<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress/2.3.1" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>
<channel>
	<title>Comments on: TARTIŞMA (1): Aşk ve Cinsellik üzerinden Kadın-Erkek Sorunsalı</title>
	<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/</link>
	<description>Eleştirel Düşüncenin ve Sanatın Mabedi</description>
	<pubDate>Thu, 21 Aug 2008 20:43:02 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.3.1</generator>
		<item>
		<title>By: Odyssey</title>
		<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-286</link>
		<dc:creator>Odyssey</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Mar 2008 14:06:49 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-286</guid>
		<description>Biz kadınlar uğraşıp durmuşuz yaradılışımızın ilk günden beri erkeklerle. Âdem’e elmayı yedirdiğimiz gün başlamız uğraşımız. Gelişen algılmızla da hergün farklı isimlendirmişiz onları. Metroseksüeli, heteroseksüeli, maçosu, bıçkını, delikanlısı, homoseksüeli, kabadayısı, taşfırını… Ne çok isim vermişiz onlara. Takılıp, kafayı yormuşuz onlar için. Bitmemiş dertsiz başımıza açtıkları dertler. Kimi aramamış üzmüş, kimi aramış üzmüş bizi. 

Babamız olup yasaklar koymuşlar, ağabeyimiz olup attığımız adımı zehretmişler, oğlumuz olup meraktan öldürmüşler, erkek arkadaşımız olup kıskançlıklarıyla boğmuşlar yetmezmiş gibi kocamız olup bu seferde aldatıvermişler… Patronu, müdürü, iş arkadaşını, komşusunu, eşini, dostunu siz hesaba katıverin..

İki kadının bir araya geldiğinde lafı döndürüp dolaştırıp erkeğe getirmişiz. Derdimizi paylaşmışız… Yani erkeklerimizi… Her birimiz bir ucundan çekip, bir yerlere varmaya çalışmışız. Her nereye varacak isek…

 Durup da bir derin nefes almak gerek arada sırada. O kadar kalıpların kuralların arasına sıkışmış “kadın” ilişkilerinden ne bekliyoruz diye sormak, elmanın diğer yarısını bulmaya çalışmak ne kadar akıllıca diye düşünmek gerek… Kaldı ki elmanın diğer yarısının bir başkası tarafından yenilip, yutulmadığının garantisi bile yokken…

Şöyle biraz uzaktan bakınca nasıl da bir telaş var kadın-erkek ilişkilerinde… Bir çekişme, paylaşma, paylaşılma durumu var. Sanki sonu gelmez bir pazarlık alıp yürümüş. Pazarlık var, tokalaşma hiç yok. Açılan defterler kapanmak bilmiyor. 

Bizde yer etmiş “aşk” hikâyelerini düşünüyorum. Ferhat ile Şirin’i, Leyla ile Mecnun’u ve daha nicelerini… 

İçinde ayrılık, hasret, zor olmayan aşka, aşk demiyoruz nedense. Bu aşk denen meretin kıymeti kavuşamayınca artıyor, bir anda büyük aşk sınıfına terfi ediveriyor.

Ama aşık çiftin ailesi uyumlu, hikayeleri sorunsuz, aşkları depremsizse onların ki aşk değil evlilik, sıradan ilişki vs. eşiğini geçemiyor. 

İşin içine aşk ve sevgi girince kıskançlık, kıskançlık girince hırs peşi sıra geliyor. Adının başına “sevgili” ya da “koca” sıfatına “layık gördüğümüz” anda erkeğimizi dünyadaki tüm kadınlardan soyutlama telaşı kaplayıveriyor içimizi. Soyutlayabilirsen sen mutlusun, o mutsuz, soyutlayamazsan sen mutsuz o mutlu. E nerde kaldı o zaman “mutlu birliktelik”?

Sonrasında ise her geçen gün artan boşanma davaları, ayrılıklar. Belki de sorun ne istediğini çözememekte yatıyor. Karşısındakini olduğu gibi kabul etmiş gibi görünmekte değil, gerçekten geldiği, olduğu gibi bir birey olarak kabullenmekte düğümleniyor ilişkilerimiz. Aşk denilen mantıksızlık durumundan kalan yaşanmışlıkların tortusunu, zaman içinde, sevgi, dinginlik ve paylaşımla harmanlayabilmek bir ömür boyu birlikteliği getirebiliyor. Ve tabi istenen bu ise…</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Biz kadınlar uğraşıp durmuşuz yaradılışımızın ilk günden beri erkeklerle. Âdem’e elmayı yedirdiğimiz gün başlamız uğraşımız. Gelişen algılmızla da hergün farklı isimlendirmişiz onları. Metroseksüeli, heteroseksüeli, maçosu, bıçkını, delikanlısı, homoseksüeli, kabadayısı, taşfırını… Ne çok isim vermişiz onlara. Takılıp, kafayı yormuşuz onlar için. Bitmemiş dertsiz başımıza açtıkları dertler. Kimi aramamış üzmüş, kimi aramış üzmüş bizi. </p>
<p>Babamız olup yasaklar koymuşlar, ağabeyimiz olup attığımız adımı zehretmişler, oğlumuz olup meraktan öldürmüşler, erkek arkadaşımız olup kıskançlıklarıyla boğmuşlar yetmezmiş gibi kocamız olup bu seferde aldatıvermişler… Patronu, müdürü, iş arkadaşını, komşusunu, eşini, dostunu siz hesaba katıverin..</p>
<p>İki kadının bir araya geldiğinde lafı döndürüp dolaştırıp erkeğe getirmişiz. Derdimizi paylaşmışız… Yani erkeklerimizi… Her birimiz bir ucundan çekip, bir yerlere varmaya çalışmışız. Her nereye varacak isek…</p>
<p> Durup da bir derin nefes almak gerek arada sırada. O kadar kalıpların kuralların arasına sıkışmış “kadın” ilişkilerinden ne bekliyoruz diye sormak, elmanın diğer yarısını bulmaya çalışmak ne kadar akıllıca diye düşünmek gerek… Kaldı ki elmanın diğer yarısının bir başkası tarafından yenilip, yutulmadığının garantisi bile yokken…</p>
<p>Şöyle biraz uzaktan bakınca nasıl da bir telaş var kadın-erkek ilişkilerinde… Bir çekişme, paylaşma, paylaşılma durumu var. Sanki sonu gelmez bir pazarlık alıp yürümüş. Pazarlık var, tokalaşma hiç yok. Açılan defterler kapanmak bilmiyor. </p>
<p>Bizde yer etmiş “aşk” hikâyelerini düşünüyorum. Ferhat ile Şirin’i, Leyla ile Mecnun’u ve daha nicelerini… </p>
<p>İçinde ayrılık, hasret, zor olmayan aşka, aşk demiyoruz nedense. Bu aşk denen meretin kıymeti kavuşamayınca artıyor, bir anda büyük aşk sınıfına terfi ediveriyor.</p>
<p>Ama aşık çiftin ailesi uyumlu, hikayeleri sorunsuz, aşkları depremsizse onların ki aşk değil evlilik, sıradan ilişki vs. eşiğini geçemiyor. </p>
<p>İşin içine aşk ve sevgi girince kıskançlık, kıskançlık girince hırs peşi sıra geliyor. Adının başına “sevgili” ya da “koca” sıfatına “layık gördüğümüz” anda erkeğimizi dünyadaki tüm kadınlardan soyutlama telaşı kaplayıveriyor içimizi. Soyutlayabilirsen sen mutlusun, o mutsuz, soyutlayamazsan sen mutsuz o mutlu. E nerde kaldı o zaman “mutlu birliktelik”?</p>
<p>Sonrasında ise her geçen gün artan boşanma davaları, ayrılıklar. Belki de sorun ne istediğini çözememekte yatıyor. Karşısındakini olduğu gibi kabul etmiş gibi görünmekte değil, gerçekten geldiği, olduğu gibi bir birey olarak kabullenmekte düğümleniyor ilişkilerimiz. Aşk denilen mantıksızlık durumundan kalan yaşanmışlıkların tortusunu, zaman içinde, sevgi, dinginlik ve paylaşımla harmanlayabilmek bir ömür boyu birlikteliği getirebiliyor. Ve tabi istenen bu ise…</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>By: Cem Balci</title>
		<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-245</link>
		<dc:creator>Cem Balci</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Feb 2008 12:45:19 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-245</guid>
		<description>Zeki kadından ürken beyler; bununla ilgili kafamda geniş bir paradigma  oluştu birden, sizlere sormak istiyorum, yanlış düşünüyorsam affınıza sığınıyorum.  Arkadaşın dediği sözün arkasında sizce erkek egemenligi yatıyor olabilir mi ?  Neden zeki erkeklerden kadınlar ürkmez de bunun tam aksi iddia edilir? 

