayla yeterince canınızı sıkmanın ardından, sualinizle cepheden yüzleşmeye geçelim:
Müsadeniz olursa, türban iyi midir, güzel midir; iki ayrı sual olarak yanıtlamak isterim. Daha kolay ve kısa olacağını tahminen, estetik değerlendirmemden başlayayım:
Şahsen, türbanın, gözüme güzel/şık görüneni de oluyor; çirkin/sakil/yakışıksız geleni de…
Sualiniz üzerine ruhumu yokladım (soul searching) ve gördüm ki, estetik yargılarımı, takılan türbanın şekli, kumaşı, deseni, vesaire kadar, onun çevrelediği yüzün bana ne oranda güzel geldiği de etkiliyor. Güzel bulduğum bir yüzse, türbanlı bir baş olarak, bir bütün halinde de, daha güzel görünüyor bana, sanıyorum.
Güzel bulmadığım bir yüzde ise, onu çevreleyen türbanın o yüze ne kattığıyla, zihnim fazla meşgul olamıyor, korkarım ki…
Bu -bana belirleyiciymiş gibi görünen- unsurun dışında, elbette, rengine, kumaşına (dökümüne), desenine ve bağlanış biçimine göre de, gözüme güzel ya da çirkin görünen türban tatbikleri olduğunu söyleyebilirim.
Ha, “Mutlak manada, türbanlı mı türbansız mı bir başı tercih ederdin?” diye sorulsaydı, yanıtlamam daha zorlaşırdı.
Tıpkı, sarışınları mı, kumralları mı, kızılları mı tercih ettiğim sorulduğunda zorlandığım gibi… Lakin, cinsel cazibe açısından, rahibe başlığıyla örtülü bir başın, -her nedense- bana, türbanla örtülmüş bir baştan daha çok hitap ettiğini söyleyebilirim; sizin açınızdan bir mana ifade edecekse.
Mat pardesü, -en iyi ihtimalle- topuklu ayakkabılarla falan bir bütün olarak (sizin prototipinize atfen) ele alırsam da, yine, kesin bir yargıda/tercihte bulunmakta zorlanıyorum. Bana güzel görünenleri de var; itici bulduklarım da…
Kadında kılık-kıyafeti bir bütün olarak değerlendirmeye kalktığımda ise, tercihlerim daha belirgin hale geliyor: Güzel bulduğum bir yüzde ve bedende, yarı-çıplak diye tabir edilebilecek türde, transparan ya da minik bir büstiyer ve şorttan (ultra-mini etek ya da bikini altı da olur) mütevellit kıyafetler bana son derece cazip geliyor. En itici gelen giyim tarzı ise, 80′li yılların modasına damgasını vuran kıyafetlerle oluşan görüntüler…
…………………
Şimdi, bir soru da benden, size:
Bu, olabildiğince detaylandırmaya çalıştığım izahatler, türban sorununun, sizin kafanızdaki yansımasına, ne gibi bir aydınlanma getiriyor?
…………………
Gelelim ikinci suale… Türban iyi midir?
Malumunuz, bu fakir kulunuz, entelektüel manada, Kant’a yakışır bir mürit olabilmek aşkıyla yanıp tutuşan, onun kesip attığı tırnağa, yekpare Acem mülkünü feda etmeye amade bir “aydınlanma” neferidir. Dolayısıyla, üstadın, kritiğe yönelik temel eserlerinde yaptığı ilmi alan (doğa bilimleri), etik-siyasi alan ve estetik alan ayrıştırmalarına sadakatle düşünmek, bu ayrımlara riayet ederek meseleleri ele almaya çalışmak, bendeniz için bir farzdır.
Bu meyanda, etik-siyasi alana mensup “Bir şey iyi midir; kötü müdür?” şeklindeki mülahazalarımıza, doğa bilimleri ya da estetik alanından su taşımaya kalkışmak, bendeniz kulunuza haram kılınmıştır. Yazdıklarımı, bu kısıt altında yazmakta olduğumu, -bahusus- dikkatinize mazhar eylemek isterim.
Acaba, “Türban iyi midir?” sualinden anlamam gereken, “Türban giymek iyi midir?” suali midir? Bir tur için, öyle olduğunu farz edip, yanıtlamaya çalışayım:
Şeyhimin irşadıyla, bu suali, mahcup olmadan cevaplyabilmek için, yine kendisine ait olan kutsal kategorik imperatife başvurmak zaruretini hissetmekteyim. Yanlış yapmaktan korkup, onun bağışlayıcılığına sığınarak, şöyle tatbik etmeyi denesem:
Türban giymek, -adeta- bir doğa yasası olsa idi, bu karşı durulamaz, başedilemez yasanın gücüyle, her insan türban giyse idi, dünya, şimdiki halinden, daha iyi bir mekan mı olurdu?
Doğrusunu isterseniz, kategorik imperatifi, “Türban giymek iyi midir?” sualine tatbike kalkıştığımda, beni lebriz edecek bir açılım elde edemiyorum. Herkesin başı açık olsaydı veyahut herkes kravat taksaydı, dünya daha iyi bir yer haline mi gelirdi, türünden tefekkür, beni bir yere götüremiyor, maalesef.
Bu durumdan, alternatifli iki sonuç çıkarıyorum:
1-) Ya ben kategorik imperatifi, uygun biçimde tatbik edemiyorum bu vakada
veya
2-) “Türban giymek iyi midir?” suali, bu haliyle/yalınlığıyla, kategorik imperatifin muhatabı olamıyor.
Takva açısından ben kulunuzdan daha ileride bir Kantienin çıkıp, birinci ihtimal doğrultusunda beni düzeltmesini beklemeyi umarak, naçizane, ikinci ihtimali dikkate alaraktan, yoluma devam etmek arzusundayım, yüksek müsadenizle:
Kendi dar görüşlülüğümden dolayı olsa gerek, suaili, “Türban giymeyi yasaklamak iyi midir?”, “Türban giymenin serbest olması iyi midir?” veyahut, “Şu, şu, şu mekanlarda/şartlar altında, türban giymek (ya da bunun yasak olması) iyi midir?” biçimlerinde sorup, bunlardan bir veya birkaçına kategorik imperatifi tatbik etmek, sanki daha tenevvür edici olurmuş gibime geliyor. Elinde çekiçten başka aleti olmayan bir zavallının, tüm sorunları çivi gibi algılama eğiliminde olması misali…
………………
Daha fazla uzatarak, sabrınızı sınamak istemiyorum, Hazret. “Üniveriseye giden öğrencilerin türban giymelerinin serbest olması iyi midir? diye, güncel versiyonunu sorduğumda sorunun kendime, cevabım, çok açık ve net biçimde, “Vallahi de, billahi de, iyi bir şeydir.” oluyor.
“Üniversite öğrencilerinin okullarında türban giyerek bulunmalarının yasak olması iyi bir şey midir?” diye sorduğumda da, cevabım, bu kez, “Vallahi de, billahi de, çok kötü bir şeydir,” şeklinde oluyor.
Kendi başına, üniversite öğrencilerinin, okullarında türbanla bulunmasının serbest olmasının kendilerine ya da başkalarına (tüzel kişilikler, kurumlar, devlet organları ve hatta rejim de dahil) verebileceği en ufak bir zararı görebilmekten aciz, bu liberal kulunuz.
Hatta daha da ileri gideyim: Üniversite öğrencilerinin, okullarında türbanla bulunmalarının yasaklanmasının FAŞİZAN olmayan bir gerekçesinin olabileceğini dahi görmekten de, tamamen acizim. Kim bilir, Ayet-i Kerime’de buyurulduğu gibi, belki benim gözlerim ve kulaklarım mühürlenmiştir…
Ya da Baykal Hazretleri’nin buyurduğu gibi, ben de, İran Devrimi öncesi ve esnasında, mollaların devrim hareketine destek veren o saf, o zavallı (aslında, içinden “zeka özürlü” demek de geçiyordur Hazret-i Baykal’ın da, nezaketinden tutuyordur kendini) solcular ve liberaller gibi bir aymazlık içindeyimdir…
Eyyy Tuncblake Hazretleri:
Mutlak olarak bilebilsem ki (mesela, Yaradan melek gönderip bu naçiz kuluna vahyetmiş olsa) salt, öğrencilerin üniversitelerine türbanla girmelerinin serbest olmasından ötürü, -hem de birden bire- bütün dünya Vahabi kıvamında şeriatçıların hükümranlığı altına girecek ve bu yeni iktidar sahipleri de ilk iş olarak, beni ve tüm sevdiklerimi kıtır kıtır kesecekler, bu malumat ışığında bile, -eğer bende zerre kadar insanlık onuru varsa- üniversitelere türbanla girmeyi yasaklamayı savunmak yerine, şerefimle ölmeyi (hatta ardından da, tüm insalık tarafından da, tarih boyunca lanetlenmeyi bile) tercih ederim.
Kuşkusuz, herkes Voltaire ya da Thomas Moore olamaz. Kuvvetle muhtemel ki, ben de, şartlar beni o noktaya getirdiğinde, Thomas Moore gibi cesaretle davranamam. Lakin, -hiç olmazsa- bu ayakları öpülesi insanların savundukları şeyin doğru olduğunu dahi söyleyemeyeceksem, o pozisyonu savunamayacaksam, yazıklar olsun bana!
Faşizmi meşru ya da mazur göreceğim bir gün gelirse, benim yüzüme tükürmeyene de yazıklar olsun, hatta.
………………
Tuncblake Hazretleri:
“Gel ve Gör” (Come & See/ “Idi i smotri”) isimli, meşhur bir Sovyet filmi vardır (1985 yapımı, Yönetmen: Elem Klimov).
Muhtemelen seyretmişsindir. Şimdi, izninle, sana o filmin sürreel finalini anımsatmak isterim:
Filmimizin kahramanı -tüyü bitmemiş- yetim çocuk, elinde bir tüfekle, Hitler’in çerçeveli bir fotografına ateş etmeye başlar. Her kurşun sıkışında, tarih geriye akar; çocuğun film boyunca şahit olduğu/yaşadığı mezalim ortadan kalkar; bir kurşun sonra, tarih, II.Dünya Savaşı’nın başına sarar; bir kurşun daha sıktığında, tarih, Nazi Partisi’nin iktidara gelişinnin öncesine sarar; bir kurşun, bir kurşun, bir kurşun daha… Ta, Hitler’in, kendi yaşlarında, küçücük bir çocuk olduğu yıllara kadar geriye alır zamanı. Bir kurşun daha sıkarsa, Hitlerin çocukluğunu da öldürürse, tüm o mezalim hiç yaşanmamış olacaktır. Hitler’in çocukluğunu öldürerek, bütün dünyayı, kendisini bekleyen korkunç tarihten kurtarmış olacaktır.
Çocuk, -son kez- o tetiği çekemez. Hitler’in çocukluğu da olsa, bir masumu, bir çocuğu öldüremez… Bırakır, o korkunç tarih bir daha yaşansın…
Sovyet filmi; Sovyet…
Sadece Sovyetler Birliği’nde 22 milyon insan öldü, II. Dünya Savaşı’nda…
İşte o Sovyetler Birliği’nden, hem de o korkunç yıllara tanıklık etmiş, Ales Adamoviç isimli bir yazar çıkıp, bu filmin senaryosunu yazıyor…
Bir insan anti-faşistse, onun için hayattaki en kötü şey, kendisinin de bir faşistin durumuna düşmesidir. O çocuk, tetiği son kez çekerek Hitler’in çocukluğunu öldürseydi (hem de yalnızca mecazi/metaforik olarak), kendisi de karanlk tarafın gücüne boyun eğmiş olacaktı (Anekin’in tercihi).
Bir kerecik olsun faşistlerle aynı konuma düşmektense, bıraktı; varsın yıkılsın dünya…
…………………………
Bilmem ki, anlatabildim mi, duygularımı da?
Eh, liberalizmin ucuz kalemşörlerinin elinden, anca bu kadarı geliyor… Bağışlayınız.
Ayhan Ulusoy şöyle yorumlamış:
February 22nd, 2008 at 3:26 pm
Tunçblake Bey,
Bir bütün itibariyle, Kerem Bey’in mülahazaralarına katıldığımı söylemekle yetineceğim. Tabii, Kant şak-şakçılığı hariç…
Böylelikle, ben de bir o kadar yazmaktan kurtuldum. Teşekkürler Kerem Bey.
Akif Arsoy şöyle yorumlamış:
February 26th, 2008 at 1:45 am
Türban yasağını savunanlar gerekçelerini rejimi korumak, Atatürk Devrimleri’ne sadık kalmak, laiklikliği korumak, şeriatın önüne geçmek, gerici değil ilerici bir toplum olmak vb. amaçlar ile ilişkilendiriyorlar.
Ancak Türkiye türbanın var olmadığı ve gözlenebilecek yaygın başörtüsünün o “analarımızın teyzelerimizin” taktığı başörtünün olduğu dönemler yaşadı. Bu dönemlerde “türbansızlığa” rağmen neler olduysa - ve neler olamadıysa artık - laiklik (herhangi bir tanım altında) yine sağlanamadı. Tuncblake türban serbest olursa bilimsel patlama mı olacak diye soruyor. (Cevap: Hayır olmayacak) Gözden kaçan türban konu bile değildi ve bilimsel patlama yine olmadı. Artık kabul etmeliyiz ki bilimsel patlama türbanın varlığı veya yokluğu ile ilişkili bir konu değildir.
Bilimin istisnalar bir tarafa özgür bir ortamda ilerlediği ve yasaklardan zarar gördüğü tecrübeyle sabit.
Türbanın öncesinde ve sonrasında Türkiye’nin laiklik ve ilerleme sorunları yaşadığı da aşikar.
O halde sebep-sonuç açısından Türkiye’nin kronik sorunları ile alakasız olan türbanı bu sorunların en ortasına yerleştirmek niye?
Benim gözümde, istisnalar hariç, türbana sokulmuş bir kadın baskı altında ve insanlık haklarından taviz vermiş, yasaklara tabi tutulan bir kadındır. Ancak bu çok üzücü neticenin çaresi bir başka yasak değildir.
Bilimsel patlamayı arzulayanların körü körüne de olsa yasaklara karşı ve özgürlükler tarafında olmaları lazım. Ancak rejimi koruma görevini kendilerine tahsis edenler, özgürlükleri bir prensip olarak değil konusuna ve neticesine göre ancak işlerine geldikçe savunmayı yeğliyorlar. Açıkçası ben de bu hataya düşüyorum (Bakınız Kürt sorunu).
Kerem Kandemir’in yasağı savunabilmek adına arkasına sığınılan argümanlar listesine (örn: kaygan zemin) bir katkı da benden: Çevremde çok duyduğum “özel koşullar/bize gelmez” argümanı. Bu argümana göre gelişmiş kabul edilen bazı ülkelerde, örneğin ABD’de, olan bir özgürlük bizde bize özel nedenlerden ötürü yaşanamaz. “Abi adamlar sistemi yerleştirmiş bir kere - orada insanlar bu tür şeylere alışkın - orada Islam’ın getirdiği bir kültürel dezavantaj yok” türünden tezler bunlar.
Bu tezleri sürenler “oralardaki” milletlerin özgürlükleri geliştirebilmek ve koruyabilmek için geçmişte ve halen bir mücadele verdiklerini unutuyorlar. Özgürlükler hep var değildi o topraklarda. Ve kendi kendilerine gelmiyorlar. Ülkenin havasından suyundan değil; halkının önceliklerinde varsa geliyorlar; yoksa “özel koşullar” devam ediyor. Oralarda birileri bizim rejim bekçileri gibi davranmadığı için özgürlükler yer edinmiş; rejim ise daha da güzel bir hal almış.
Türban yasağını savunmak bir hesaptır elbette ama küçük hesap yapmaktır. Milletinden daha güzel bir ortamı o millete güvenemediği için çok görmektir. Bu tercihle de milletin gelişiminin önüne geçip sorunun parçası olmaktır. Atatürk’ün düşünce mirasını kendilerinde görenler Mustafa Kemal’in çok daha akıl almaz koşullarda bile milletin önündeki çıtayı yükseltebildiğinden ders çıkarmalılar.
Sonuç olarak: İlerici, çağdaş bir rejim yasaklar ile korunmaz, baltalanır. Yasakçı düşüncelere artık kimse ilerici, çağdaş demiyor. Rejim bekçilerine sesleniyoruz. Lütfen rejimin önünden çekilin; ilerlemeye engel oluyor, çağın gerisinde kalmamıza neden oluyorsunuz. Tüm bunları çağdaşlık ve modernlik adına yapmanız ironik ama zararlı. Rejimi bir çocukmuş gibi yasaklar ile korudukça rejim bir çocuk olgunluğunun ötesine geçemiyor. Artık yetişkinlik çağı gelmeli.
Cem Balcı şöyle yorumlamış:
February 26th, 2008 at 3:45 pm
Sorunun ne olduğunu önce iyice düşünmeliyiz, Laiklik mi elden gidiyor, yoksa bu toplum zihniyet olarak mı geriliyor bunu tartışmaya açmak gerekli. Türban karşıtı olan bazı çevrelerin İzmir’de yaptıgı mitingi izlemiştim, üzülerek de olsa hallerine acımıştım, aralarında kim bilir kimlerin olduğu bir sınıf insan, orda başkalarının giyim kuşamları ile ilgili yaptıkları mitingin aslında kendi zihniyetlerinin ne kadar geride olduğunu gözler önüne sermiş oldular. Demokrasi söz konusu olunca, yine bu insanları en ön saflarda görmek mümkün. O Zaman, demokrasinin ne olduğunu tartışalım. 21 yüzyılda böyle bir kaos içinde olmamız bu ülke icin utanç verici olmalı, yabancı devletleri, toplumları kendimize hep örnek almadık mı ? Onların giyim kuşamlarını, yemeklerini, ve bir çok şeyi… Neden onların demokrasi anlayışını da biraz olsun içimize sindirmemişiz ki?
Türban için örneklerimizi çoğaltalım: Fransa’da son yıllar yasaklandı ama sadece ilk ve orta okul öğrencileri için! Şu an bile, kamuda serbest. Hollanda’da Kara çarşaf bile serbestti ama güvenlik gerekcesi ile sadece KARA çarşaf yasaklandı (haklı olaraktan yasak kabul edilir). İngiltere’de, yine kamuda, dini simgelerin hepsi serbest. Sorun laiklik ya da türban değil, demokrasinin ne olduğunu öğrenemediğimizden kaynaklı.
Önce, başkasının hakkına tecavüz etmemeyi öğrenlim…
Tuncblake şöyle yorumlamış:
February 28th, 2008 at 1:18 am
Valla, bu türban tartışmasıyla, kendimi, bi miktar 16. yüzyıl Fransası’nda rahip gibi hissettim. Malumaliniz, Jean Darc, İngilizler’i askeri olarak malup ettikten sonra, erkek gibi giyindiği için diri diri yakılmıştı. Bizim de bir Jean Darc’ımız var şimdi. Adı Bülent Ersoy! O bir travesti; yani kadın gibi giyinen erkek; cumhuriyet kıyafet devriminin şahane bir temsilcisi; türbansız! Hem de anti-militarist…
Gelelim tartışmamıza:
Evet Kerem Bey, doğru yorumlamışınız. Hakikatten, harbi, içinizdekini (soul searching) söyleyin demek istedim; türbanın estetik etkisi hakkında. Yani, “Türbanlı bir kız arkadaşınız olsun ister misiniz, hey erkek cemaati?” ya da “Türban takmak ister miziniz kadın cemaati?” gibi bi soru ve de eğer samimi bi tartışma yürüteceksek, hepimiz bilelim ki pek çoğumuz istemeyiz demek de istedim. Her ne kadar Kerem, “Beni etkilemez.” diyorsa da, ben ikna olmuyorum ve tekrar, bu, bir kadının bedenini, erotik obje olarak limitlendirmesi diğil mi, diye sorumda ısrar edicem. Yani, Türbanlı bi hatun, çekici olabilir mi gerçekten? Örtünmüş bedeni ve -giderek- yüzü kaybolurken, bütün işi, bizim kendi fantazilerimize (yani, türbansız kadınlardan edindiğimiz eğretilemelere) bırakırken, türbanlı bi insanın, bedeniyle ilgili bir özelliği örtbas ederken, biz, bu komünike edilen pasifliği, nasıl aktif bir aliş verişe çeviricez (yanlış anlamayın)? Türban, bir nevi, kara delik oluşturmak niyeti diğil midir?
Evet aynı zamanda bir moda; hatta defileler de gidiyor onun çevresinde. Tabii bu, hala bi yerlerde türbansızların yarattığı imajlara ve kültüre bağımlı (depended)… Sorarım: Kişisel hayalgücünüzle, bir nevi, bu objeyi kurma işini üstlenmiyor musunuz ve bu estetik deneyim, -daha baştan- kadına pasif bi rol vermiyor mu? Sorarim…
Evet, buraya kadar -tırnak içinde- kişisel; bazılarınız zevk meselesi diyebilir ya da Ahmedi Mursi biladerim gibi, “Zevklerle siyaseti ilişkilendirirsek ipin ucu kaçar.” denebilir ama ben de, ilişki kaçınılmaz bari ne yaptiğımızı bilelim, demek istiyorum, ayrica (ek olarak)…
Bi de, iyi mi olur demiştim? Tabii Kerem Bey, belki aynı cümlede sorduğum için buna da Kant’ın kişisel etiğe ilişkin epistemolojik süreçlerini uyguluyarak bir yanit vermis ama tabii ki Kant’ın da doğru işaret ettiği gibi, bu iş için estetiğe bağlı hayalgücünü işe koşup mesela demiş ki:
“Türban giymek, -adeta- bir doğa yasası olsa idi, bu karşı durulamaz, başedilemez yasanın gücüyle, her insan türban giyse idi, dünya, şimdiki halinden, daha iyi bir mekan mı olurdu? Doğrusunu isterseniz, kategorik imperatifi, türban giymek iyi midir? sualine tatbike kalkıştığımda, beni lebriz edecek bir açılım elde edemiyorum. Herkesin başı açık olsaydı veyahut herkes kravat taksaydı, dünya daha iyi bir yer haline mi gelirdi, türünden tefekkür, beni bir yere götüremiyor, maalesef.”
İşte bu noktada, çokça nefret ettiğin Kemalistler’le aynı metodla düşündüğünün (aydınlanma geleneği!) farkında değilsin (zira onlar da, dediğin gibi, türban takmanın doğa yasası (doğa şeriati) oldugu bi evren düşünüyorlar (ya da düşlüyorlar); realistik olarak da Suudi Arabistan’a ve İran’a filan bakiyorlar ve ve bir korku çığlığıyla “Zinhar olmazzz!” şeklinde yanit veriyorlar. Demek ki, seni, öyle bir dünya, -bir disutopia tadinda- etkilemiyor. Naapalım ki, kategorik imperatife öncel olan bir imajinasyon aşamasi var ki, orada, devreye bazı farklı vizyonlar girebiliyor…. Buna bağlı olarak, ikincisi -ve bence daha çok klinik tartışmaya yol açanı- burda, kişisel olarak, bir yasağa karsı ne tavır alacagımzı tartışmıyoruz. Tartıştığımız ne? Nasil bir toplum olmali? Bunu da soyut diğil; 2008′de tartisiyoruz… Yani iktidardaki partinin imajinasyonu, vizyonu ve deneyimi, ideal toplum olarak hayal ettiğimiz toplumlara pek benzemezken, yani, -Kantiyan etikle diğil- bir toplum projesinde, bir anlam olarak toplumun kendini (hakimiyet kayıtsiz şartsız milletinse, dii mi?) hayal ederken nelere öncelik vereceği, kategorik imperatifler belirlediği çocuklarının imajinasyonlarinda, neler çekici, neler diğil, neler “Fark etmez.” dediği proje, aydınlanma projesi, Kerem Bey… Muhafazakar proje diğil, ilerici projenin toplum hayali, etiğinin çercevesini çizer. Bu, Kant’ta böyledir; yoksa diğil midir, Keremovic [ sovyet ismi olsun diye…
]?
Bir de, tabii, bu işin siyasi zamanlaması var ki; tek kelimeyle iğrenç ve kendi başına, bana, “Türban yasağı kalsaydı, daha iyiydi.” dedirtecek nitelikte! Ona da başka zaman bakarız…
ahmedi mursi şöyle yorumlamış:
March 4th, 2008 at 2:55 pm
Türban kamusal alanın tamamında yasakken, neden üniversiteler özelinde bu kadar gürültü kopuyor ve bu başka kurumlara da benzeri oranda sirayet etmiyor (hastaneler, mahkemeler, vs.vs.veyahut ben farkında değilim, kimse kusura bakmasın) ?
Burada, sanki, bana biraz spekülasyon imkanı var gibi geldi. Müsaadenizle..:
Türk burjuvazisi kendini batılı ve eğitimli tanımlama iddiasındayken, toplumun gelecekteki fikir öderlerininin tamamını rahle-i tedrisatından geçirmesi beklenen bu kurumlara doğulu bir görünümü hiç mi hiç yakıştırmıyor. Burada, biraz toplumsal bilinçaltında sembollerle vücut bulan bir dizonans etkili oluyor diye düşünüyorum. Bir tür, yeteri kadar batılılalşamamanın verdiği eziklik duygusu. Bundan kaçınmak için yasaklamak, sorunca da bin dereden su getirmek bu yüzden. Üniversitelerin, türban karşıtlarının zihninde ve mitolojilerinde apayrı bir yeri olsa gerek; burada görev yapan öğretim üyelerinin de hayatı anlamlandırmalarında modern batılı insan ideali ile nispeten en kesintisiz ilişki kurdukları dergahlar. Kafalar karışık, duygular devrede…
Öte taraftan türbanlılar için de, günümüzde sınıf atlama yolunda önemli bir imkan. Mezun olunca çoğunun hayat standardı fazla değişmeyecek. Bunu bildiklerini sanıyorum. Ama onların da umuda ve özsaygıya ihtiyacı var. Zira toplumsal hayatta üniversite diploması önemli bir kimlik ve sinyalizasyon aracı.
Bir de, islami esaslara göre yaşamak isteyen kesmin erkeklerinin de üniversite mezunu, kendi inançlarını paylaşan, kendilerini beğenecek eş bulma sorunu oluşuyor. Ya üniverstiden sonra türbansız bir eş ile bir “maceraya” atılacaklar ya da nispeten eğitimsiz ama türbanlı bir eş ile iktifa etmek durumunda kalacaklar.
Yani diyeceğim o ki, belki de batının değer yargıları, son 85 senede, (hatta 150) modernleşmeyi tam olarak içselleştirememişlerin bile bi yerlerine işlemiş.
Sentez kaçınılmaz.
Bu söylediklerim, ilk aklıma gelen cevaplar… En çok açıklayanlar olma iddiaları yok ama bence sorduğum soruya ezberi bozan cevapların kıymetli katkısı.