Enkidu'nun insan olmadığını yazmadım. Bir hayvanın diğer bir canlı ile ilişkiye girmesi sonucu ona benzemesi onun gibi düşünmesi, algılaması, haz alması mümkün mü? Tabii ki değil, sadece insani duygularının ağır bastığını belirtmiştim. Hepimiz izlemiş ve biliriz Tarzan'ın filmini, buradan hareketle  o destanda gecen ilişkiyi biraz gözden geçirebiliriz. 
Tabir ve tefsir edilmeleri gerekmekte; size katılıyorum ama siz de kabul edersinizki mantığın kabul ettiği her şey gerçeğe yakındır ve gerçektir. Üstadınız Freud'un de mitleri kaynak olarak kullanması bu gerçeği değiştirmez. Efsaneler, destanlar, masallar, rüyalar, bunların hepsi insanların düşünce biçiminden türemiştir, gercek olmasalar bile, bunu yazanların insan olduklarını unutmamalıyız, tartışmamıza onların düşünceleri doğrultusunda bazen ışık tutabiliriz. Sevgi, Aşk, Cinsellik ile ilgili çok sevdiğim bir yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum...

İnsanın yapısı böylece ikileşince, her yarı öbür yarısını özleyip,
üstüne atlıyor, kollarını birbirine sarıp, yeniden bir bütün haline gelmek
arzusuyla kucaklaşıyor, birbirinden ayrı hiçbir şey yapmak istemeyerek,
açlıktan ve işsizlikten ölüp gidiyorlarmış. Yarılardan biri ölünce, sağ kalan,
bir başkasını arıyor, ona sarılıyormuş, rasgele sarıldığı bir insan bir erkek
yarısı da olabiliyormuş, dişi yarısı da (ki bugün bir bütün olan bu dişi
yarıya kadın diyoruz). Bu yüzden insan soyu azalıp gidiyormuş. Zeus, hallerine
acımış, bir başka çare bulmuş, ayıp yerlerini önlerine getirmiş, çünkü arkada
olunca, çiftleşerek değil, ağustosböcekleri gibi, toprağa yumurta döküp
çoğalıyorlarmış. Ayıp yerleri öne alınınca, dişi-erkek birleşip çoğalmaya
başlamışlar. Maksadı şu imiş: Çiftleşme erkekle kadın arasında olursa, insan
soyunun çoğalmasını sağlamış olacak, yok eğer erkekle erkek arasında olursa,
arzularına kanarak, başka işlere yönelecekler, yani hayatlarında başka
amaçları olacak. Demek ki insanın kendi benzerine duyduğu sevgi, çok eski bir
zamandan kalmadır, Sevgi, bizim ilk yapımızı yeniden kuruyor, iki varlığı bir
tek varlık haline getiriyor, kısacası insanın yaradılışındaki bir derde deva
oluyor.
Her birimiz bir insanın tamamlayıcı parçasıyız, pisi
balıkları gibi bir bütünün yarısına benzeriz, onun için de hep tamamlayıcı
parçamızı arar dururuz. Demin Androgynos dediğimiz katışık varlığın bir
parçası olan erkekler, kadınlara düşkündür, bir kadınla yetinmeyen erkeklerin
çoğu da bunlardan gelmedir; erkeklere düşkün, kocalarıyla yetinmeyen kadınlar
da bunlardandır. Fakat bir dişiden kesilme kadınlar, erkeklere hiç yüz
vermezler ve daha çok kadınlara meylederler, seviciler de bunlar arasından
çıkar. Bir erkekten kesilme erkeklere gelince, onlar de erkek yarılarını
ararlar ve çocukken erkek asıllarının parçaları olarak, erkekleri severler;
onlarla düşüp kalkmaktan, kucaklaşmaktan hoşlanırkar. Çocuklar ve delikanlılar
arasında en iyileri bunlardır, çünkü yaradılışlarından erkeklik en çok
onlardadır. Oysa birçokları bunları edepsiz diye ayıplarlar. Yanlış! Çünkü bu
işi edepsizlikten yapmazlar, içlerinde atılganlık, mertlik, erkeklik olduğu
için kendilerine benzeyene bağlanırlar. Bunu ortaya koyan bir olay da şudur:
Yalnız onlar yetiştikleri zaman, tam adam olur ve devlet işlerine girerler.
Olgun çağlarında onlar da erkek çocukları severler ve yaradılışları gereği
evlenmeye, çocuk yapmaya heves etmezler, bu işi sırf adet yerini bulsun diye
yaparlar. Ömür boyunca kendi aralarında bekar yaşamak, bol bol yeter onlara.
Kısacası bu türlü insanlar hep kendi cinsinden olanlara bağlı kalır, erkekleri
sever yalnız. 
İnsanların karşısına demin sözünü ettiğim kendi yarısı çıktı mı, ister
erkek çouklara, ister başkalarına düşkün olsun, derin bir dostluk, akrabalık,
sevgi duygusuyla vurulmuşa döner, bir an için bile ondan ayrılmak istemez.
Bütün ömürlerini bir arada geçiren bu insanlar birbirinden ne istediklerini
anlatamazlar size. Kimse diyemez ki, onlar bu kadar coşkunlukla birleştiren
zevk sadece bir cinsel arzu ortaklığıdır. Bu iki candan her birinin aradığı
bambaşka bir şeydir, istediklerini duyar, sezer de anlatamazlar. Onları şimdi
bir yatakta uzanmış olarak düşünün, Hephaistos bütün aletleriyle karşılarına
dikilip soruyor: "Ey insanlar! Birbiriniz için dilediğiniz nedir?" Bu soru
karşısında sevgililer susacak. Hephaistos bir daha soracak: "Şu mu yoksa
candan dilediğiniz; öylesine kaynaşmak, bir tek varlık olmak ki, artık ne
gece, ne gündüz sizi birbirinizden ayıramasın. Eğer bu ise istediğiniz, sizi
bir arada eriteyim ve körükleye körükleye kaynatayım sizi birbirinize. İkiyken
bir olur, ömrünüz boyunca bir tek insan gibi aynı hayatı yaşarsınız. Öldükten
sonra da, öbür tarafta Hades'te iki olacağınıza bir olur, aynı ölümü
paylaşırsınız. Düşünün, bu mudur arzuladığınız? Böyle bir kadere razı
mısınız?" Hangi sevgililer bunu duyar da, hayır der, başka bir şey
isteyebilir? Tersine, bu sözde çoktandır özledikleri bir şey dile gelmiş olur:
Sevdiğine kavuşmak, onda erimek, iki ayrı varlıkken bir tek olmak.

Bunun üzerine Sokrates söze başlamış:  Evet, sevgili Agathon, sen söze güzel başladın sanırım. Önce
Sevginin ne olduğunu anlatmak sonra neler yaptığını ortaya koymak gerektiğini
söylemekte haklıydın. Bu başlangıca hiç diyeceğim yok. Peki, madem Sevginin ne
olduğunu bu kadar güzel, bu kadar parlak sözlerle anlattın, şunu da söyle
bize: Sevgi kendiliğinden bir başka şeyin sevgisi midir, yoksa, hiçbir şeyin
sevgisi değil midir? Sevgi, bir ananın ya da babanın sevgisi midir diye
sormuyorum, gülünç olur böyle bir soru, ama tut ki, baba, baba olarak nedir
diye düşündük de, ben sana sordum: Baba bir başkasının babası mıdır, yoksa
kimsenin babası değil midir? Ne cevap vereceksin? İster istemez: Baba bir
oğlun ya da bir kızın babasıdır diyeceksin, değil mi?
Elbette, demiş Agathon,
Ana için de öyle demez misin?
Bunu da kabul etmiş.
Şimdi bir şeyler daha sorayım da, ne demek istediğimi daha iyi anla.
Bir kardeş, kardeş olarak birinin kardeşi midir, değil midir? diye sorsam.
Evet, birinin kardeşidir, derim
Bir erkek ya da bir kız kardeşin kardeşi?
Evet.
Şimdi sevgi için aynı şeyi düşün ve söyle: Sevgi, bir şeyin sevgisi
midir, yoksa bir şeyin sevgisi değil midir?
Elbette bir şeyin sevgisi olacak.
Peki bunu aklında tut: Sevgi bir şeyin sevgisidir. Şunu da söyle
bakalım: Sevgi, sevdiği şeyi arzular mı, arzulamaz mı?
Arzular tabii.
Kendinde olan bir şeyi mi arzular, sever; yoksa kendinde olmayan bir
şeyi mi?

Kendinde olmayanı herhalde.
Herhaldeyi bırak da, kesin olarak söyle: Arzulamak bizde olmayanı
istemek midir, değil midir? Bizde olan bir şeyi arzu eder miyiz, etmez miyiz?
Bana öyle geliyor ki, bunun başka türlü olması düşünülemez. Sen ne dersin,
Agathon?

Bana da öyle geliyor.
Güzel. Gerçekten, büyük olan büyük, güçlü olan güçlü olmayı
isteyebilir mi?