(bazı beylik cevapları burada tekrar etmemeye özen gösterdim, farklı olmaya çalıştım affınıza sığınarak. Nilüfer Göle’nin Modern Mahrem kitabını da okumak geldi aklıma.)
Selami şöyle yorumlamış:
March 4th, 2008 at 5:48 pm
Türbanın serbestliğini savunurken şu argüman çok komik olmuş:
“Bir kerecik olsun faşistlerle aynı konuma düşmektense, bıraktı; varsın yıkılsın dünya…”
Türbanın serbestliği için oy kullananların kim olduğuna bakarsanız, filmdeki kahramanın tavrının sizden çok uzak olduğunu da anlarsınız. O kahramana benzeyenler yine aynı tavrı takınıyorlar. Ve türbana karşı çıkıyorlar.
Belki küçük Adolf o küçük yaşında bile ölmeyi, öldürülmeyi deli gibi isteyen rahatsız bir çocuktu. Ama o komünist “yaşamak esastır” dedi ve onu öldürmedi. Şimdi de kimsenin ölmesine, kimsenin özgürlüğünden vazgeçmesine, kimsenin kötülüğü seçmesine gönülleri razı değil. Çünkü yaşamak esastır. Yaşayabilir özneler yaşamayı istemese bile…
Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:
March 6th, 2008 at 1:30 am
Sevgili Odyssey,
Tartışma başlığını beğenmediğinizi dillendirerek söze başlayanlar kervanına siz de katılmışsınız. Başlıkların faili olarak, eleştirilerinize yanıt vermek istiyorum:
Türkçe konuşanlar/düşünenler dünyasında, okur-yazarlık hevesi -en eğitimli kesimleri (bizim hedef kitlemiz) de dahil- çok düşük olduğundan, bizim konvansiyonel içeriğimiz ve formatımız dahi, ulaşmak istediğimiz insanların ekseriyetine “ağır” geliyor.
TARTIŞMALAR adı altında yeni bir kategori oluşturmamızın altında da, ilgiyi ve katılımı arttırmak arzusu var. Dolayısıyla, sitede, yazarlarımız tarafından zaten etraflıca işlenen konuları, farklı bir formatla, mümkün olduğunca daha “light” bir dille işlemeyi, bir yöntem olarak denemekteyiz.
Bu yeni formatı ve içerik düzeyini tatmin edici bulmayan okur-yazarlarımız için, aynı konular üzerine yazılmış diğer eserleri okumayı ve yorumlamayı öneriyorum. Ha, onlar da kesmezse, oturup bir daha değerlendiririz durumu.
…………..
Gelelim türban tartışması bünyesinde yazdıklarınıza…
Öncelikle şunu söylemek isterim ki; aşk tartışmasında size verdiğim cevapta (türban tartışmasındaki yazınızı hesaba katarak yazdıklarımı kastediyorum) size haksılık ettiğim hissine kapıldım. Bu yüzden, özür dilemek istiyorum. Halkımızın ekseriyetinin başat zihniyetinin faşizan olduğuna inanan biri olarak,
sizinkine benzer, görece ılımlı bir pozisyonu olanlara yüklenmenin, çok da adil bir davranış olmadığına karar verdim.
Bu açıklamanın ardından, argümanlarınız ve tespitleriniz hakkındaki yorumlarımı sizle paylaşmak istiyorum:
“Kamusal alan” terimi, bu tartışmalar bağlamında, çok sayıda entelektüel tarafından kullanılmakta. Bundan kastın, devlet daireleri (kamuya ait binalar ve bahçeleri vesaire) olduğunu çıkarsamaktayım, söylenenlerden. Oysa, bu tabir, Kant’ın siyasi yazılarında yer alan, İngilizce’ye “Public Sphere” olarak
çevrilen kavramsallaştırmanın Türkçe’ye çevirisi olarak kullanılmaktadır, akademik çevrelerde. Bu bağlamda, Kant’ın Public Sphere / Private Sphere ayrımının, türban tartışmalarında referans verilen kamusal alan /özel alan ayrımından çok farklı bir kapsamı olduğunu belirtmek isterim. Kant’ın
kavramsallaştırdığı manada, bugün, türban ve benzeri giyim tarzları ya da semboller, zaten, ülkemizde de serbestçe kullanılabilmektedir. Dolayısıyla, sözü edilen yasakların kapsamı, ister ülkemizde, ister başka ülkelerde, kamusal alanını tümü değil, yalnızca devlet daireleridir.
Toplumların devrimler vasıtasıyla ilerletilip ilerletilemeyeceği, ilerletilebilseler dahi, sağlanacak ilerlemenin, devrim yaparken toplumlara ödetilen bedellere değip değmeyeceği, başlı başına bir tartışma konusu. Bu tartışmaya, burada girmek istemiyorum. Yalnızca, toplumların ilerlemesi için, Popper’ın
önerdiğine benzer bir yaklaşımı, devrimlere nazaran, daha insancıl ve kabul edilebilir bulduğumu söylemekle yetineyim.
Özgürlüklerin evrensel bir çerçevede uygulanmasına yaptığınız vurguya aynen katılıyorum. Bugüne ilişkin somut çözümün, hizmet alan-hizmet veren eksenine oturtulması önerinizi ise, başka bir yazımda tartışacağım.
Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:
March 6th, 2008 at 1:33 am
Tuncblake Hazretleri,
Şu kritik ifedenizden hareket ederek sürdürmek istiyorum, tartışmamızı:
“…..burda, kişisel olarak, bir yasağa karsı ne tavır alacagımzı tartışmıyoruz. Tartıştığımız ne? Nasıl bir toplum olmalı? Bunu da soyut diğil; 2008′de tartışıyoruz…”
Şimdi, eğer, söz konusu yasağa karşı alınması gereken tavırda zaten hemfikir olduğumuzu ima ediyorsanız, elbette, gönül rahatlğıyla, aramızdaki tartışmanın, “Nasıl bir toplum olmalı?” düzleminde devinmesine razı olabilirim. Lakin, memleketin gündemindeki haliyle, tartışma, “türban yasağı” tartışması.
“Yasağın nesini tartışacağız? Türban yasağının savunulacak tarafı olabilir mi ki?” diyorsanız, ne ala. Ben de işin o kısmını, yasağı savunanlarla tartışırım. Ancak, sizden, yasak konusunda açık bir fikir beyanı bekliyorum; haberiniz ola…
……………….
“Nasıl bir toplum olmalı” tartışmasına geçmeden önce, bir yanlış anlamayı gidermek isterim:
Kant’ta, “bilim-teknoloji”, “siyaset-ahlak” ve “estetik” alanlarına ilişkin yargıların birbirlerinden kesin biçimde ayrıldığını, bir alandan diğerine su taşımanın zinhar günah sayıldığını açık açık yazmış idik.
Sizse, maşaallah, bunun tam tersini yapmakta ısrar edip, bir de üstüne, -tuz, biber ekercesine- “Bu, Kant’ta da böyle değil midir?” mealinde, adeta, bizle dalga geçmişsiniz.
Hazret, nasıl bir toplum olmalı, suali, “siyaset-etik” alanına giren bir sualdir. Estetik tercihlerimizin, beğenilerimizin ya da tiksintilerimizin, bu suale yanıt vermede bize yardımcı olmayacağını, olmaması gerektiğini söylüyor Kant. Hala niye ısrar ediyor ve bu alanları kesiştirmeye çalışıyorsunuz, anlayamadım (Hazret-i Mursi’nin ilgili ikazlarını da “İstemesek de bunlar birbiriyle karışıyor.” mealinde eskivlerle geçiştirdiniz).
“Bu güzeldir; dolayısıyla da iyidir ve olması gerekendir.” veyahut “Bu çirkindir; dolayısıyla da kötütüdür ve olmaması gerekir.” formatına indirgenebilecek her türlü iddia ve argümanlarınız, bizim nezdimizde bir geçerlilik ve itibar taşımayacaktır; kusura bakmayınız.
Kategorik imperatifi tatbik etmeye yeltendiğim örnekte de, iddia ettiğinizin tam aksine, “estetiğe bağıl hayalgücünü” devreye sokmadım. Zinhar günahtır, diyoruz; daha nasıl anlatayım bilmem ki…
………………
Nasıl bir toplum olmalı? “Muhafazakar Proje”, “İlerici Proje” alternatifleri… İşte bu güzel bir damar, deşmek için…
Benim tercih önceliğim, “özgürlükçü” projeden yana… İktidarda olanların ya da iktidara geleceklerin kafalarındaki toplum hayali, isteyenin, -ötekine zarar vermemek kaydıyla- dilediği gibi yaşayabilme hakkını, özgürlüğünü, güvence altına alıyor mu; almıyor mu… İlk olarak buna bakıyorum ben.
Yoksa, ben kafamdaki ideal toplum modelinin gereklerini sana zorla dayattıktan sonra, isterse o dünyanın en şahane ütopyası olsun…
Zorlama olmayacak. Dayatma olmayacak. Güç kullanma, tehdit olmayacak…
Ha, farklılıkları zenginlik olarak görmeymiş; saygıymış… Öyle beklentilerim bile yok. Gölge etme; başka ihsan istemez, kardeşim; sen benim farklılıklarıma tahammül et; o da yeter bana.
Şimdi, Kantien ahlak çerçevesinde, bu kadarını istiyorsam ötekinden; bu kadarını da ona vermek zorundayım. Öteki muhafazakar bir hayat üslubu benimseyerek yaşamak istiyorsa, buna tahammül etmek zorundayım. Benimkinden farklı olan her türlü varoluş biçimiyle birlikte yaşamaya razı olmak zorundayım.
Yeter ki, kimse kimseye zarar vermesin; kimse diğerinin yaşam biçimine müdahale etmeye kalkışmasın.
Tüm bu farklılıkların bir arada, kan gövdeyi götürmeden yaşanabilmesi için de, demokrasi, ortak kültür olmalı. Temel haklar ve özgürlükler, tüm kesimler için ortak değerler olmalı.
……………..
Türkiye’de, muhtelif kesimlerin bu bağlamda ne tür niyetler taşıdıklarına, nelere razı olabileceklerine, nelere tahammül edebileceklerine ilişkin spekülasyonlarım da var. Bunları da, inşaallah bir başka yazımda sizlerle paylaşacağım.
Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:
March 6th, 2008 at 1:39 am
Selami’ye…
İşte ben de, en çok, bu tür yorumlara bayılıyorum. Kıptinin, şecaat arzederken, sirkatin söylemesine…
Mesela, bi tosuncuk, “Türkiye’deki Dinler Arası Savaş” adlı yazıma, “Evet, diyelim ki ben de Atatürkçülük dinine inanıyorum. Diyelim ki faşistim. Ne var ki bunda?.” mealinde bir yorum bırakmıştı.
Bir ülkede faşizanlık başat zihniyet olduğunda, o zihniyetten muzdarip fertler de, gemi iyice azıya alıyorlar. Utanma, sıkılma kalmıyor; “Biz böyle olmaktan gurur duyuyoruz zaten.” nidaları yükseliyor.
Ah Selamicik, ah…
Mutlak doğrular hep senin tekelinde (tekzihninde diyelim) değil mi? Herkes için doğru olanı, iyi olanı sen bilir, sen belirlersin, değil mi? Sadece, senin özgürlük saydığın şeyler özgürlüktür, değil mi? Dolayısıyla da, ötekine müdahaleyi kendine hak görebiliyorsun. Herkes cahil ve/veya aptal; bi sen pişmişsin…
Kadın yırtınıyor mesela, “Ben reşit yaşta bir insanım. Kendi hür irademle, bu türbanı takmak istiyorum. Benim için özgürlük, bunu tkabilmektir. Bu benim doğal hakkımdır.” diye…
Sense içinden (omni-scient’sın ya), “Vah garibim; vah cahilim; vah beyni yıkanmış, din afyonuyla uyuşturulmuşum… Köleliği öylesine içselleştirmiş ki, türban takmayı bile özgürlük sayıyor.” diye hayıflanıyorsun…
Allah aşkına (ya da yücelttiğin insanlık ideali aşkına, diyelim) bir dönüp sorsana kendine:
Kimsin sen? Nesin? Nereden buldun o mutlak doğruları? Kim verdi onları senin tekeline? Zerre kadar felsefe (epistemoloji mesela) bilgin olsa, böyle arsız, hayasız bir pozisyonu yakıştırabilir misin kendine? Senin, o aşağıladığın, kendi adına karar verebilme hakkını bile çok gördüğün, bu bağlamda, insan olarak bile algılayamadığın o türbanlı kızdan zihinsel olarak ne üstünlüğün var?
Hiç olmazsa o, sırtını (zihniyetini) her şey ibildiğine inandığı bir varlığın vahyine dayamış. Onun için vahiy yoluyla edindiği bilgi, mutlak doğru, evrensel bilgi.
Be kuzum, sen nereye dayandırıyosun pekiyi, sana başkalarını tahakküm altına alma hakkı/gücü veren bilgiyi? Senin mutlak doğrularının kaynağı ne canım? Kaynak ver de, biz de öğrenelim şunları. Biz de, güvenle, hayasızca, başkalarına tepeden bakmak için gereken zihinsel teknolojilerle donatalım kendimizi.
Ha, diyebilirsin ki, “Sen yapmıyor musun hiç, bende görüp de eleştirdiklerini?”