Söylediklerimize göre isteyemez.
Demek insan, kendinde olan şeylerden yoksun olamaz.
Doğru.

Ya güçlü olan güçlü olmayı arzu ederse, çevik olan çevik olmayı,
sağlam olan sağlam olmayı?.. Öyle ya, biri çıkar der ki; kendinde bunlar ve
buna benzer değerler bulunan kimse bu değerleri arzu da edebilir. Bir
yanlışlık yapmamamız için, bu nokta üzerinde duruyorum. Bir insan düşün ki,
Agathon, bugün istese de, istemese de, bu değerler elinde. Bu insan, kendinde
ister istemez olan bir şeyi nasıl arzu edebilir? Ama birisi bize diyebilir:
Ben sağlamım, sağlam olmak da istiyorum, zenginim, zengin olmak da istiyorum,
demek ki bende olanı arzu edebiliyorum. Ona şöyle cevap verebiliriz: Be adam,
sen zenginliği, sağlığı, gücü, gelecek için istiyorsun, çünkü bugün için
istesen de, istemesen de bunlar sende var. Bende olanı arzu ediyorum dediğin
zaman, acaba demek istediğin şu olmasın: Bugün elimde olanı yarın için de
arzuluyorum: Bunu doğru bulmaz mı o adam?
Bulur.
Bütün bu değerlerin ileride bizim olmasını, elimizde kalmasını
istemek, henüz elimize geçmemiş bir şeyi sevmek değil midir?
Öyledir.
Demek bu adam da, her arzu eden gibi, henüz elinde, emrinde olmayanı
istiyor: Arzunun, sevginin aradığı, erişmediğimiz bir durum, yoksun olduğumuz
bir şey değil mi?
Budur.
Haydi öyleyse, ne üstüne anlaştığımızı bir düşünelim şimdi.
Birincisi sevgi bir şeyin sevgisi midir, ikincisi de sevgi henüz bizde olmayan
bir şeyin sevgisi midir?
Evet.
İstersen ben sana hatırlatayım. Aldanmıyorsam, senin dediğin şuydu:
Tanrıları uzlaştıran, güzellik sevgisidir, çirkinlik sevgisi diye bir şey
yoktur. Bu değil miydi söylediğin?
Buydu.
Ha şöyle, ağzına sağlık, dostum! Demek sevgi yalnız güzelliğin
sevgisidir, çirkinliğin değil.
Kabul.
Peki, sevmek bizde olmayanı istemektir demedik mi?
Dedik.
Öyleyse sevgi, güzellikten yoksundur.
İster istemez.
İyi, ama güzellikten yoksun, güzelliğe kavuşmamış bir şeye sen güzel
der misin?
Diyemem elbet.
Böyleyken, sen hala sevginin güzel olduğu düşüncesinde misin?
Belki de ne söylediğimi bilmiyordum demin konuşurken.
Ama yine de parlaktı konuşman, Agathon. Bir küçük sorum daha var:
İyi dediğin şey sence güzel midir?
Bence öyledir.
Madem sevgi, güzellikten yoksundur, güzellik de iyilik olduğuna
göre, sevigi iyilikten de yoksundur.

Ben seninle başa çıkamam, Sokrates, dediğin gibi olsun.
Senin başa çıkamadığın, doğruluk, iki gözüm, yoksa Sokrates'le başa
çıkmak hiç de zor değil.

Ama şimdi seni rahat bırakıp, vaktiyle sevgi üstüne Diotima ile,
Mantineia'lı bir kadınla konuştuklarımıza geleceğim. Bu konuda, daha birçok
konularda bilgili bir kadındı, vebaya karşı kestirdiği bir kurbanla on sene
Atinalıları bu beladan korumuştu. Sevgi üstüne ne biliyorsam, ondan öğrendim.
Bu kadının bana söylediklerini anlatmaya, Agathon'la giriştiğimiz yoldan
yürümeye çalışacağım, elimden ne kadarı gelirse. Senin söylediğin gibi,
Agathon, sevgi kimdir, nedir, önce onu anlamak, sonra gördüğü işlere geçmek
lazım. Bana en rahat gelen, size yabancı kadının sorularını sırasıyla
anlatmak. Çünkü benim söylediklerim aşağı yukarı şimdi Agathon'un bana
söyledikleri oldu: Sevgi, büyük bir tanrıdır, güzelin sevgisidir. Kadın,
söylediklerimi benim şimdi Agathon'a ileri sürdüğüm düşüncelerle çürüttü,
kendi sözlerimle sevginin ne iyi, ne de güzel olduğunu ortaya koydu.
Ne diyorsun, Diotima? dedim o zaman. Demek sevgi çirkin, kötü bir
şey.
Ölçülü konuş, dedi. Güzel olmayan sence ister istemez çirkin midir?
Elbette.
Bilgin olmayan mutlaka bilgisiz mi demektir? Bilginlikle
bilgisizliğin bir ortası yok mu sence?
O da neymiş?
İnsan hesabını veremeden de doğru düşünebilir. Buna bilgi diyebilir
misin, diyemezsin, (çünkü bilgi, mantığa dayanmadı mı, bilgi olmaz),
bilgisizlik de diyemezsin, (çünkü bilgi, rasgele de olsa bilgisizlik
sayılmaz), demek ki bilmekle bilmemek arasında doğru düşünmek diye bir şey vardır. Haklısın, dedim.
Öyleyse, güzel olmayan çirkin, iyi olmayan kötüdür deme. Sevgi de
böyle. Onun için iyidir, güzeldir demediğine göre, çirkindir, kötüdür de deme,
ikisi arası bir şey olarak düşün sevgiyi.
Evet ama, sevgiyi büyük bir tanrı sayıyor herkes.
Herkes dediğin bilenler mi, bilmeyenler mi?
Hepsi birden.
Nasıl olur, dedi Diotima gülerek. Sevgiyi bir tanrı bile saymayanlar
ona, büyük tanrı diyebilirler mi?
Onlar da kim?
Biri sen, biri de ben.
Olur mu böyle şey?
Olur elbet. Sence bütün tanrılar mutlu ve güzel değil midir?
Onlardan birinin güzel ve mutlu olmadığını söylemeye dilin varır mı?
Varmaz, Zeus hakkı için!
Mutlu dediklerin iyiliğe, güzelliğe varmış olanlar, değil mi?
Elbette.
Ama demin dedin ki, sevgi iyi ve güzel şeyler ister, çünkü onlardan
yoksundur.
Evet, öyle dedim.
İyiliği, güzelliği olmayan, hiç tanrı olabilir mi?
Olamaz gerçekten.
Görüyorsun ya, sen de sevgiyi tanrı saymıyorsun.
Nedir öyleyse sevgi? Ölümlü bir varlık mı?
Hiç de değil.
Nedir öyleyse?
Demin dedim ya, ikisi ortası, ölümlü ile ölümsüz arası bir şey.
Evet, ama, ne ?</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Zeki kadından ürken beyler; bununla ilgili kafamda geniş bir paradigma  oluştu birden, sizlere sormak istiyorum, yanlış düşünüyorsam affınıza sığınıyorum.  Arkadaşın dediği sözün arkasında sizce erkek egemenligi yatıyor olabilir mi ?  Neden zeki erkeklerden kadınlar ürkmez de bunun tam aksi iddia edilir? </p>
<p>Enkidu&#8217;nun insan olmadığını yazmadım. Bir hayvanın diğer bir canlı ile ilişkiye girmesi sonucu ona benzemesi onun gibi düşünmesi, algılaması, haz alması mümkün mü? Tabii ki değil, sadece insani duygularının ağır bastığını belirtmiştim. Hepimiz izlemiş ve biliriz Tarzan&#8217;ın filmini, buradan hareketle  o destanda gecen ilişkiyi biraz gözden geçirebiliriz.<br />
Tabir ve tefsir edilmeleri gerekmekte; size katılıyorum ama siz de kabul edersinizki mantığın kabul ettiği her şey gerçeğe yakındır ve gerçektir. Üstadınız Freud&#8217;un de mitleri kaynak olarak kullanması bu gerçeği değiştirmez. Efsaneler, destanlar, masallar, rüyalar, bunların hepsi insanların düşünce biçiminden türemiştir, gercek olmasalar bile, bunu yazanların insan olduklarını unutmamalıyız, tartışmamıza onların düşünceleri doğrultusunda bazen ışık tutabiliriz. Sevgi, Aşk, Cinsellik ile ilgili çok sevdiğim bir yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum&#8230;</p>
<p>İnsanın yapısı böylece ikileşince, her yarı öbür yarısını özleyip,<br />
üstüne atlıyor, kollarını birbirine sarıp, yeniden bir bütün haline gelmek<br />
arzusuyla kucaklaşıyor, birbirinden ayrı hiçbir şey yapmak istemeyerek,<br />
açlıktan ve işsizlikten ölüp gidiyorlarmış. Yarılardan biri ölünce, sağ kalan,<br />
bir başkasını arıyor, ona sarılıyormuş, rasgele sarıldığı bir insan bir erkek<br />
yarısı da olabiliyormuş, dişi yarısı da (ki bugün bir bütün olan bu dişi<br />
yarıya kadın diyoruz). Bu yüzden insan soyu azalıp gidiyormuş. Zeus, hallerine<br />
acımış, bir başka çare bulmuş, ayıp yerlerini önlerine getirmiş, çünkü arkada<br />
olunca, çiftleşerek değil, ağustosböcekleri gibi, toprağa yumurta döküp<br />
çoğalıyorlarmış. Ayıp yerleri öne alınınca, dişi-erkek birleşip çoğalmaya<br />
başlamışlar. Maksadı şu imiş: Çiftleşme erkekle kadın arasında olursa, insan<br />
soyunun çoğalmasını sağlamış olacak, yok eğer erkekle erkek arasında olursa,<br />
arzularına kanarak, başka işlere yönelecekler, yani hayatlarında başka<br />
amaçları olacak. Demek ki insanın kendi benzerine duyduğu sevgi, çok eski bir<br />
zamandan kalmadır, Sevgi, bizim ilk yapımızı yeniden kuruyor, iki varlığı bir<br />
tek varlık haline getiriyor, kısacası insanın yaradılışındaki bir derde deva<br />
oluyor.<br />
Her birimiz bir insanın tamamlayıcı parçasıyız, pisi<br />
balıkları gibi bir bütünün yarısına benzeriz, onun için de hep tamamlayıcı<br />
parçamızı arar dururuz. Demin Androgynos dediğimiz katışık varlığın bir<br />
parçası olan erkekler, kadınlara düşkündür, bir kadınla yetinmeyen erkeklerin<br />
çoğu da bunlardan gelmedir; erkeklere düşkün, kocalarıyla yetinmeyen kadınlar<br />
da bunlardandır. Fakat bir dişiden kesilme kadınlar, erkeklere hiç yüz<br />
vermezler ve daha çok kadınlara meylederler, seviciler de bunlar arasından<br />
çıkar. Bir erkekten kesilme erkeklere gelince, onlar de erkek yarılarını<br />
ararlar ve çocukken erkek asıllarının parçaları olarak, erkekleri severler;<br />
onlarla düşüp kalkmaktan, kucaklaşmaktan hoşlanırkar. Çocuklar ve delikanlılar<br />
arasında en iyileri bunlardır, çünkü yaradılışlarından erkeklik en çok<br />
onlardadır. Oysa birçokları bunları edepsiz diye ayıplarlar. Yanlış! Çünkü bu<br />
işi edepsizlikten yapmazlar, içlerinde atılganlık, mertlik, erkeklik olduğu<br />
için kendilerine benzeyene bağlanırlar. Bunu ortaya koyan bir olay da şudur:<br />
Yalnız onlar yetiştikleri zaman, tam adam olur ve devlet işlerine girerler.<br />
Olgun çağlarında onlar da erkek çocukları severler ve yaradılışları gereği<br />
evlenmeye, çocuk yapmaya heves etmezler, bu işi sırf adet yerini bulsun diye<br />
yaparlar. Ömür boyunca kendi aralarında bekar yaşamak, bol bol yeter onlara.<br />
Kısacası bu türlü insanlar hep kendi cinsinden olanlara bağlı kalır, erkekleri<br />
sever yalnız.<br />
İnsanların karşısına demin sözünü ettiğim kendi yarısı çıktı mı, ister<br />
erkek çouklara, ister başkalarına düşkün olsun, derin bir dostluk, akrabalık,<br />
sevgi duygusuyla vurulmuşa döner, bir an için bile ondan ayrılmak istemez.<br />
Bütün ömürlerini bir arada geçiren bu insanlar birbirinden ne istediklerini<br />
anlatamazlar size. Kimse diyemez ki, onlar bu kadar coşkunlukla birleştiren<br />
zevk sadece bir cinsel arzu ortaklığıdır. Bu iki candan her birinin aradığı<br />
bambaşka bir şeydir, istediklerini duyar, sezer de anlatamazlar. Onları şimdi<br />
bir yatakta uzanmış olarak düşünün, Hephaistos bütün aletleriyle karşılarına<br />
dikilip soruyor: &#8220;Ey insanlar! Birbiriniz için dilediğiniz nedir?&#8221; Bu soru<br />
karşısında sevgililer susacak. Hephaistos bir daha soracak: &#8220;Şu mu yoksa<br />
candan dilediğiniz; öylesine kaynaşmak, bir tek varlık olmak ki, artık ne<br />
gece, ne gündüz sizi birbirinizden ayıramasın. Eğer bu ise istediğiniz, sizi<br />
bir arada eriteyim ve körükleye körükleye kaynatayım sizi birbirinize. İkiyken<br />
bir olur, ömrünüz boyunca bir tek insan gibi aynı hayatı yaşarsınız. Öldükten<br />
sonra da, öbür tarafta Hades&#8217;te iki olacağınıza bir olur, aynı ölümü<br />
paylaşırsınız. Düşünün, bu mudur arzuladığınız? Böyle bir kadere razı<br />
mısınız?&#8221; Hangi sevgililer bunu duyar da, hayır der, başka bir şey<br />
isteyebilir? Tersine, bu sözde çoktandır özledikleri bir şey dile gelmiş olur:<br />
Sevdiğine kavuşmak, onda erimek, iki ayrı varlıkken bir tek olmak.</p>
<p>Bunun üzerine Sokrates söze başlamış:  Evet, sevgili Agathon, sen söze güzel başladın sanırım. Önce<br />
Sevginin ne olduğunu anlatmak sonra neler yaptığını ortaya koymak gerektiğini<br />
söylemekte haklıydın. Bu başlangıca hiç diyeceğim yok. Peki, madem Sevginin ne<br />
olduğunu bu kadar güzel, bu kadar parlak sözlerle anlattın, şunu da söyle<br />
bize: Sevgi kendiliğinden bir başka şeyin sevgisi midir, yoksa, hiçbir şeyin<br />
sevgisi değil midir? Sevgi, bir ananın ya da babanın sevgisi midir diye<br />
sormuyorum, gülünç olur böyle bir soru, ama tut ki, baba, baba olarak nedir<br />
diye düşündük de, ben sana sordum: Baba bir başkasının babası mıdır, yoksa<br />
kimsenin babası değil midir? Ne cevap vereceksin? İster istemez: Baba bir<br />
oğlun ya da bir kızın babasıdır diyeceksin, değil mi?<br />
Elbette, demiş Agathon,<br />
Ana için de öyle demez misin?<br />
Bunu da kabul etmiş.<br />
Şimdi bir şeyler daha sorayım da, ne demek istediğimi daha iyi anla.<br />
Bir kardeş, kardeş olarak birinin kardeşi midir, değil midir? diye sorsam.<br />
Evet, birinin kardeşidir, derim<br />
Bir erkek ya da bir kız kardeşin kardeşi?<br />
Evet.<br />
Şimdi sevgi için aynı şeyi düşün ve söyle: Sevgi, bir şeyin sevgisi<br />
midir, yoksa bir şeyin sevgisi değil midir?<br />
Elbette bir şeyin sevgisi olacak.<br />
Peki bunu aklında tut: Sevgi bir şeyin sevgisidir. Şunu da söyle<br />
bakalım: Sevgi, sevdiği şeyi arzular mı, arzulamaz mı?<br />
Arzular tabii.<br />
Kendinde olan bir şeyi mi arzular, sever; yoksa kendinde olmayan bir<br />
şeyi mi?</p>
<p>Kendinde olmayanı herhalde.<br />
Herhaldeyi bırak da, kesin olarak söyle: Arzulamak bizde olmayanı<br />
istemek midir, değil midir? Bizde olan bir şeyi arzu eder miyiz, etmez miyiz?<br />
Bana öyle geliyor ki, bunun başka türlü olması düşünülemez. Sen ne dersin,<br />
Agathon?</p>
<p>Bana da öyle geliyor.<br />
Güzel. Gerçekten, büyük olan büyük, güçlü olan güçlü olmayı<br />
isteyebilir mi?</p>
<p>Söylediklerimize göre isteyemez.<br />
Demek insan, kendinde olan şeylerden yoksun olamaz.<br />
Doğru.</p>
<p>Ya güçlü olan güçlü olmayı arzu ederse, çevik olan çevik olmayı,<br />
sağlam olan sağlam olmayı?.. Öyle ya, biri çıkar der ki; kendinde bunlar ve<br />
buna benzer değerler bulunan kimse bu değerleri arzu da edebilir. Bir<br />
yanlışlık yapmamamız için, bu nokta üzerinde duruyorum. Bir insan düşün ki,<br />
Agathon, bugün istese de, istemese de, bu değerler elinde. Bu insan, kendinde<br />
ister istemez olan bir şeyi nasıl arzu edebilir? Ama birisi bize diyebilir:<br />
Ben sağlamım, sağlam olmak da istiyorum, zenginim, zengin olmak da istiyorum,<br />
demek ki bende olanı arzu edebiliyorum. Ona şöyle cevap verebiliriz: Be adam,<br />
sen zenginliği, sağlığı, gücü, gelecek için istiyorsun, çünkü bugün için<br />
istesen de, istemesen de bunlar sende var. Bende olanı arzu ediyorum dediğin<br />
zaman, acaba demek istediğin şu olmasın: Bugün elimde olanı yarın için de<br />
arzuluyorum: Bunu doğru bulmaz mı o adam?<br />
Bulur.<br />
Bütün bu değerlerin ileride bizim olmasını, elimizde kalmasını<br />
istemek, henüz elimize geçmemiş bir şeyi sevmek değil midir?<br />
Öyledir.<br />
Demek bu adam da, her arzu eden gibi, henüz elinde, emrinde olmayanı<br />
istiyor: Arzunun, sevginin aradığı, erişmediğimiz bir durum, yoksun olduğumuz<br />
bir şey değil mi?<br />
Budur.<br />
Haydi öyleyse, ne üstüne anlaştığımızı bir düşünelim şimdi.<br />
Birincisi sevgi bir şeyin sevgisi midir, ikincisi de sevgi henüz bizde olmayan<br />
bir şeyin sevgisi midir?<br />
Evet.<br />
İstersen ben sana hatırlatayım. Aldanmıyorsam, senin dediğin şuydu:<br />
Tanrıları uzlaştıran, güzellik sevgisidir, çirkinlik sevgisi diye bir şey<br />
yoktur. Bu değil miydi söylediğin?<br />
Buydu.<br />
Ha şöyle, ağzına sağlık, dostum! Demek sevgi yalnız güzelliğin<br />
sevgisidir, çirkinliğin değil.<br />
Kabul.<br />
Peki, sevmek bizde olmayanı istemektir demedik mi?<br />
Dedik.<br />
Öyleyse sevgi, güzellikten yoksundur.<br />
İster istemez.<br />
İyi, ama güzellikten yoksun, güzelliğe kavuşmamış bir şeye sen güzel<br />
der misin?<br />
Diyemem elbet.<br />
Böyleyken, sen hala sevginin güzel olduğu düşüncesinde misin?<br />
Belki de ne söylediğimi bilmiyordum demin konuşurken.<br />
Ama yine de parlaktı konuşman, Agathon. Bir küçük sorum daha var:<br />
İyi dediğin şey sence güzel midir?<br />
Bence öyledir.<br />
Madem sevgi, güzellikten yoksundur, güzellik de iyilik olduğuna<br />
göre, sevigi iyilikten de yoksundur.</p>
<p>Ben seninle başa çıkamam, Sokrates, dediğin gibi olsun.<br />
Senin başa çıkamadığın, doğruluk, iki gözüm, yoksa Sokrates&#8217;le başa<br />
çıkmak hiç de zor değil.</p>
<p>Ama şimdi seni rahat bırakıp, vaktiyle sevgi üstüne Diotima ile,<br />
Mantineia&#8217;lı bir kadınla konuştuklarımıza geleceğim. Bu konuda, daha birçok<br />
konularda bilgili bir kadındı, vebaya karşı kestirdiği bir kurbanla on sene<br />
Atinalıları bu beladan korumuştu. Sevgi üstüne ne biliyorsam, ondan öğrendim.<br />
Bu kadının bana söylediklerini anlatmaya, Agathon&#8217;la giriştiğimiz yoldan<br />
yürümeye çalışacağım, elimden ne kadarı gelirse. Senin söylediğin gibi,<br />
Agathon, sevgi kimdir, nedir, önce onu anlamak, sonra gördüğü işlere geçmek<br />
lazım. Bana en rahat gelen, size yabancı kadının sorularını sırasıyla<br />
anlatmak. Çünkü benim söylediklerim aşağı yukarı şimdi Agathon&#8217;un bana<br />
söyledikleri oldu: Sevgi, büyük bir tanrıdır, güzelin sevgisidir. Kadın,<br />
söylediklerimi benim şimdi Agathon&#8217;a ileri sürdüğüm düşüncelerle çürüttü,<br />
kendi sözlerimle sevginin ne iyi, ne de güzel olduğunu ortaya koydu.<br />
Ne diyorsun, Diotima? dedim o zaman. Demek sevgi çirkin, kötü bir<br />
şey.<br />
Ölçülü konuş, dedi. Güzel olmayan sence ister istemez çirkin midir?<br />
Elbette.<br />
Bilgin olmayan mutlaka bilgisiz mi demektir? Bilginlikle<br />
bilgisizliğin bir ortası yok mu sence?<br />
O da neymiş?<br />
İnsan hesabını veremeden de doğru düşünebilir. Buna bilgi diyebilir<br />
misin, diyemezsin, (çünkü bilgi, mantığa dayanmadı mı, bilgi olmaz),<br />
bilgisizlik de diyemezsin, (çünkü bilgi, rasgele de olsa bilgisizlik<br />
sayılmaz), demek ki bilmekle bilmemek arasında doğru düşünmek diye bir şey vardır. Haklısın, dedim.<br />
Öyleyse, güzel olmayan çirkin, iyi olmayan kötüdür deme. Sevgi de<br />
böyle. Onun için iyidir, güzeldir demediğine göre, çirkindir, kötüdür de deme,<br />
ikisi arası bir şey olarak düşün sevgiyi.<br />
Evet ama, sevgiyi büyük bir tanrı sayıyor herkes.<br />
Herkes dediğin bilenler mi, bilmeyenler mi?<br />
Hepsi birden.<br />
Nasıl olur, dedi Diotima gülerek. Sevgiyi bir tanrı bile saymayanlar<br />
ona, büyük tanrı diyebilirler mi?<br />
Onlar da kim?<br />
Biri sen, biri de ben.<br />
Olur mu böyle şey?<br />
Olur elbet. Sence bütün tanrılar mutlu ve güzel değil midir?<br />
Onlardan birinin güzel ve mutlu olmadığını söylemeye dilin varır mı?<br />
Varmaz, Zeus hakkı için!<br />
Mutlu dediklerin iyiliğe, güzelliğe varmış olanlar, değil mi?<br />
Elbette.<br />
Ama demin dedin ki, sevgi iyi ve güzel şeyler ister, çünkü onlardan<br />
yoksundur.<br />
Evet, öyle dedim.<br />
İyiliği, güzelliği olmayan, hiç tanrı olabilir mi?<br />
Olamaz gerçekten.<br />
Görüyorsun ya, sen de sevgiyi tanrı saymıyorsun.<br />
Nedir öyleyse sevgi? Ölümlü bir varlık mı?<br />
Hiç de değil.<br />
Nedir öyleyse?<br />
Demin dedim ya, ikisi ortası, ölümlü ile ölümsüz arası bir şey.<br />
Evet, ama, ne ?</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>By: Odyssey</title>
		<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-243</link>
		<dc:creator>Odyssey</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Feb 2008 23:07:00 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-243</guid>
		<description>Sevgili Kandemir, kaleminize sağlık yorumlarınız için. Epey mesai harcadığınız aşikar. Ben de sırasıyla cevap vermek niyetindeyim yorumlarınıza. 