Vallahi ben de yapıyorum; hemen itiraf edeyim. Senin gibilere ben de acıyarak bakıyorum, mesela. Medya köşelerinde ahkam kesen kendini bilmezleri rezil rüsfa etmekle geçiyor zaten, günlerim. Lakin ben akılla, mantıkla, felsefeyle, beşeri ilimlerle görüyorum işimi. Kendimi biliyorum; haddimi biliyorum; bu bilgiyle de, senin gibi haddini bilmezlere, haddini bildiriyorum.
Kaale alınacak gibi değil yazdıkların ama örnek olsun (ibreti alem) diye göstereyim bir, iki keramet:
1-) O alıntıladığın, bir argüman değil, bi kere… Bir filmin, bir sahnesine ilişkin bir yorum. Argümante edilmemiş.
2-) “Türbanın serbestliği için oy kullananların kim olduğuna bakarsanız, filmdeki kahramanın tavrının sizden çok uzak olduğunu da anlarsınız.”
Neresini alıp da düzeltelim şimdi bunun? Diyelim ki türban serbestisi için oy kullananlar, dünyanın en kötü insanları… Bu, onların yaptığı her şeyi kötü kılmaz, bir kere… Argümentum ad hominem adlı mantık hatasıdır, içinde debelendiğin)
Bir MHP’li akademisyen çıkmış, üniversitelerde kyafet özgürlüğünü savunuyor: “Ben türbanı savunurken, aslında, kendi karımın başı açıklığını savunuyorum.”
Sırf MHP’li diye, “MHP’liler faşist olur. Bunlar özgürlükleri savunmazlar ki. Bunların derdi/niyeti başka.” deyip, adamın savunduğu şeyi es mi geçeceğiz?
Sen erkeksen (insansan manasında), nefesin yetiyorsa, türban serbestisi için oy kullananların kim olduğunu bir tarafa bırak da, savundukları argümanlara cevap ver.
3-) “Belki küçük Adolf o küçük yaşında bile ölmeyi, öldürülmeyi deli gibi isteyen rahatsız bir çocuktu.”
Adolf’ün çocukluğunu bilmem ama sende bir rahatsızlık olduğu kesin. İstediğin uzmana gidelim, yüreğin yetiyorsa…
Kendin pişir, kendin ye… Oh, ne güzel hayat… Ötenazi karşıtı Selami Paşa, almış klavyeyi önüne, Dingo’nun Ahırı’nda at koşturuyor…
Kehf Suresi’ni anımsattı bu yazdıkların bana: Musa, yanında Hızır Aleyhisselam tadında bir ermişle yolculuğa çıkıyor. Ermiş, yolda küçük bir çocuğu öldürüyor. Musa, masum bir çocuğu niye öldürdüğünü sorunca da, “O ileride çok kötü bir insan olacaktı. Ana-babasına eziyet edecekti.” mealinde bir izahat veriyor…
Neyse, tutayım biraz kendimi. Yoksa ipin ucu kaçacak…
4-) “Ama o komünist “yaşamak esastır” dedi ve onu öldürmedi. Şimdi de kimsenin ölmesine, kimsenin özgürlüğünden vazgeçmesine, kimsenin kötülüğü seçmesine gönülleri razı değil. Çünkü yaşamak esastır. Yaşayabilir özneler yaşamayı istemese bile…”
Bak, senin seviyende olsam, senin türban serbestisi için oy kullananların kim olduklarına bakman gibi, ben de sana, “Şu dünyada, kimler ötenaziye karşı çıkıyor? Kimler kürtaja karşı çıkıyor?” diye sorardım. Güya dincilerle mücadele edecen ama politik/etik olarak koyu Katolikler’le aynı safta olacan… Neyse, sen takılma buna, sadece argumentum ad hominem’in nelere kadir olduğunu yüzüne vurmak için yazdım bu paragrafı.
Argüman düzeyinde, asıl cevabım şu, o son yazdıklarına:
Sen, istersen, mesela türban takmayı, insanın özgürlüğünden vaz geçmesi, kötülüğü seçmesi falan gibi görebilirsin. Bunda bir sorun yok. Bunları ifade de edebilirsin. Onda da bir sorun yok. Hatta, insanların bu tercihlerde bulunmasına paşa gönlün razı da gelmeyebilir, yazdığın gibi. O dahi tamam…
Lakiiiin… İşte orada duracaksın. Haddini bileceksin. Gönlün razı gelmese de, o insanların, o tercihlerine KATLANACAKSIN! Onlara müdahale etmeye, onların tercih yapma imkanlarını ellerinden almaya hakkın yok, kardeşim. Buna kalkışırsan, işte o zaman sen de faşist olursun.
Olursun da ne kaybedersin? Hiç… Sadece, günün birinde, başka bir faşist gelip senin bir tercihini, “O davranış, insanın özgürlüğünden vazgeçmesidir; kötülüğü seçmesidir. Hadi canım, ikile!” dediğinde, ona verebilecek bir cevabın olmaz. Su testisi olarak, su yolunda kırılır gidersin.
Tercih senin; yolun açık olsun, bakalım.
Tuncblake şöyle yorumlamış:
March 6th, 2008 at 8:19 pm
Şimdi öncelikle bu tartışmaya girdiğim ilk noktayı daha netleştiriyim: Kant, herhalde modernite taraftarları için bir referans noktası, öyle mi? Eğer öyleyse ki, sen de öyle olduğunu söylüyorsun; Kant’ta olduğu gibi senin de yazında hayal gücü ahalaki bir yargıya varmak için işe koşulmuş durumda! Bu, hem Kant’ta hem de senin yazında kesinlikle böyle (daha teknik hale getirmemek için sadece bir kaç referans veriyim, çünkü Kant sonrası yorumlar bu konuda mutabakat halindedir. Kant’ta kategorik imperatif, estetik deneyime kök salmıştır:Adorno Lectures on Kant, E. Cassirer and M. Heidegger, Davos discussions…etc) Verdiğin akıl yürütmeden bir alıntı yapıp bunun altını çizdim; bi daha işaretliyim: “Herkesin başı açık olsaydı veyahut herkes kravat taksaydı,” dediğin anda, görsel materyal gösteriyorsun. Onu da bilfiil göstermediğin için hayal gücü var orda; aksini iddia etme! Buna karşı çıkanlar da aynı resimlere bakıyorlar. İkiniz de aynı yöntemi kullanıp bir sonuca varıyorsunuz fekat bir farkla: Sen o resimlere bakınca iyi, ötekiler kötü hissediyorlar! Ahmedi Mursi, bu çerçevede doğru hedefi, yani, o resime bakanların neden öyle algıladığını anlamaya çalışıyor zaten… Demek ki bu böyle…
İkinci olarak, siyaset-etik alanıyla, estetik alani ayrı diğildir. Yani, onlar arasındaki ayrılık, akıl yürütmeyi kolaylaştırsın diye uygulanmış, geçici (temporary) bir ayrılıktır; mutlak (absolut) değildir. Esasen bunlar, “toplum” aracılığıyla birbirlerine bağlanırlar; Ayhanlık bi laf edersem, insan sosyal bir hayvandır.
Onun için, bu konu, toplum nasıl olucak sorusuna esastan bağlı; o ayrılığa mutlak muamelesi yapmayi kes!
Senin toplum projen, burjuva demokrasisi; yani herkesin özgürlüğünü maksimum hale getirme projesi. Onun için, herkese bo bol özgürlük dersi vermişsin; tipik bir otoriteryen “Özgür olun lan!” gibi bi şey… Tabii, belki lazım (yani sana da!) ama 1789′dan sonra, özgürlük projesi, o ilkel liberalizmin hedonistik, ben-merkezciliğinin (gölge etme, başka ihsan istemem) biraz ötesine gecti, Keremoviç! Kaldı ki, senin bu hayalini kurduğun özgürlüğü getirmek için desteklediğini söylediğin AKP, senin standartlarının altına indi ve hatta, bilhassa, bu türban meselesini devreye sokuşu, 27 Nisan’dan gelen sempatiyi cukkalamaya yönelik gibi görünüyor (ki bazı liberaller, bu yangından mal kaçırmaya acaip bozuldular: Bakınız Ahmet Altan, Cengiz Candar… ) Anayasayı değştirmeden, yani diğer özgürlükleri feda ederek, satmış görünüyor; haberin ola! Keremezof Kardeş…
Bugün, bir örneği vardi medyada; Samsun’da mı, Sinop’da mı… Belediye, bi filmin afişlerini müstehcen bulup yasaklamıs. Okuldan kaçıp porno seyrederek büyüyen insanlardan oluşmus bir toplumla, kadının örtündüğü, cinselliğin yasaklandığı, kamusal alanın kadınlara giderek kapandıgı bi toplum projesinden gelenlerin, özgürlükle ilgili hayal gücü farklı olucaktır. Sorun, burda, olayların nereye gittiğine bakmakla alakalı. Tarihsel analiz yapmak lazım; her önümüze gelene bakıp, bir konu muamelesi yapamayız. Bunları, bir perspektif içinde görmek lazım. Özgürlüğü hayal et diyince, kadınların örtünme özgürlüğü diye bi şey hariç başka bi şey düşünemeyen bir grup adamın önerisi var karşımızda! Dolayısıyla, bir kere buna karşı çıkan faşist; taraf olan anti-faşist, diycek bi durum yok! Bunlar, siyasi meseler. Öyle olmasaydı, türban ASKERİ operasyon başladığı gün onaylanmazdı… Toplum tasavurruna geri dönersek, demek ki, özgürlük sizin için en yüksek değer! Fevkalade; öyleyse, bu değer açısından, İslam ülkeleriyle Batı’yı bi karşılaştırın ve çapayı taratmak için diğil, gemiyi doğru yolda tutmak için gerekeni bi düşünün! TÜRKİYE’NİN NEDEN İSLAM COĞRAFYASINDAKİ TEK GÖRECE KADIN ÖZGÜRLÜĞÜ AÇISINDAN DAHA İYİ DURUMDAKİ ÜLKE OLDUGUNU VE İSLAM’IN TARİHSEL STATÜSÜNÜ GÖR! Tabii ki, Batı’da türban yasağı olmuycak. Onların öyle bi sorunları yok ama unutma ki burda Yortu Gecesi, televizyonda İsa’yı Magdelana’yla türbansız gösterirler ve kimse de “Dinimize hakaret!” diye bunu yasaklamaya kalkmaz ama Nazizm propogandasi yasaktır. Niye; onu bi düşün. Yani, nasıl bir toplum sana çekici geliyor; bu tutuculuğun, Türkiye’de, özgürlük diye satılmasını mı istiyorsun? İyi düşün. Geçenlerde, AB Mahkemesi, din dersinin içeriğinin tek yanlı olduğunu söyledi; aynı hükümetin bakanı, “Değişikliğe gerek yok.” dedi… Niye din dersinin sunni din propogandası olması, seni herkese saldırmaya itmiyor da, iktidar partisinin türban meselesine sarılıp, bu baskı aracından özgürlük bayrağı yapmaya çalışıyorsun? Yani, birileri onu özgürlük olarak yaşıyo olabilir ama bundan sana ne? Senin hayal gücün, Fatih’in Çarsamba ilçesi mi; Beşiktaş Çarşı mı?
Türban hakkında tavrımı sormuşsun; bak, izah ediyim:
Türbanın ahlaki bi soru teşkil ettiğini, bir ölçu olduğunu sanmıyorum; bu bir…
Bu işte, eğer ahlaktan siyasete bir geçiş varsa, o, neden şimdi, nerde, nasıl, niye böyle, sorularını cevaplayarak olur ki, bunu yaparsan, türban namına, Turkiye’de fena “operasyonlar” yapıldığı kanaatiyle, siyaseten, türbanın gündeme dahi alınmasına karşıyım!
Hukuken görüşümü sorucak olsan, yani hayalimde mahkeme hakimi olsaydim, “Haktır; yasaklanmasın.” derdim…
Ordaki boşlugu da görüyorum, açık ve net olarak; bu minik akil yürütme ihtiyacını… Yani, o boşlukta çevrilen demagojileri deşifre edip, sahte özgürlükçülüğü (seni kast etmiyorum!) gözler önüne sermeye çalıştım bu yazılarda. Çaktın mı, Keremof!
Selami şöyle yorumlamış:
March 7th, 2008 at 5:43 pm
Faşizm karşıtı ve özgürlük savunucusuna bakınız.
Şu incelikli üsluba, özgürlükçü dile ve muhatabına söylediklerine bir bakın: Bilgisiz, çingene, hırsız, erkeksen, haddini bil, rahatsız, uzmana gidelim rahatsızlığını tescillettirelim….
Anlık ve bir duruma özgü olarak faşistlerle aynı konumda olduğunu düşünmüştüm. Şimdi daha da ileri gidebilirim: Bu bey bayağı bir faşist!
Sözlerinde ırkçılık dahil her türlü otoriter saplantı kol geziyor ama o değil biz faşistiz, öyle mi? Bu tarzla ve aklına işlemiş, dilinin de gizleyemediği kategorilerle beğenmediğin halkın çoğundan daha faşistsin.
Sen özgürlük savunuyorsun ha!
Öncelikle, ortalık yere döktürmüş yorum (mümkünse takdir) bekleyen birisin. Ne bu celal? Çingene, hırsız, rahatsız yorum yazınca zoruna gitmesin. Bugün çingene yazar, yarın kürt; bugün ruh hastası yazar yarın eşcinsel. Kızmayacaksın. Yazının altında “yorum yazın” yazıyor. Bunu bilerek yazıyorsun.
Senin kadar felsefe bilmiyorum ama hödük değilim. Gündelik ölçülerde mantıklı biriyim. Bahsettiğin şeyin özgürlükle bir alakası olmadığını anlayacak kadar da zekiyim. (Yine senin kadar değil elbette yüce felsefeci.)