Kişi kendinden sorumludur, Sevgili Kandemir. Düşüncesi bu yönde şekillenmiş bir kişi olarak öncelikle belirtmek isterim ki burada, bu ya da diğer konularda tartışan yorumcuların düşüncelerinin de yazdıklarının da derinliği konusunda eleştirel yaklaşımda bulunmadım. Ben, kendi sözlerimin felsefik açılımlar içermeyeceğinin altını çizdim. Belirttiğiniz gibi, herkesin fikri, sözü farklı derinliklerde seyredebilir. Öyle de olsun. Ne hoş. Onlar sayesinde farklı derinliklere dalma, bazen sarhoş olma bazen vurgun yeme şansı yakalıyoruz.

Demişsiniz ki;
“Öte yandan, benim bu önerimin (diğerlerinin söylemlerini özgürce istedikleri derinlikte dile getirmelerini kastediyorsunuz), sizin için pek de kolayca kabullenilemeyecek bir şey olduğunu da diğer tartışmalarda yazdıklarınızdan çıkarsayabiliyorum. Zira, anladığım kadarıyla, bu tür ve hatta çok daha ağır müdahaleler (insanların giyim tercihleri gibi), muhtelif gerekçelerle, sizin zihininzde, kolayca meşruiyet bulabiliyor.”