Sen o büyük aklınla “özgür” ve “serbest” kelimelerine, bunların nasıl kurulduğuna, ne anlama geldiğine ne kadar yakından baktın, üzerine ne kadar düşündün felsefeci! Başına buyruk olmak, karar alırken başka bir otoriteye tabi olmamak, kendiliğin yoğun olması değilse bunlar ne demek?
İlahi saiklerle örtünen kadının hangi kutsal dayanağı ona özgürlük verir? Ben değil, onun dayandığı o kaynak onu ikinci sınıf olarak tarif ediyor. Ortalama bir akıl bile bunu görür kitapta. İslamda bu dünyada esas olan, özgürlük değil teslimiyettir, itaattır. Özgürlük ve mükafat öbür taraftadır. Burada çekilen, çekilmesi gereken şey çiledir. Metin ortada. Bir tarafımızdan mı uyduruyoruz! Bana İsa’dan Musa’dan hikaye anlatacağına, özgürlüğün gerçekleşmesi mümkün zemini, dünya hayatını aşağılayan, reddeden, dinlerin emrine uymanın neresinde özgürlük olduğunu anlat.
Türbana izin verenlere tekrar gelirsek, bunların bir bölümü Maraş’tan, Çorum’dan; bir bölümü Sivas’tan Allah Allah diyerek, bir bölümü Tuzla’da tersane sahipliğinden, bir bölümü Davutpaşa tipi tekstil atölyelerinin sahipliğinden palazlanarak geliyor. Adı geçen şirin ve özgürlükçü yerleşimlerimizi ne hale getirdilerse memleketin tamamını o hale getirmekten başka bir güzel niyetleri de yoktur. Erkek olsun, kadın olsun, bir güzel örtünmeli, kendini bir güzel dine bağlamalı ki isyan etmesin, ses çıkarmasın. Güzel günleri öte tarafta arasın. İnançlarında da hiçbir esneme olmasın ki bir gün devletine, patronuna diklenmesin. Bunlarla, bu yüce fikirlerle nasıl tartışabilirim ki ben! Üstüne üstlük bir de Kerem Kandemir varken.
Savunduğumuz tutup birinin başından örtüsünü zorla çekmek değil. Üniversite dini baskının yoğun olduğu ortamlardan gelip başını açmayı düşünebilecek bir kızın tek bahanesiydi. Bu düzenleme ile o kızların elinden bu şans da alındı. Bunu savunmak da Keremcik’e düştü. Bu yüzden de faşistlerin, falanjistlerin, klerikalistlerin, otorite tapınıcısı kitlelerin içselleştirilmiş, sıradanlaşmış baskıcı taleplerini şiddetle savunur konuma düştü.
Merak ediyorsan, dinin kamu yaşamını etkilemeyecek, tehdit etmeyecek bir konuma çekilmesi durumunda herkesin istediği gibi giyinmesine karşı değilim.
Sende, sürekli söylediğin her şeyi bir tarafa bir yere dayama eğilimi görüyorum. Bir laf edeceğin zaman “falancanın bilmem nesine göre” demedin mi kendini boşlukta hisseder gibisin. Bu da faşizan bir eğilim. En başta kendi aklına güvenemiyorsun. Akademisyen olmalısın. Bir otoriye yaslanma, arkayı kuruya alma eğilimi gördüm sende. Bunu başardın mı rahata erip, kendini o otorite ile bir tutuyorsun galiba. Umarım bu her hareketinde böyle değildir. Ama şu yaşadığımız örnekte muhtemelen, MHP ve AKP, halkın %70′i arkanda diye böyle bir cezbeye kapılarak pek bir rahat saldırmışsın. Ama asimetrik mücadeleler de büyük risk taşır, unutma.
Bir de, kimin ötenaziye kimin kürtaja karşı çıktığından bana ne? Dincilerle mücadele edeceğim diye her başlıkta onların dediğinin zıttını yapmak zorunda mıyım? Bu mu senin yüksek mantığın? Üstelik iki satır yukarıda bana, “MHP’lilerin her dediğine karşı çıkmak zorunda değilim” dedikten sonra. Sen değilsen ben niye olayım. Sarhoşken mi yazdın acaba…
Doğacak ve doğuracak olanın veya yaşatılanın ihtiyaçları güvence altına alındıktan sonra bu durumlarda da yaşamdan yanayım. Çocuk aldırmayı ya da birgün tekrar sağlığına kavuşabilecek birini öldürmeyi doğru bulmuyorum.
——————
Bu arada “Kamusal alan” kavramı, Türkiye’deki tartışmalarda hukuki kararlardan sonra kullanılmaya başladı. Kant’ın terimiyle bir ilgisi varsa da dolaylıdır. Hukuk jargonunda kamu demek devlet demektir. Kamu yönetimi, kamu hukuku, kamulaştırma gibi terimlerde de aynı anlama gelir. Öyle park, bahçe, sahil, lojman dahil evler vs. kamusal alan sayılmaz.
Not:Sinirlenince, terbiyesizlikle karşılaşınca böyle oluyor.
Dikkatle okumaya engel oluyor.
Beni katoliklerle aynı kafada olmakla suçlamamış. Sadece öyle demek yanlış, aynı yöntemle ben de sana böyle diyebilirim demiş. Çok farketmez. Sarhoşluk ve o bölümdeki mantıksızlık ithamı için özür diliyorum, ama sadece orası için..
Hala faşistlerle aynı konumda…
[Editörün Notu: “Ulan” kelimesi hariç (site kuralları ve yasal zorunluluklar), bu yorumunuzu da aynen yayınlıyorum, Selami Bey. Bana bu üslupla yanıt vermenizi de haklı buluyorum; zira, benim, sizin ilk mesajınıza cevaben kullandığım üslup, size de, benzeri şekilde mukabeke etme hakkı veriyor (en azından, benim ahlak anlayışıma göre). Elbette, bu tür üslubun, sitemizdeki eserlere ve yorumlara hakim olmasını istemiyoruz. Buna rağmen, hem de sitenin kurucusu iken, kendim bu yola neden tevessül ettim, kısaca açıklamak ihtiyacı duyuyorum:
Yetkimizi kullanarak, içeriğini beğenmediğimiz yorumlara yer vermemek gibi bir seçeneğimiz varken, bunu çok nadiren yapıyoruz (katılımcıların düşüncelerini ifade özgürlüklerini kullanmalarına imkan vermekle, sitemizde yer alacak eser ve yorumların taşımalarını arzuladığımız asgari nitelik standartlarını korumaya çalışmak arasında hassas bir denge arayışı yüzünden). Kimi utanç verici seviyesizlikte yorumlarıysa, ülkemizin okur-yazar tayfasının ahval ve şeraitini gözler önüne sermesi gayesiyle, cevaplamaksızın yayınladığımız da oluyor. Bazen de, -en hafifinden- alaycı bir üslupla yanıtlanması gerektiğini düşündüğümüz yorumlar geliyor. Selami Bey’in bu başlık altındaki ilk yorumu da, benim sübjektivitemde, o kategoride yer alıyordu. Zira, o yorumda tespit ettiğimiz, projeksiyon mekanizmasıyla dolayımlandırılmış, örtük faşizan zihniyetin deşifre edilmesi, aleni hale getirilmesinde, kamusal fayda gördüm.
Öte yandan, yanıtım, bağcı dövme niyetiyle kaleme alınmış olduğundan, iletişim/tartışma ahlakına aykırıydı. Kamusal fayda adına, insanın kendisine yakışmayan davranışlar sergilemeyi yeğlemesinde de, faşizan bir taraf var; kabul ediyorum. Faşizan bulduğum bir tavra karşı, kaba bir yaklaşımla mücadele ettim. Dolayısıyla, bana verilen bu yanıttaki üslubu da ziyadesiyle hak ettim.
Sonuç olarak, Selami Bey’le, ödeşmiş olduğumuz kanaatindeyim.]
Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:
March 8th, 2008 at 3:49 am
Selami Bey,
Ben de, ülkemizde bir tasssup sorunu olduğu kanısındayım. İnsanlarımızın, dini veya ideolojik tercihlerini özgür bir ortamda yaptıklarını iddia edebilmek, elbette mümkün değil.
Lakin, bu çok hayati sorunun çözümüne, üniversite öğrencilerine türban yasağı getirmenin, zerre kadar bir katkısı olduğunu düşünmüyorum. Üstelik, türban yasağı, taassup sorununu kökünden çözebilecek bir yöntem dahi olsaydı, yine de, uygulanması kabul edilemez. Zira, başını taassup yüzünden (aile, devlet, toplum baskısıyla da olabilir) örten genç insanları özgürleştirmek için dahi olsa, özgür iradesiyle başını örten tek bir insanın bile bu hakkını elinden almak, ahlaken ve hukuken meşru olamaz.
İnanınız, ben bu konuda sizden çok daha radikalim. Türban yasağı gibi işlevsellikten tamamen uzak ve ahlaken kabul edilemez bir yöntem yerine, bugünkü haliyle, insan haklarına aykırı ama bence daha insancıl, adil ve ahlaklı çözümleri tartışmaya açmak gerekiyor belki de…
Örneğin, insanların kendi çocuklarını diledikleri gibi yetiştirme haklarını ellerinden alsak… Çocukları, kreşlerde, okullarda, demokrasi kültürü ve evrensel telakki edilen değerlerle yetiştirsek… Baskıdan uzak bir ortamda, çocuklar, dini/ideolojik tercihlerini kendileri yapsalar… Ondan sonra da, dileyen kara çarşafla, dileyen çırılçıplak dolaşsa (dileyen Aczimendi, dileyen nüdist olsa)…
Özellikle abartıyor, karikatürize ediyorum ki, üzerinde düşünmek, tartışmak kolaylaşsın.
Şimdi soruyorum: Türbanı yasaklamak yerine, insanların kendi çocuklarını keyfi biçimde yetiştirmelerini yasaklamak:
1-) Daha işlevsel (hedeflenen sonuca götürücü manasında) değil mi?
2-) Ahlaken daha doğru, daha savunulabilir bir pozisyon değil mi?
En ufak bir beceri, eğitim gerektiren entepüften iş için bile diploma/ sertifika isteniyor da, çocuk yetiştirmek gibi dünyanın en zor işi için zerre kadar eğitim şartı yok.
Denilebilir ki, çocuk yetiştirme işi, modern toplumlarda, zaten kurumlara (okullara) düşüyor; ilköğretim de bu yüzden zorunlu kılınıyor. İyi de, o halde, taassup sorununu okullarda verilen eğitimle çözmek gerekmiyor mu?
Yani, manasızca türban yasağını savunmak yerine, okullarda, devletin gerçekten laik bir müfredat ve vatandaşlık eğitimi vermesini talep etmek (bakınız: “Türkiye’deki Dinler Arası Savaş” başlıklı yazım), bu fikri savunmak daha isabetli olmaz mı? Bunun yanına, devletin çocuk haklarını güvence altına almak için çok daha yoğun bir gayret içine girmesini istemeyi de eklesek; ailelerin çocuklarına (onlar erişkin yaşa gelmeden) “kutsal” değerler (her türlü dini eğitim) aşılamasını (empoze etmesini/öğretmesini) YASAKLASAK…
Gördüğünüz üzere, yasaklara, sırf yasak oldukları için karşı değilim. Kimsenin uygulamaya (hatta aklından geçirmeye) cesaret edemeyeceği yasakları savunabiliyorum. Dahası, insan haklarını bile kutsallaştırmış, tabulaştırmış değilim. Daha özgür bir toplum ideali adına, temel hak ve özgürlüklerin bile yeniden yorumlanabileceğine, değiştirilebileceğine inanıyorum.
Yeter ki, sorunları doğru tespit edelim ve onlara işlevsel ve ahlaken savunulabilir (meşru) çözümler bulup, onlar için mücadele verelim.
Selami şöyle yorumlamış:
March 10th, 2008 at 11:03 am
Yeniden başlamak için İyi bir gelişme…
Bakın, sizin kullandığınız güzel ama bir o kadar da büyük cümleyi aynen kopyalıyorum:
“Bir kerecik olsun faşistlerle aynı konuma düşmektense, bıraktı; varsın yıkılsın dünya…”
Bu cümlede bir kayıt veya bir açıklama göremiyorum. “Bir kerecik olsun” diyor. Onlardan tamamen, her yönüyle ayrı olduğu iddiası taşıyor. Aynı zamanda, yazının genelinde bazılarının faşistlerle aynı konumda olduğu burada fena halde sezdiriliyor. Zaten sonrasında bunun üstünden yürüdünüz. Bu cümle karşı tarafın onlarla aynı durumda olmadığı hükmünü de barındırmasa ben yine o lafı etmezdim. Yeterince nazik biriyim aslında.
(Genel olarak faşizm lafının bu kadar çok kullanılmasının da bir zihni tembellik olduğunu düşünüyorum. En azından şöyle bir fark var: Her türlü otoriter tutum faşizm değildir; faşizm her türlü otoriter tutumun ırkçılıkla birleşmiş ve anlamlandırılmış halidir. Muhtemelen tüm otoriter eğilimleri hayattan atmak için uğraşan liberal batı düşüncesinin bir numarası olarak bu yaygın kullanım ortaya çıktı. Her neyse…)
Bunun üstüne, yani türbanın serbest kalmasına karşı biri olarak, bana “sen faşistsin” denmesine karşı, yukarıdaki iddialı cümlenin sahibine “şu anda faşistlerle aynı yerdesiniz” demek farz oldu. Sonrasında olanlar da ortada…
Size durup dururken faşistlik itham etmek için herhangi bir başka sebebim bulunmuyordu yoksa.