Bu kısmı aynen almak istedim. Maalesef bu iki cümlenin fikri birbiriyle çelişiyor. Kaldı ki farklı konularda söylenenleri bir potada eritip, tek bir kalıba sokmaya çalışırsak elde kalan anlam kargaşası, anlamsızlık olur; fikri bütününden koparmanın getirdiği boşlukta savrulur gideriz. Aynı, eleştirdiğiniz medyada örneklerini sıklıkla gördüğümüz, bir paragrafın içerisinden tek bir kelimeyi çekip alarak söylenenleri çarpıtmanın getirdiği tatsızlık nedeniyle, sözün sahibine haksızlık eden bir yanılsama içerisine girmiş oluruz, değil mi?

Ben en iyisi net olarak özgürlükler hakkında ne düşündüğümü söyleyeyim. Kim ne isterse giyer, kim ne isterse söyler. Benim söz hakkım ve yaşam biçimime saygı duyulmamasına, özgürlüklerimin kısıtlanmasına tahammülüm olamaz. Aynı şekilde her bireyin yaşam hakkına ve fikir özgürlüğüne saygı duyulması gerektiğine inanıyorum. Birileri benim için “diğerleri” ise ben de aynı şekilde onlar için “diğerleri” grubunun bir elemanıyım. Önemli olan farklılıkları zıtlık olarak algılamayıp, tüm renkleri siyah ve beyazdan ibaret görmemektir. Ancak bu farklılıkların sistematik olarak işlenip (her kim tarafından olursa olsun), zıtlık olarak topluma sunulmasını da kabul etmeyeceğimden sizi temin ederim.

Atıfta bulunduğunuz giyim tarzı konusuna da kısaca cevap verdiğimi düşünüyorum. İkinci cümlenizde belirttiğiniz “ağır müdahalelerin zihnimde meşruiyet bulması” tesptini ise hangi cümlemden çıkardığınızı da merak etmekteyim.

Zeki kadından ürken beyler üzerine;

Kadının zekâsından irite olan erkek vakasına şehadetim vardır. Bu durum maalesef gerçektir. Zeki kadının çekim gücüne kapılıp giden zat-ı muhteremlerin, bir müddet sonra kendi eksikliklerini hissetmeleri, ya da kendilerini eksik görmeleri sorunların oluşmasına neden oluyor. Birlikte geçirilecek zaman diliminin sosyal aktiviteler, sohbetler bölümündeki tercihler, ilk zamanlardaki cila açılıp da gerçekler ortaya çıkmaya başlayınca, ilişkide farklı noktalarda kırılmalara sebep oluyor. Erkeğin bu durumu kendine yedirememesi işleri daha karmaşık hale getiriyor (en azından benim deneyimlediğim kadarıyla) ve değişik bahanelerle ilişki sonlandırılıyor. Bu en basit haliyle konunun özetidir. Bu konu da ayrıca konuşulabileceği kanaatindeyim.

Hayat-memat meseleniz üzerine;

Sizin hayat – memat meselesi olarak yorumladığınız kadına bahşedilen doğurganlığa karşı erkeğin duyduğu kıskançlığın zaman içerisinde öğrenildiği, yani tarihi olduğu, konusunda sizinle hemfikirim.  Başka bir deyişle davranışsal değişikliklerin zaman içerisinde toplum kuralları, kültür, coğrafi yapı, ekonomik koşullar gibi etkenlerle şekillendiğine inanmaktayım. Dikkatten kaçan bir kelime kullanımı (genlerine) bu çelişkiyi yaratmış.

Aşk konusunda umarım yakın zamanda fikirlerimi paylaşmaya fırsatım olacak.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sevgili Kandemir, kaleminize sağlık yorumlarınız için. Epey mesai harcadığınız aşikar. Ben de sırasıyla cevap vermek niyetindeyim yorumlarınıza. </p>
<p>Kişi kendinden sorumludur, Sevgili Kandemir. Düşüncesi bu yönde şekillenmiş bir kişi olarak öncelikle belirtmek isterim ki burada, bu ya da diğer konularda tartışan yorumcuların düşüncelerinin de yazdıklarının da derinliği konusunda eleştirel yaklaşımda bulunmadım. Ben, kendi sözlerimin felsefik açılımlar içermeyeceğinin altını çizdim. Belirttiğiniz gibi, herkesin fikri, sözü farklı derinliklerde seyredebilir. Öyle de olsun. Ne hoş. Onlar sayesinde farklı derinliklere dalma, bazen sarhoş olma bazen vurgun yeme şansı yakalıyoruz.</p>
<p>Demişsiniz ki;<br />
“Öte yandan, benim bu önerimin (diğerlerinin söylemlerini özgürce istedikleri derinlikte dile getirmelerini kastediyorsunuz), sizin için pek de kolayca kabullenilemeyecek bir şey olduğunu da diğer tartışmalarda yazdıklarınızdan çıkarsayabiliyorum. Zira, anladığım kadarıyla, bu tür ve hatta çok daha ağır müdahaleler (insanların giyim tercihleri gibi), muhtelif gerekçelerle, sizin zihininzde, kolayca meşruiyet bulabiliyor.”</p>
<p>Bu kısmı aynen almak istedim. Maalesef bu iki cümlenin fikri birbiriyle çelişiyor. Kaldı ki farklı konularda söylenenleri bir potada eritip, tek bir kalıba sokmaya çalışırsak elde kalan anlam kargaşası, anlamsızlık olur; fikri bütününden koparmanın getirdiği boşlukta savrulur gideriz. Aynı, eleştirdiğiniz medyada örneklerini sıklıkla gördüğümüz, bir paragrafın içerisinden tek bir kelimeyi çekip alarak söylenenleri çarpıtmanın getirdiği tatsızlık nedeniyle, sözün sahibine haksızlık eden bir yanılsama içerisine girmiş oluruz, değil mi?</p>
<p>Ben en iyisi net olarak özgürlükler hakkında ne düşündüğümü söyleyeyim. Kim ne isterse giyer, kim ne isterse söyler. Benim söz hakkım ve yaşam biçimime saygı duyulmamasına, özgürlüklerimin kısıtlanmasına tahammülüm olamaz. Aynı şekilde her bireyin yaşam hakkına ve fikir özgürlüğüne saygı duyulması gerektiğine inanıyorum. Birileri benim için “diğerleri” ise ben de aynı şekilde onlar için “diğerleri” grubunun bir elemanıyım. Önemli olan farklılıkları zıtlık olarak algılamayıp, tüm renkleri siyah ve beyazdan ibaret görmemektir. Ancak bu farklılıkların sistematik olarak işlenip (her kim tarafından olursa olsun), zıtlık olarak topluma sunulmasını da kabul etmeyeceğimden sizi temin ederim.</p>
<p>Atıfta bulunduğunuz giyim tarzı konusuna da kısaca cevap verdiğimi düşünüyorum. İkinci cümlenizde belirttiğiniz “ağır müdahalelerin zihnimde meşruiyet bulması” tesptini ise hangi cümlemden çıkardığınızı da merak etmekteyim.</p>
<p>Zeki kadından ürken beyler üzerine;</p>
<p>Kadının zekâsından irite olan erkek vakasına şehadetim vardır. Bu durum maalesef gerçektir. Zeki kadının çekim gücüne kapılıp giden zat-ı muhteremlerin, bir müddet sonra kendi eksikliklerini hissetmeleri, ya da kendilerini eksik görmeleri sorunların oluşmasına neden oluyor. Birlikte geçirilecek zaman diliminin sosyal aktiviteler, sohbetler bölümündeki tercihler, ilk zamanlardaki cila açılıp da gerçekler ortaya çıkmaya başlayınca, ilişkide farklı noktalarda kırılmalara sebep oluyor. Erkeğin bu durumu kendine yedirememesi işleri daha karmaşık hale getiriyor (en azından benim deneyimlediğim kadarıyla) ve değişik bahanelerle ilişki sonlandırılıyor. Bu en basit haliyle konunun özetidir. Bu konu da ayrıca konuşulabileceği kanaatindeyim.</p>
<p>Hayat-memat meseleniz üzerine;</p>
<p>Sizin hayat – memat meselesi olarak yorumladığınız kadına bahşedilen doğurganlığa karşı erkeğin duyduğu kıskançlığın zaman içerisinde öğrenildiği, yani tarihi olduğu, konusunda sizinle hemfikirim.  Başka bir deyişle davranışsal değişikliklerin zaman içerisinde toplum kuralları, kültür, coğrafi yapı, ekonomik koşullar gibi etkenlerle şekillendiğine inanmaktayım. Dikkatten kaçan bir kelime kullanımı (genlerine) bu çelişkiyi yaratmış.</p>
<p>Aşk konusunda umarım yakın zamanda fikirlerimi paylaşmaya fırsatım olacak.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>By: Haysar</title>
		<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-241</link>
		<dc:creator>Haysar</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Feb 2008 12:17:06 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-241</guid>
		<description>Babil, Madruk, Gılgamış, Anu ve Enkidu'dan iz sürerken burada yazılarınızı okurken buldum kendimi. Herbiriniz bir başka açıdan yaklaşmış aşka ki; sanırım, en doğrusu da bu: Tıpkı aşkın her ten ve ruhta ayrı ayrı, faklı farklı yaşanması gibi. 