Tartışmanın devamında, öfkeme rağmen, türbana neden karşı olduğumu da anlatmış görünüyorum. Gerekçeler çoğaltılabilir ama benim asli gerekçem kendini yeterince açık ediyor. Bununla birlikte laik eğitim gibi konular zaten savunduğum konular arasında. Bir laiklik pakedinden ziyade türbanın üniversitedeki durumunu tartıştığımız için geçiyorum. (Ama bakın geçen Danıştay din dersinin içeriğini uygunsuz buldu. Milli Eğitim Bakanı hemen arkasından din dersi zorunlu, türban serbest şeklinde konuştu. Onlar ne dediklerini ve ne istedikleri çok iyi biliyorlar. Bakın başbakan katile af isteyene “buna ölenin ailesi karar verir” diyor. Bu açık şeriat hükmüdür. Bunlar hep geçen hafta oldu. Sahi, şu faşizm testinden niye büyüklerimiz de geçirilmez acaba?)
Bundan başka, yasağın sözkonusu olduğu mekan üniversite. Şu hali ayrı ama taşıdığı sıfata uygun bir üniversitede ilahi kelamla özellikle hukuk, iktisat, tıp, antropoloji, biyolojiyi, felsefe, resim, müzik vb. alanları nasıl barıştıracaksınız. Dindarlar bunları öğrenmesin mi? Öğrensin tabi, ama dinin farz, hatta sünnet bile olmayan bir emri ile harekette ısrar ederek eğitimini-geçimini-kariyerini riske atan, silebilen bir insanın üniversiteyle veya o bilimle ilişkisi nasıl olabilir?
Bakın İslam’ın şartı bellidir, imanın şartı bellidir, farzlar bellidir. Türban bunlar arasında bile değildir. Olsa tezim değişmez ama zorunlu olmayan bir hükme uymada bu kadar ısrarlı olmaları üzerinde biraz düşünmek gerekir. Bu insanlar öyle örtmüştür böyle örtmüştür ayrı, ama bu derece tutucu insanların adı geçen bilim veya sanatların eğitiminde ne yapacaklarını düşünüyorsunuz?
Ben düşünmüyorum, bazı örnekleri biliyorum… (Nihai bilgi diyeceksiniz belki ama bizzat en yakınlarımın şahit olduklarını ve gördüklerimi söylüyorum) Tıpta erkek kadavraya girmiyorlar, resimde model dersine girmiyorlar, antropolojide hocaların allahsız olduğunu konuşuyorlar, hukukta roma hukukuna küfrediyorlar, iktisatta faiz haram diyorlar… Belki Bilgi’de, Sabancı’da, Boğaziçi’deki paralı çocuklar daha sakindir ama İstanbul ve Marmara Üniversitesi’nde olaylar böyle seyrediyor. Şimdi bu çocukları üniversiteye alsan; sınıfta bıraksan kafir ve hedef olursun, geçirsen memleketin canı yanar.
Yani herkes serbest olsun, kimse kimseye karışmasın durumu bu konuda olamıyor. Benim veya onun, vehimlerimiz, korkularımız yüzünden değil, böyle yaşanıyor. Yaşanmıyor diyen devlet hastanelerinden, devlet okullarından niye yararlanmadığını; karakola gitmekten niye çekindiğini anlatsın. Özgürmüş gibi takılıyor bazıları, ama bu ülkede belli turistik alanlar dışında hayat kapkara…
Özgürlük savunuluyor gibi geliyor ama bu ülkenin mahallelerinde yaşamıyorsunuz, hastanelerine gitmiyorsunuz, kamu okullarında okumuyorsunuz, taşrasını bilmiyorsunuz. Oruç tutmadığınız için zayıf aldınız mı hiç? Annenizin başı açık diye size ters giden öğretmeniniz oldu mu? Bunlar yeni değil üstelik, 20 sene önceki olaylar. Daha geçen Şişli Etfal’e çocuğumu hastaneye götürdüğümde türbanlı kadınlar çocuğun ateşinin düşürüldüğü odadan -çocuğu soyup ıslatıyorsunuz- beni çıkarttılar. Annesi yapsınmış. Çocuk bağırıyor, ağlıyor, annesi zaptedemiyor ama onların anlayışı böyle. (Doktor da türbanlıydı bu arada.) Torununu getiren pos bıyıklı bir dede ile birlikte kapıda dudaklarımızı kemirerek bekledik. Böyle ortamlarda kavga edemezsiniz, tartışamazsınız. Çok daha hayati problemler vardır ortada. İşiniz uzar, işiniz olmaz, canınız yanar. Güvenlik alır sizi atar dışarı. Karşınıza türbanlı bir kadın veya erkek hakim çıkarsa (Allah çıkartmasın) sorunu anlayacaksınız ama geç olacak. Ama o zaman da türbana özgürlüğü savunanlar gidecek özgür bir yer bulur, gene biz kalırız buralarda.
Tüm bunlar yüzünden üniversitede türbana karşıyım. Üniversitede gerici hocalara da karşıyım. Müslümanların değil ama gericilerin yüksek öğrenim görmelerine ve bu sayede yükselmelerine karşıyım.
Gelen şeriat değil, giden de tam manasıyla laiklik değil ama giden hayatımızdan gidiyor. Biz yıllardır faşizmi iliklerimizde hissediyoruz Kerem Bey, siz hangi faşizmden bahsediyorsunuz?
Akif Arsoy şöyle yorumlamış:
March 11th, 2008 at 12:50 pm
Selami Bey,
Düşüncelerinizi şöyle algıladım:
1- Normal koşullar altında, biz de özgürlükçüyüz ve insanların kıyafetine karışmayız. (Bkz “Merak ediyorsan, dinin kamu yaşamını etkilemeyecek, tehdit etmeyecek bir konuma çekilmesi durumunda herkesin istediği gibi giyinmesine karşı değilim.”)
2- Ancak karşımızdakiler normal değil (Bkz “Türbana izin verenlere tekrar gelirsek, bunların bir bölümü Maraş’tan, Çorum’dan; bir bölümü Sivas’tan Allah Allah diyerek, bir bölümü Tuzla’da tersane sahipliğinden, bir bölümü Davutpaşa tipi tekstil atölyelerinin sahipliğinden palazlanarak geliyor.”)
3- Zaten onların çıkış noktaları özgürlük değil ki (Bkz “İlahi saiklerle örtünen kadının hangi kutsal dayanağı ona özgürlük verir? Ben değil, onun dayandığı o kaynak onu ikinci sınıf olarak tarif ediyor.”)
4- İşte bu yüzden bu konu bir özgürlük konusu değildir. (Bkz “Bahsettiğin şeyin özgürlükle bir alakası olmadığını anlayacak kadar da zekiyim.”)
5- “Bunların” değiştirdiği Türkiye’nin “dışında” yaşayanlar, durumu özgürlük sorunu olarak hatalı değerlendiriyorlar. (Bkz “Özgürlük savunuluyor gibi geliyor ama bu ülkenin mahallelerinde yaşamıyorsunuz, hastanelerine gitmiyorsunuz, kamu okullarında okumuyorsunuz, taşrasını bilmiyorsunuz.”)
6- Değişen Türkiye’nin “içinde” yaşayanlar, bunun bir tehlike olduğunu görmeliler. (Bkz “Karşınıza türbanlı bir kadın veya erkek hakim çıkarsa (Allah çıkartmasın) sorunu anlayacaksınız ama geç olacak. Ama o zaman da türbana özgürlüğü savunanlar gidecek özgür bir yer bulur, gene biz kalırız buralarda.”)
7- O halde bir şeyler yapmalı, akademik olarak özgürlükleri savunmayı bırakıp bu tehlikeyi büyütenlerin önlerini keselim. Gericileri durdurma mücadelesine katkı için türbanı üniversitede yasaklayalım. (Bkz “Tüm bunlar yüzünden üniversitede türbana karşıyım. Üniversitede gerici hocalara da karşıyım. Müslümanların değil ama gericilerin yüksek öğrenim görmelerine ve bu sayede yükselmelerine karşıyım.”)
Hastanede başınıza gidenler kötü (ve geçmiş olsun diyorum). Buna benzer gerçek hikayeleri duyuyoruz. Örneğin, başı açık bazı kadınlara aylık bağlanarak başlarını kapatmaları yönünde bir avantaj yaratıldığını duyuyoruz, güvenilir kaynaklardan.
Kısaca özgürlükler ile alakası olmayan bir takım grupların tehlikeli bir organizasyon içinde olduklarını bildiğimi bilmenizi istiyorum.
Türban üzerinden oynanan özgürlükler düşmanı planların varlığına rağmen, türban meselesi bir özgürlükler sorunudur.
Siz temelde özgürlüklere destek verdiğinizi (Bkz özet maddesi #1) ama bu meselede özgürlük isteyenlerin sabıkalı olduğunu (Bkz özet maddesi #2) ve niyetlerinin samimi olmadığını (Bkz özet maddesi #3) söylüyorsunuz. Bu gerekçe ile kimliği ve niyeti şüpheli insanların savunma amaçlı yasaklar ile önlerinin kesilmesini destekliyorsunuz (Bkz özet maddesi #7)
Özgürlükleri, kimin istediğine veya hangi niyetle istediğine göre tesis etmek son derece yanlıştır. Öyle bir sistemde birilerinin, kimlikleri ve niyetleri değerlendirip, istenilen özgürlüğü hak edip etmediklerine karar vermeleri gerekir. Yargı sistemi dahi bu değerlendirmenin altından kalkamaz zira yasalar önünde eşitlik korunamaz.
Bu tip bir sistemde kişisel hak ve özgürlüklerin hüküm sürdüğü bir ülke oluşmaz. Niyet ve kimlik değerlendirmelerini elinde tutan iktidardakiler (hükümet ve kurumları kastediyorum), gelecekte güç sahibi olmaktan düşerlerse, yerlerine gelecek yeni muktedirler, eskilerin oluşturduğu geleneği takiben, temel hak ve özgürlükleri esas alarak değil, kendi kıstaslarına göre tamamen değişik bir sistemi inşa etmeye kalkabilirler. Dikkat edilirse böyle bir ülkede özgürlükleri savunma ilkesi hiç bir dönemde yerleşmemiş olacaktır. Sadece güç sahibi olanların bir dönemden bir döneme değişen ideolojilerinin, sistemin mekaniği üzerinden (bu mekanik cumhuriyet ve hatta bir çeşit demokrasi bile olabilir) fikirlerini oturttukları, çalkantılı bir ülke ortaya çıkar.
Aslında böyle bir sistem dediğimiz şu anki Türkiye’yi anlatıyor. Küreği kapanın farklı yöne çektiği bir sandal, rekabetin kaçınılmaz ve kritik olduğu bir küresel dönemde, büyük dezavantajı yüzünden geride kalır.
Alternatif nedir peki? Güvenmediğimiz insanlara bile, şüphe duyduğumuz gerekçelerine rağmen, özgürlüklerini teslim etmeliyiz ki bu gelenek toplumda yer etsin. Değişen muktedirlere rağmen temel hak ve özgürlükler baki kalabilsin. Bu yüce değeri topluma yerleştirmenin başka yolu var mı? Bizim “çağdaşların” arzuladığı “Önce herkes bizim gibi aydınlansın, ondan sonra herkese özgürlük verilecek elbette” yaklaşımı ile bu kavram topluma yerleşmeyecek. Tersine yasaklar geleneğimiz pekişiyor.
AKP’den korunma için yasakları kabul edebilenler şu soruları sormalılar: Bile bile lades deyip, “dincilere daha da özgürlük verirsek” ne olur? O yol nereye varır? Özgürlükleri savunmak bunca riske değer mi? Temel hak ve özgürlükleri sabitleştirmek bu halka ne derece avantajlar getirir ki? AKP’den çekinenlerin bir çoğu bu soruları yeterince irdelemeden varsaydıkları cevaplarını beyinlerine kazımış durumdalar.
Daha sonra da şu soruları sormalılar: Bu riske girmeyip yasakları desteklemeye devam edersek ne olur? O yol nereye varır? Tarafsızca ve bir ilke olarak değil göreceli hesaplara göre sunulan hak ve özgürlükler ülkesinde neler kaybederiz? Bu soruları soran pek yok.
Cem Balci şöyle yorumlamış:
March 11th, 2008 at 9:20 pm
Selami Bey.
Siyasi bir programi izliyordum gecen aksam, bir emekli GENERAL’in konusmanin arasinda bir cumle cok dikkatimi cekmisti ! Birilerinden soz ederken ornek gosterdi ve ‘ afferdesiniz arap usagi gibi’ diye, Sonra bunu cok dusundum, ve yazilarin birinde buna benzer bir iki satir yazi gordum uzuldugumu ifade etmeliyim,
“İlahi saiklerle örtünen kadının hangi kutsal dayanağı ona özgürlük verir? Ben değil, onun dayandığı o kaynak onu ikinci sınıf olarak tarif ediyor. Ortalama bir akıl bile bunu görür kitapta. İslamda bu dünyada esas olan, özgürlük değil teslimiyettir, itaattır. Özgürlük ve mükafat öbür taraftadır. Burada çekilen, çekilmesi gereken şey çiledir. Metin ortada. Bir tarafımızdan mı uyduruyoruz! Bana İsa’dan Musa’dan hikaye anlatacağına, özgürlüğün gerçekleşmesi mümkün zemini, dünya hayatını aşağılayan, reddeden, dinlerin emrine uymanın neresinde özgürlük olduğunu anlat..”
Belli ki din karsiti birisiniz, bununla birlikle ozgurluk karsiti oldugunuz da malum ortada, islamiyetten once kadinlarin sosyal statusu hakkinda bir bilginiz var mi acaba ? Sanirim olsaydi yukari’da okudugumuz cumleleri sarf etmezdiniz. Ben siz ogreniniz diye degilde baskalari okursa ogrensin diye yazmak istiyorum.
islamiyetten once kadinlar sadece birer sex objesi ve birer kole olarak kullanilirdilar, dunyanin hic bir kitasinda kadinlar icin bir esitlik soz konusu bile degildi, araplar kadinlari diri diri topraga gomerlerdi. islamiyetle birlikte kadina deger ve hak verildi, kadin erkek esitligi saglandi, Mevlana’nin bununda ilgili bir sozu vardir, “Kadınlar akıllı erkekleri yenerler ama cahil erkekler ise onları yener. ” kadini bir magluk olarak degilde ustun bir halik olarak tanimlamis.
Simdi mevlana’yi birakalimda donelim size, Basi kapali bayanlari siz ikinci sinif olarak goruyorsunuz ve sizin gibiler goruyor, Yasiniz ve bilginiz yeterlimi bilmem ama 80 oncesi boyle bir sorun yoktu. Yani kamuda, yada universite de bile herkes istedigi gibi giyinirdi, olanlar sonra oldu universiteli ogrenciler icin baslarini boyle kapalarimi seklinde taahutte bulundular. Sonrasi malum gun gectikce hersey zivanadan cikti, darbeler, postmodernler e-darbeler vs vs
Sorun Laiklik degildir…
Odyssey şöyle yorumlamış:
March 15th, 2008 at 3:41 am
Şimdi malum son gelişmeler yaşanırken, aklıma takılan birkaç soru oldu. Zihnimin netleşmesine yardımcı olabilir misiniz?
Soru 1: Siyasi Partiler Kanunu 78. maddesine göre bir siyasi parti “…….Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşüremez, temel hak ve hürriyetleri yok edemez…..” Bu durumda türban yasağı temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesi değil midir? Bu yasağı savunan partilerde aynı maddeye muhalefet etmiş olmuyorlar mı?
Soru 2: 87. maddeye göre “Siyasi partiler, Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasi veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar.” Şimdi AKP bir noktada bu maddeye muhalefet ettiyse, MHP de türban yasağının kaldırılmasına destek vererek benzer bir muhalefetin içine girmemiş midir? MHP için de kapatma davası açılacak mı?
Soru 3: Yine aynı kanunun 85. maddesine göre “ Siyasi partiler, Türk Milletinin Kurtarıcısı, Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Atatürk’ün şahsiyet ve faaliyetlerini veya hatırasını kötülemek veya küçük düşürmek amacını güdemez ve buna yol açabilecek davranış ve faaliyetlerde bulunamazlar.”
Şimdi AKP’nin mensupları bugüne dek bu maddeye birçok kez muhalefet ettiler. Neden o zaman kapatma davası açılmadı?
Soru 4: Yine aynı kanunun 79, 80, 81, 82, 83 ve anayasanın birçok temel ilkesine alenen muhalefet etmekte olan DTP için kapatma cezası uygulanacak mı?
Soru 5: Hadi işi biraz daha ileri götürüp biraz ironi yapılırsa, yine aynı kanunun 79. maddesine “Siyasi partiler;
………….
c)(Değişik : 12/8/1999 – 4445/13 md.) Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, Türk uyruğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden herhangi bir suretle, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak yardım kabul edemezler, bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar” ise ve son 25 sene içerisinde birçok partinin (öncelikle iktidar partileri) bu maddeye muhalefeti aşikar ise, onları neden kapatmadık?
Soru 6: Bugün açılan dava konusu daha önce bu memlekette 27 Mayıs İhtilali’ne sebep oldu ise, bugün sadece hukuki yolların deneniyor olması sevindirici bir gelişme midir? Aynı zamanda memleketin Başbakan ve Cumhurbaşkanı mevkilerindeki siyasileri etkileyen bu duruma “hukuki darbe” demek yerinde olabilir mi?
Aklım karışık. Eksik, hatalı, belirli noktalarda ise gereksiz detaylara takılan bir düşünce içersinde olabilirim. Ve hatta durumu kavrayamamış olabilirim. Yukarıda da dediğim gibi; zihnimin netleşmesine katkıda bulunabilirseniz sevinirim.
Abdurrahman şöyle yorumlamış:
March 17th, 2008 at 12:41 pm
Hukuk açısından şöyle cevaplanabilir sorularınız:
1. Temel hak ve hürriyetler, anayasada ve yasalarda tanımlanır. Yasalar dışında bir tanım alanı yoktur. Bu konuda “yasal düzenlemeler ile yasaklanmayan her şey serbesttir” diyenler ile “yasal düzenlemeler ile verilen her şey serbesttir” diyenler arasında bir tartışma vardır. Ama her koşulda türbanı yasaklayan yasanın varlığı hukuki açıdan onu bir temel hak olmaktan çıkarır.
2. Kapatma davaları, daha çok partinin “odak oluşturması” durumunda gündeme gelir. MHP bu icraatıyla dediğiniz gibi yorumlanabilir ama düzenli, istikrarlı, alışkanlık haline gelmiş bir yasadışı faaliyetin merkezi sayılamaz. Bugün…
3. Kapatma koşulları yasanın 101. maddesinde yazılır, Anayasa 68. maddede de değinilir. Yapılması yasak olan şeyleri yapmak sadece o koşullarda kapanma sonucunu getirir. Önümüzde Anayasa 68. maddede de tarif edilen “odak olma” durumu var. Diğer durumlarda başka yaptırımlar uygulanır. Ama savcı her koşulda bu olayları biriktirir, odak olma olarak tanımlanacak yoğunluğa geldiğinde davayı açar.
4. DTP için de inceleme yapılıyor, sürekli yapılır zaten. Ona da şimdi açılmadıysa yarın açılır.
5. Bahsettiğiniz durumu ıspat için yeterli deliliniz varsa savcılığa bildirmeniz insanlık namına rica edilir… Şüpheniz yersiz değil ama hukuk şüpheyle değil kanıtla iş görür. Laiklik konusunda kanıt nerede, diyebilirsiniz. Aynı konudaki sürekli ve değişik kademelerden gelen irade beyanları bu durumlarda yeterli kanıttır. Hiçbir siyasetçi “Falanca yabancı dedi, böyle yapacağız” diye iş yapmaz. Yapsa, dediğiniz olabilir.
6. Hukuk da nihai olarak bir güç dengesinin, bir gücün onaylanmasının, topluca kabulünün ve bir güç kullanma tekeline saygının ürünüdür. Denge bozulmadıkça darbeye gerek olmaz. Bir de denge noktası değişirse darbe olmaz. Ama bir denge noktası da denge bozulmadan kolay kolay değişmez. Çok hafif kaydırmak lazım çubuğu. Ani bir sarsıntı oldu mu, ne olacağı belli olmaz. Her şey birden çökebilir. Vaktiyle dengeyi bozmaya uğraşanlara darbe yapıldı. Bir süredir denge fena zorlanıyor. Ya değişecek, ya da yeniden kurulacak. Sevinmek veya üzülmek sizin ne istediğinize, nerede durduğunuza bağlı olarak değişir.
İnşallah faydası olur.
Tuncblake şöyle yorumlamış:
March 19th, 2008 at 10:01 pm
Abdurrahman bey,
temel hak ve hurriyetler anayasa ve yasalarla tanimlanaz fakat kullanilir. Temel haklar dogustan gelir dolayisyla, yasalar bunlarin nasil kullanilacagini duzenler. Evrensel hukugun en onemli kurali yasalarin kaynagini mesruiyetten almasidir tersi gecerli digildir. Acilis bolumundeki ideolijik nutka regmen TC anayasasi kisi olmakdan gelen haklari (….hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu…) tanimakdan kendini alikoyamaz cunku modern cumhuriyetin esasi insanin dogustan gelen haklarini tanimayla (yani kabul etmeyle) tanimlanir… Boyle olmadigi takdirde her bireyin oy hakkini yasayla tanimlamak gerekirdi.
2. madedeki bu gun kelimesi cok onemli cunku MHP ile ilgili kapatilma talebi herkesin sandiginin aksine on iki elul oncesine dayanir (on iki eylule dayanmamiza sebeb olan faaliyetleri sebebi ile) RP Fazilet ve AKP arasindaki baglanti neden iki donemin MHPsi arasinda kurulamaz hep merak ederim sizin bi cevabiniz var mi… HA cevaplamadan once MHP nin on iki eylul oncesi liderligiyle bu gunku liderligini karsilastirin bakalim nasil bir fark bulucaksiniz.
3. maddedeki Odak olma tanimi hukuki bir tanim digildir dunyanin neresinde odak olmak diye bir tanim vardir duymak isterdim dogrusu. Eger yasa odak olmanin ne oldugunu tanimlayamiyorsa o zaman ictihada bakilacaktir, eger ictihad asamasinda hukuki mantik RP Fazilet ve AKP baglantisi uzerinde kuruluyorsa o zamanda bu
gunku iddialarin yeni olmadigi ortaya cikiyor, dolayisiyla sayin savci bunlari gundeme getirmekde gec kalmis sayilamaz mi? Bu kadar sure delil biriktirdiyse bunlarin yeni seyler olmasi gerekmez mi? Gec kalmak gorevi ihmale delalet etmez mi?
4 DTPye zaten dava acildi. Ozellikli AKPli zevatin bu davayla kendi davalarina tepkileri arasindaki kontras onlari demokrasi sinavindan caktirmaya yeter…
5 Iktidar partisi Kopenhag kriterlerini uyguluyarak zaten bi olcude bunu yapmiyor mu? Fekat disardan telkinin de bir mesruiyeti yok mu? Ozellikle yurtdisindaki turk vatandaslari goz onune getirilip TCmizin bunlara telkinleri dusunulurse (bkz Tayyipin Koln konusmasi)
6 Hukuk ancak belli olculerde guc dengesiyle tanimlanabilir cunku insan haklari evrensel beyannamesi gibi bir cercevesi vardir. Bu cercevenin disindaki seyler bir guc dengesini yansitabilirler ama onlari hukuk diye tanimlayabilecegimizi sanmiyorum…
Abdurrahman şöyle yorumlamış:
March 20th, 2008 at 1:12 pm
Sayın katılımcılar, çok zeki ve muhtelif konularda çok bilgili olabilirsiniz. Ama hukuk kanunlarla, metinlerle incelenir, bunlara dayalı olarak konuşulur. Fikir boyutu, siyasi boyutu yasama faaliyeti ile ilgilidir. Tarla davasında mülkiyeti, müessir fiilde sadizmi-mazoşizmi tartışmaz hukuk. Kanuna bakar, ne yazarsa odur.
Sizinle tartışmak için değil, bir soruya açıklık getirmek için yazdım. Hukuk kanunlarla oluşur. Pozitif hukuktan konuşuyorsak kanunlara dayalı olarak konuşabiliriz. (Hukuk felsefesi ayrı bir konu)
Dolayısıyla bir kanunda bahsedilen “temel hak ve özgürlükler” ancak yasalarda güvence altına alınmış olanlardır. (Yasanız bazı hakları kapsamıyor olabilir. Bunu kapsattırmak hukuku uygulayanların değil yasamanın görevidir.)
Her bireyin oy hakkı da anayasada seçme ve seçilme hakkı ile ilgili maddelerde tanımlanmıştır. Doğuştan gelen hakların hepsi anayasada tanımlanmıştır. Türban anayasada yoktur. Bu yüzden pozitif hukuka göre temel hak değildir. Türbana karşı çıkmak da bu yüzden kapatma sebebi olamaz. Bunu diyorum sadece. Anayasa o yüzden değiştirilmeye çalışılıyor.
Odak olma durumu da aynı şekilde, kanunda geçen bir şey. Dünya’ya bakmak mahkemenin değil, yasamanın, meclisin görevidir. Türkiye kanunlarında vardır. Bir gariplik de yoktur. Sandığınız gibi kısıtlayıcı değil, aksine bir-iki istisnai olaydan kapatmayı engelleyici bir maddedir. Odak olma yasada tanımlanmamış olabilir ama Anayasa mahkemesinin içtihadı buna bir tanım getirir niteliktedir. Bu içtihatta da kapatılan partilerin birbiriyle bağı ancak onların odak olma durumlarını tarifte kullanılan bir unsurdur.
Yasaya bakmadan mantık yürütmek bu konuları tartışmada uygun bir yöntem değildir.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi her hukuk için zorunlu bir çerçeve değildir. Ya da yaşama hakkı kutsaldır ama ABD’de adamı asarlar. K. Kore’de de hukuk var, Çin’de de hukuk var, İran’da da hukuk var, S. Arabistan’da da hukuk var. Bunlar dünyanın gördüğümüzden daha büyük bir bölümünü oluşturur. Hukuk hakları tanımlayan-koruyan kurallar manzumesidir. Hukukun temel dayanağı farklı olabilir, adaletsiz de olabilir ama bu onun hukuk olmasına engel değildir.
Hukuk, toplumun düzenini sağlayan bir mekanizmadır. Gözünüzde fazla abartıyorsunuz. İlahi anlamlar yüklemeniz gereken terim hukuk değil adalettir.