Aşkın tek bir tanımı, tek bir boyutu yok. Tekil değildir; en azından, aşk tek başına olamayan bir duygu. Haz, ruh hali vs.. olması nedeniyle birden fazla tarafı vardır. İster Allah aşkı olsun, ister bir erkeğin ya da dişinin yaşadığı aşk tek başına değildir. 

Asıl kabullenemediğim ise;  aşkın sorun olarak ele alınmasıdır. Oysa aşk cevaptır. Neye mi? Her şeye... Evet her şeye bir cevaptır. Cevabın sorun olarak algılanması doğal değil, sunidir. Ve ne yazık ki sunilik (doğal olmayan), gelenekler, görenekler, inanç, ideoloji vs yollarıyla adeta genlerimize işlendiğinde aşk sorun olarak ortaya çıkabiliyor. Aşk faydacılığın olmadığı yerde yeşerir.  

Ve aşk bir hastalık hali değildir ki; ona ilaç bulunsun. Aşk deli olmak, harap olmak, dermansız dert olarak nitelemek doğrudan suni yetiştirilemenin sonucudur. Belki uçta yaşamayı tercih etmek hali denilebilir ancak bu insanı sonsuz şekilde özgürleştiren bir haldir ki, erkek ya da dişinin suni bütün bağlarını bir kenara fırtaltıp atar. 
Bir erkeğin bir dişiye ya da dişinin erkeğe karşı hissetiği o duygu olarak kastedilen aşk, gökten inen bir su damlasının topraktan süzülüp derelere nehirlere denizlere ve okyanusa karışması gibi insanın doğal yanının harekete geçişinin ilk merhalesidir ki, aşılması gereken en azından 4 aşaması vardır. Birincisi, ten barajını aşması, sadece tenden dene akan hazzı aşmayan aşk, toprağa değdiği gibi paramparça olan su damlası gibidir ve asla süzülüp nehire ulaşamaz. İkincisi, geçmişi yoktur aşkın; Halt etmiş Leyla ile Mecnun ya da Kerem İle Aslı. Ferhat ile Şirin de gölgede kalır diye başlayan bir cümle kursam sanırım hem aşkın tarihsizliğini 'orjinalliğini' hem de mukayeseli aşk zihniyetinin zavallılığını yazmaya gerek kalmaz.. Üçüncüsü, içinde bulunduğu sosyal ortamın baskısını aşmaktır ki sanırım en zoru da budur. Tarihteki örnekler bir yana bu gün bile, aşk hala suçmuş gibi algılanmakta ve ilk aşk sözcükleri en mahrem en gizli ortamda fısıldanır. Ve nihayet aşkın sosuza dek sürmesi için aşılması gereken tek bir engel kalıyor o da beden hapsidir ki bu aşkın sadece haz boyutunu yani salt çiftleşmeden ibaret olmadığı çiftleşme engelliyle birlikte yarın bir gün pörsüyecek bedenimizi aşmadır. 
Kimisi bu hallere İlahi aşk diyor ki doğru da olabilir ama ben diyorum ki bir dişiye aşık olmadan Allah'a nasıl aşık olunur bilinir mi ki?

Bilinen hikayedir ama bir kaç cümle ile yazalım: Softanın biri, Allah'a aşık olmayı dergahın kapısında arar "Şeyhim bana Allah'a olan aşkı anlat ki onu seveyim aşık olayım" deyince, şeyhten "Sen hiç, kadın sevdin mi, kadına aşık oldun mu?" karşılığını duyar duymaz, titrek bir sesle "Haşa Şeyhim ben Allah'a aşık olmak istiyorum, onun yerine bir kula nasıl aşık olurum" der. Bunun üzerine Şeyh, "Git be adam! daha bir kadına aşık olmayı beceremiyorsun da bütün kainatın yaratıcısına nasıl aşık olacaksın. Sen git önce bir kadına aşık olmayı öğren!" der.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Babil, Madruk, Gılgamış, Anu ve Enkidu&#8217;dan iz sürerken burada yazılarınızı okurken buldum kendimi. Herbiriniz bir başka açıdan yaklaşmış aşka ki; sanırım, en doğrusu da bu: Tıpkı aşkın her ten ve ruhta ayrı ayrı, faklı farklı yaşanması gibi. </p>
<p>Aşkın tek bir tanımı, tek bir boyutu yok. Tekil değildir; en azından, aşk tek başına olamayan bir duygu. Haz, ruh hali vs.. olması nedeniyle birden fazla tarafı vardır. İster Allah aşkı olsun, ister bir erkeğin ya da dişinin yaşadığı aşk tek başına değildir. </p>
<p>Asıl kabullenemediğim ise;  aşkın sorun olarak ele alınmasıdır. Oysa aşk cevaptır. Neye mi? Her şeye&#8230; Evet her şeye bir cevaptır. Cevabın sorun olarak algılanması doğal değil, sunidir. Ve ne yazık ki sunilik (doğal olmayan), gelenekler, görenekler, inanç, ideoloji vs yollarıyla adeta genlerimize işlendiğinde aşk sorun olarak ortaya çıkabiliyor. Aşk faydacılığın olmadığı yerde yeşerir.  </p>
<p>Ve aşk bir hastalık hali değildir ki; ona ilaç bulunsun. Aşk deli olmak, harap olmak, dermansız dert olarak nitelemek doğrudan suni yetiştirilemenin sonucudur. Belki uçta yaşamayı tercih etmek hali denilebilir ancak bu insanı sonsuz şekilde özgürleştiren bir haldir ki, erkek ya da dişinin suni bütün bağlarını bir kenara fırtaltıp atar.<br />
Bir erkeğin bir dişiye ya da dişinin erkeğe karşı hissetiği o duygu olarak kastedilen aşk, gökten inen bir su damlasının topraktan süzülüp derelere nehirlere denizlere ve okyanusa karışması gibi insanın doğal yanının harekete geçişinin ilk merhalesidir ki, aşılması gereken en azından 4 aşaması vardır. Birincisi, ten barajını aşması, sadece tenden dene akan hazzı aşmayan aşk, toprağa değdiği gibi paramparça olan su damlası gibidir ve asla süzülüp nehire ulaşamaz. İkincisi, geçmişi yoktur aşkın; Halt etmiş Leyla ile Mecnun ya da Kerem İle Aslı. Ferhat ile Şirin de gölgede kalır diye başlayan bir cümle kursam sanırım hem aşkın tarihsizliğini &#8216;orjinalliğini&#8217; hem de mukayeseli aşk zihniyetinin zavallılığını yazmaya gerek kalmaz.. Üçüncüsü, içinde bulunduğu sosyal ortamın baskısını aşmaktır ki sanırım en zoru da budur. Tarihteki örnekler bir yana bu gün bile, aşk hala suçmuş gibi algılanmakta ve ilk aşk sözcükleri en mahrem en gizli ortamda fısıldanır. Ve nihayet aşkın sosuza dek sürmesi için aşılması gereken tek bir engel kalıyor o da beden hapsidir ki bu aşkın sadece haz boyutunu yani salt çiftleşmeden ibaret olmadığı çiftleşme engelliyle birlikte yarın bir gün pörsüyecek bedenimizi aşmadır.<br />
Kimisi bu hallere İlahi aşk diyor ki doğru da olabilir ama ben diyorum ki bir dişiye aşık olmadan Allah&#8217;a nasıl aşık olunur bilinir mi ki?</p>
<p>Bilinen hikayedir ama bir kaç cümle ile yazalım: Softanın biri, Allah&#8217;a aşık olmayı dergahın kapısında arar &#8220;Şeyhim bana Allah&#8217;a olan aşkı anlat ki onu seveyim aşık olayım&#8221; deyince, şeyhten &#8220;Sen hiç, kadın sevdin mi, kadına aşık oldun mu?&#8221; karşılığını duyar duymaz, titrek bir sesle &#8220;Haşa Şeyhim ben Allah&#8217;a aşık olmak istiyorum, onun yerine bir kula nasıl aşık olurum&#8221; der. Bunun üzerine Şeyh, &#8220;Git be adam! daha bir kadına aşık olmayı beceremiyorsun da bütün kainatın yaratıcısına nasıl aşık olacaksın. Sen git önce bir kadına aşık olmayı öğren!&#8221; der.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>By: Kerem Kandemir</title>
		<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-239</link>
		<dc:creator>Kerem Kandemir</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Feb 2008 07:08:10 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-239</guid>
		<description>&lt;strong&gt;Odyssey'e:&lt;/strong&gt;

Sevgili Odyssey, yazınızın başlangıcındaki retorik soruları ve tespitleri yerinde bulmakla beraber, tartışma etiği açısından, bir yaklaşımınıza itiraz etmem gerekiyor:

Demişsiniz ki, "Öyle derin felsefi bir yaklaşım beklemeyin benden. İçten, yalın ve sıradan olmalı yazacaklarımız konu kadın ve erkek olunca. Hele hele lafımız aşka temas edecek ise; bu en çıplak ve savunmasız kalınan durumu tartışırken labirentlerde kaybolmaya ne gerek var ki?"