Tuncblake şöyle yorumlamış:
March 20th, 2008 at 10:50 pm
Abdurrahman bey,
Turkiyede hukugu tartisiyorsak tabiki bu tartisma kanunlari bilmek ve incelemek gerektirir dolayisiyla soylediklerinize katiliyorum bu konuda iddiali olucak kadar bilmiyorum, incelemedim ha keza hukuki mantigida bu konuda iddia edicek kadar iyi bilmiyorum. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak lazim… Burda hukukla ilgili ifade ettigim gorusler uzmanolmayanlarin dunyasindan yapilmis katkilardir. Her ne kadar adalet ve hukugu birbirinden ayirmanin pek mumkun olmadigini dusunsemde adalet kavramini bu tartismaya sokulmasi gerektigi konusunda size katiliyorum tabi ilahi manalar yuklemeden! Yoksa “o tartismada adalet olmaz” teoloji olur…
Asil mesele turban tartismasiydi sanirim ve gordugum kadariyla bu tartisma artik akpnin kapatilmasi talebiyle daha genis baska bir tartismaya eklenmis oldu, dolayisiyla ben katkimi yaptigimi varsayarak bu tartismadan cekiliyorum.
Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:
March 27th, 2008 at 9:08 pm
Abdurrahman Bey,
Yazdıklarınızı genel olarak makul bulduğum ve Tuncblake Hazretleri ile de nihayetinde anlaşmış gibi göründüğünüz için hiç ağzımı açmayayım diye düşünmekteydim. Lakin, daha fazla dayanamadım. İçimde kalmasın; sizlerle de paylaşmış olayım.
İlk yorumunuzun başlangıcında şöyle buyurmuşsunuz:
1. Temel hak ve hürriyetler, anayasada ve yasalarda tanımlanır. Yasalar dışında bir tanım alanı yoktur. Bu konuda “yasal düzenlemeler ile yasaklanmayan her şey serbesttir” diyenler ile “yasal düzenlemeler ile verilen her şey serbesttir” diyenler arasında bir tartışma vardır. Ama her koşulda türbanı yasaklayan yasanın varlığı hukuki açıdan onu bir temel hak olmaktan çıkarır.
Şimdi, sözünü ettiğiniz skandalöz tartışma ile ilgili düşüncelerimi sonraya bırakarak, öncelikle, “türbanı yasaklayan yasa” konusundaki garabeti gözler önüne sermeyi deneyeyim:
1-) Anayasamızda, temel hak ve hürriyetlerin sadece yasayla sınırlanabileceği yazmakta.
2-) Din ve vicdan hürriyeti de, anayasada, -elbette- temel hak ve özgürlükler içerisinde yer almakta .
3-) Yasa düzeyine indiğimizde ise (Yüksek Öğretim Kanunu, 2547/ Ek 17. Madde), yürürlükteki yasalara aykırı olmamak kaydıyla, üniversitelerde kılık kıyafetin serbet olduğu buyurulmakta.
Buraya kadar her şey hoş. Mantıken ele aldığımızda da, sanabiliriz ki, memleketimiz üniversitelerine türbanla girmek de, yasal açıdan, serbest.
Oysa, Anayasa Mahkemesi kararlarından (Yargıtay’ınkileri de geçtim) birinin gerekçesinde (yanılmıyorsam 1991′dekinde), üniversitelere türbanla girmenin, anayasanın laiklik ilkesine aykırı olduğuna hükmedilmiş. Anayasa da yasa statüsünde olduğundan (hem de tüm yasaların anası), üniversitelerde türban giymenin yürürlükteki yasalara aykırı olduğu sonucuna varıyoruuuz.
Haydi, şimdi, bir babayiğit de çıksın; bana, üniversitelere türbanla girmenin anayasanın laiklik ilkesine aykırı olduğu yorumunun hukuki bir yorum olduğunu anlatsın. Anayasa Mahkemesinin ilgili kararının gerekçesinin tamamını okuduğunuzda, zaten, bu yorumu hukuki olarak temellendirmeye uğraştığını, tabiri caizse debelendiğini görüyorsunuz. Lakin olmuyor; olamıyor. Anayasada, laikliğin ne olduğu, üniversitelerde türban giyme düzlemine ışık tutacak nitelikte tanımlanmadığından, bu çıkarım, tamamen siyasi bir nitelik taşıyor. Yani, Anayasa Mahkemesi üyelerinin kişisel ideolojik donanımları çerçevesinde, laiklikten ne anladıklarıyla hüküm kurulmuş. Dediğim gibi, aksini iddiave argümante edebilecek varsa beru gelsin.
Elbette, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, konuyla ilgili kararını hukukun temel ilkelerine dayandırmaya çalışma noktasında, biraz daha başarılı olmuş. Lakin, bana göre, onun kararının da siyasi/ideolojik etmenlerle belirlendiği çok ama çok açık. Zira, bir takım vehimlere dayanarak kurulan hüküm (”Efenim, şöyle şöyle olursa, bu diğerleri üzerinde baskı yaratabilir de, cart da, curt da…”) hukuki olmaz; olamaz. Aynen, siyasi partilerin kapatılmasıyla ilgili hükümlerin (teknik gerekçeler dışında) hukuki olamayacağı gibi. Bunlar, hukuktan ziyade, siyasetin alanına giren mülahazalardır. Tabii, hukuk nerede biter, siyaset nerede başlar, bu iki disiplinin kesişme alanları nelerdir türünden analizler ve kritikler de, hukuk ya da siyasetin değil, felsefenin ahkam alanına girer (kimse kusura bakmasın).
…………………………….
Dönelim skandala:
Temel hak ve hürriyetler, anayasada ve yasalarda tanımlanır. Yasalar dışında bir tanım alanı yoktur. Bu konuda “yasal düzenlemeler ile yasaklanmayan her şey serbesttir” diyenler ile “yasal düzenlemeler ile verilen her şey serbesttir” diyenler arasında bir tartışma vardır.
Abdurrahman Beyciğim, bizi, böyle bir tartışmanın varlığından haberdar etmişsiniz. İyi, hoş da, tartışmanın taraflarının kimler olduğunu söylememişsiniz. Lütfen beni aydınlatınız, bu tartışma kimler arasındadır; çok merak ettim.
Zira, zannımca, bu tartışma, felsefeciler ya da hukukçular arasında olamaz. Ancak şunu tahayyül edebiliyorum: Felsefeci ya da hukukçularla geri zekalılar arasında olabilir!
Yok tartışmanın bir tarafında, “yasal düzenlemeler ile verilen her şey serbesttir” fikrini savunanlar da yine hukukçularsa, yandı gülüm keten helva!
Benim bildiğim, akıl/mantık, tüm zihinsel faaliyetleri mümkün kılan zemindir. Akıl/mantık olmadan, ne felsefe yapmak mümkün; ne siyaset; ne de hukuk.
Şimdi, bu nasıl bir tartışmadır ki (ne zaman başlamış ve niye hala sürüyor, onu da anlamak mümkün değil), bir Allah’ın kulu da çıkıp, reductio absurdum ile “yasal düzenlemeler ile verilen her şey serbesttir” fikrini savunan zavallıları madara etmiyor? Ben yine kendi tahminime geri döneyim: Heralde çoktan yapılmıştır bu da, savunan tarafın mensupları hukukçu falan değil de geri zekalı oldukları için anlamamışlardır.
Mesela, ben şimdi merak edeyim mi, taharetimi sol elimle yapmama izin veren bir yasal düzenlemenin varolup olmadığını? Ayakkabılarımı bir arkadaşıma bağlatmama cevaz veren bir yasal düzenleme var mısır acaba? Sokakta yüyürken, kaldırım çizgilerine basmaya çalışabili miyim? Ard arda üç adım aynı ayağım üzerinde sekebilir miyim acaba?
Ya da şöyle sorayım: Tüm bunları ve bunlara benzer sonsuz sayıdaki insan edimini düzenleyen yasaların yazılı olduğu matbuat dünyaya sığmayacağına göre, acaba bu metinleri yıldızlarda ve paralel evrenlede mi muhafaza etmekteyiz?
…………………………..
Neyse, daha fazla uzatmayayım. Tek dileğim, önce adam olalım, önce insan olalım, önce akıl/mantık/izan sahibi olalım; sonra, istiyorsak hukukçu da olabiliriz, nasıl olsa.
Aksi takdirde, önce hukukçu oluyorsak, adam olmayı, insan olmayı, akıl/mantık/izan sahibi olmayı es ya da pas geçiyorsak, benim,
Concorde Düştü (-I-) ve Belki de Hırsızın Hiç Suçu Yok adlı çalışmamada da yer verdiğim (buzdağının üzerindeki kar taneleri misali) türden daha milyonlarca hukuk skandalına, katliamına tanık olumayı sürdürerek geçer ömrümüz.
Öyle, pijamalarımızı giyip, Kurtlar Vadisi’ni seyretmek için TV’nin karşısına geçerek avukat, savcı ya da yargıç olabiliriz belki ama hukukçu olamayız.
Esenlik dileklerimle…
Kerem Kandemir şöyle yorumlamış:
April 15th, 2008 at 4:22 pm
Abdurrahman Bey, yukarıdaki yorumlarıma ilişkin değerlendirmelerde bulunmuş. Kendisinin değerlendirmelerini (kırmızı renkli bölümler), yanıtlarımla birlikte yayınlıyorum:
“Konuyu çok basitleştiriyorsunuz, hatta bayağılaştırıyorsunuz ve tartışmaktan çok münazara yapar bir edanız var. Biraz sakinleşin veöyledüşünün. Akıl-mantık-izan vs konusundaki sert sözlerinizi hiç üzerime almıyorum, dilerim siz kendi dediklerinizi dikkate alırsınız.”
Genelde, bu tür meta düzeyde (bütüne, bağlama ilişkin) kritiği, argümantasyonun sonuna bırakmak, daha zarif bir iletişim biçimidir.
Ayrıca, tartışmayı kişiselleştirmek ve psikolojize etmek de çok yapıcı bir yaklaşım tarzı değildir; takdir edersiniz ki. Dediğim gibi, muhtemelen, -yazdıklarımdan
ötürü- siz bunları ziyadesiyle hak ettiğimi düşündünüz. Oysa ben konuları kişiselleştirmeden ve sizi hedef almadan irdelemiştim. En azından, niyetim buydu.
“Temel bir yanlışınız var: Hukuk hakkında konuşuyorsanız önce hukukun, sadece bireyler arası ilişkilerle ve bireylerle devlet arasındaki ilişkilerle ilgilendiğini bilmeniz gerekir. Bu çerçeve içinde normlar koyar hukuk. Bütün insan edimleri her zaman hukukun ilgi alanında değildir.
Yani, sizin örneğiniz üzerinden gidersek, sizin taharet biçiminiz hukukun ilgi alanında değildir. Sizin kendi vücudunuza ne
yaptığınız, yaptığınız işin kamuya olumsuz bir etkisi yoksa, veya başka bir bireyle ilişkinizde anlaşmazlık konusu değilse hiçbir zaman hukukun ilgi
alanında değildir. Bu yüzden burada hayli geniş bir serbestiyet alanınız vardır. Burada bahsettiğim iki yorum da size karışılmasını önermez.”
Şimdi,
1-) Bilmem gerektiğini söylediğiniz şeyi biliyorum. Dolayısıyla, iddia ettiğiniz o temel yanlışa da düşmedim zaten. Seçtiğim örnekler, tam da konunun (sorunun) özüne işaret etmekteydi: Türbanı tartışmaktaydık, değil mi?”Sizin kendi vücudunuza ne yaptığınız, yaptığınız işin kamuya olumsuz bir etkisi yoksa, veya başka bir bireyle ilişkinizde anlaşmazlık konusu değilse hiçbir zaman hukukun ilgi alanında değildir. Bu yüzden burada hayli geniş bir serbestiyet alanınız vardır. Burada bahsettiğimBu ifadelerinize aynen katılıyorum. Zaten, mesele de bu değil mi? Kişinin kendi başına ne örttüğü, kendi vücudu üzerinde yaptığı bir tasarruf, -normal şartlar kamu düzeni, kamu yararı, genel sağlık ya
iki yorum da size karışılmasını önermez.”
altında- neden hukukun nesnesi haline gelsin ki? Lakin, ikimiz de çok iyi biliyoruz ki,
da genel ahlak
gibi kavramlar aracılığıyla, hemen her bireysel edimi hukukun tanzim alanına sokmak mümkündür ve zaten de yapılmaktadır.
Benim karikatürize örneklerim üzerinden gidersek, yasa koyucu, pekala, taharet alma edimini hukukun ilgi alanına dahil edebilir. Elle taharet alıyorsanız ve taharet için kullandığınız elinizle tokalaşıyorsanız, bu, genel sağlığı tehdit eden bir uygulama olarak değerlendirilebilir. Zira
sabunla yıkama bile (Protex gibi güçlü anti-bakteriyel özellikler taşıdığı iddia edilen ürünler hariç) dışkı yoluyla bulaşan hastalık yapıcı mikroorganizmaların etkili biçimde yokedilmesini sağlayamamaktadır. Bu yüzden de, taharetin sağ ya da sol elle (ya da tuvalet kağıdıyla) yapılmasını zorunlu kılacak yasal düzenlemeler gündeme getirilebilir. Aynı şekilde, sekerek yürüme de, insanın kendisinin ya da çevresinde bulunanların sağlığını tehlikeye atacağı gerekçesiyle yasaklanabilir.
İronik olan, benim karikatürize örneklerimde, hiç olmazsa, edimlerle sonuçları arasında illiyet bağı kurmak çok daha kolay ve sonuçlar, somut, fiziksel risklere/ olası zararlara referans vermekte. Türban için böyle somut ya da fiziksel zararlara işaret etmek de mümkün değil.