Tamam; arzunuz üzerine, sizden derin, felsefi bir yaklaşım beklemeyiz. Lakin, konu kadın-erkek olunca, -hele de lafımız aşka temas edecekse- gerekçeniz ne olursa olsun, diğer katılımcıların kişisel tartışma düzeyine ilişkin kişisel tercihlerine müdahil olmamalıyız, diye düşünüyorum. Zaten, benim derin/felsefi bulduğumu, siz yüzeysel bulabilirsiniz; sizin "uygun" derinlikte olduğunu düşündüğünüz bir yazı, bir başka katılımcımız için derinlik sarhoşluğu da yaratabilir.

Dolayısıyla, derim ki, bırakalım, herkes, kendi uygun gördüğü derinlikte yazsın. Öte yandan, benim bu önerimin, sizin için pek de kolayca kabullenilemeyecek bir şey olduğunu da diğer tartışmalarda yazdıklarınızdan çıkarsayabiliyorum. Zira, anladığım kadarıyla, bu tür ve hatta çok daha ağır müdahaleler (insanların giyim tercihleri gibi), muhtelif gerekçelerle, sizin zihininzde, kolayca meşruiyet bulabiliyor.

Her neyse, konumuza geri dönersek:

"İlla ki kadın ve erkek diye başlamak gerekiyorsa geçmişe bakmak, kadına ve erkeğe doğanın biçtiği rolleri iyice algılamak gerekir." diye girmişsiniz mevzuya. Bu haliyle, insan, hemen, sizin de, bu tartışma altında yer alan, "Birinci Bölüm" olarak adlandırdığım yazımda dem vurduğum "insan doğası" yanılsamasına düştüğünüzü sanabilir. Oysa, aynı paragrafınızın devamında, "İlişkilerde sorgulayan kadınsa hep, o halde gözlemlemeyi tarihinde bir yerlerde öğrenmiş olsa gerek diye düşünüyorum. Erkeği avlanırken, geri de kalıp çocuğunu evini koruyan kadın değil midir? Gözlemlemeyi o zamanlardan öğrenmiştir kadın." diye yazan da sizsiniz. Yani atıf yaptığınız kadın vasıfları, bize doğanın biçtiği rollerden değil de, yine kendi ifadenizle, onun, tarihin bir yerlerinde "öğrenmiş olduğu" özellikler... 

Hakikaten de, insanın, kadınlığına ya da erkekliğine atfen ilintilendirlidiği davranışsal özellikleri, doğal/genetik kökenli değil, daha ziyade tarihsel, toplumsal, iktisadi ve siyasi kökenli olmalıdır (aksini savlayabilen, beru gelsin).

Yazınızın devamından, sözünü ettiğim yanılsamanın, sizde, -en azından ifade tercihleri düzeyinde- bir karmaşaya yol açtığını gözlemlemekteyim:

"Kadına doğurganlığı bahşeden doğa aynı zamanda ona seçme şansını da vermiş. Erkek kadını biyolojik güzelliğinin etkisiyle, belirli kriterlere bağlı olmadan seçerken; kadın, erkeğini belirli bir sisteme göre düşünerek, anlayarak ve istediği takdirde seçiyormuş. Bu da bilim insanlarının tespiti…"

Yukarıda alıntıladığım ifadeleriniz, "Birinci Bölüm" başlıklı yazımda yakındığım zihinsel kirlenmenin çok tipik bir örneği... Bilim insanlarının tespiti olarak sunduğunuz önermeler, aslen, bilim insanlarının kimi çalışmalarına atfen, ilgili disiplinlerden zerre kadar anlamayan muhabirlerin, kendi popüler mecralarına -en dizginlenmiş ifadesiyle- "magazinleştirerek" taşıdıkları hurafelerden ibaret.

Bu aşamada, gazete/dergi parçalarında rastlayarak itibar ettiğiniz bu tür önermelere, konuya bi-hakkın vakıf biri olarak "hurafe" dememin sizi kesmesini beklemek, iyimserlik olmayacaktır kanısındayım. Yine de, siz o tür önermelerin doğruluğunu/geçerliliğini kanıtlamak zahmetine girişirseniz, ben de üşenmeyip, onları çürüten argümanları verebilirim, bir ithimal.

...................

"....zeki kadına hayran olduğunu söyleyen bir erkeğin, kadının bir akla sahip olduğunu anladığında ürküp kaçması da ayrı bir ironidir aslında." demişsiniz. Bu tür ironik örnekler bulunduğuna dair, benim de laflar çalınıp durur, kulağıma. Lakin, ben henüz, çok sınırlı kişisel gözlem kümemde, böyle birine rastlamadım. Çok aykırı gelmese de, böylesi şahıslar hakkında daha fazla malumat edinmek isterdim. Sizin, bize aktarabileceğiniz bir vak'a var mı, mesela?

...................

"İngiliz dilinde kadın kelimesini (woman) erkek kelimesinden (man) türeten, Havva’yı, Adem’in kaburgasından üreten ve aslında tarihi yetersizlikleri nedeniyle duydukları hasetle yanan erkeklerden bahsediyorum. Hani bilimde, edebiyatta cinsiyetsizlik konusunda –mış gibi yapmaktan yavaş yavaş durumu kavramaya başlayan erkeklerden…" diye yazmışsınız. Neredeyse, tamamen katılıyorum, demek geliyor içimden. Lakin, sözünü ettiğiniz erkekler gurubunun durumu ne kadar kavramaya başladığı ve bu insanların nicel büyüklüğü (nüfusa oranı hatta) konusunda, tahminimce, sizden çok daha kötümserimdir.

Sabahtan beri altını çizmeye çalıştığım yanılgının ve bunun olası zihinsel etkilerinin daha iyi anlaşılabilmesi açısından, yazınızdan bir örnek daha vermek istiyorum:

"Peki bu haset nerden kaynaklanıyor sizce? Gene başa dönüyoruz yanıtı bulmak için: Doğanın kadına bahşettiği doğurganlık."

Şimdi bu ifade, "insan doğası" yanılsaması bağlamında, sorunsuz bir ifade. Bu söylenebilir. Her hangi bir hurafe durumu da yok; çünkü doğurganlık, hakikaten de doğal/genetik kökenli bir nitelik. Öğrenilmiyor...

(Ha, hasetin kaynağında bu mu vardır; o ayrı bir konu.)

"Kadın ve erkekten birer parçanın sadece kadının vücudunda can bulabilmesi erkeğin tarihine, genlerine bu kıskançlık tohumunu atmış derim." ifadeniz de, içinde bulunduğunuz karmaşanın en çarpıcı örneği, kanımca. Zira, benim hayat-memat meselesi haline getirdiğim şey de, tam olarak, örneğin, sizin "kıskançlık tohumu" olarak nitelediğiniz şeyin, tarihsel mi, genetik mi olduğu... 

Ben diyorum ki, bu fark hayatidir. Yine ben diyorum ki, bu tür davranışsal, tavırsal farklar tarihidir (aynı zamanda psikolojik, toplumsal, iktisadi, siyasidir); genetik değildir.

Tabii, benim hayati bulduğum bu ayrımı, siz (ya da başkaları) önemsemeyebilirsiniz; kritik bulmayabilirsiniz. O bir tercih meselesidir, elbette. "Benim derdim, kökeni genetik mi, tarihi mi değil; böyle bir haset tohumunun varlığı ve açtığı yaralardır," diyebilirsiniz. 

Bu durumda, ben de derim ki, hastalığa doğru teşhis konmazsa, kökeninin nerede yattığı ayrıştırılamazsa, tedavisi de -bilgisizliğimiz oranında- zor olur. Zira, yere göre koyamadığımız bilimsel yöntem (bilim insanları nezdinde yücelttiğimz şey, esasen, bilimsel yöntemdir, zira), değiştirmek/maniple etmek/kontrol etmek istediğimiz bir şeyin nedenini bulmaya uğraşmayı vaaz eder.     

.........................

Yazınızın geri kalan bölümüne (alıntı yaptığım son cümlenizden sonra yazdıklarınızı kastediyorum), olduğu gibi katılıyorum ve aşk konusuna getireceğiniz açılımları da merakla bekliyorum.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Odyssey&#8217;e:</strong></p>
<p>Sevgili Odyssey, yazınızın başlangıcındaki retorik soruları ve tespitleri yerinde bulmakla beraber, tartışma etiği açısından, bir yaklaşımınıza itiraz etmem gerekiyor:</p>
<p>Demişsiniz ki, &#8220;Öyle derin felsefi bir yaklaşım beklemeyin benden. İçten, yalın ve sıradan olmalı yazacaklarımız konu kadın ve erkek olunca. Hele hele lafımız aşka temas edecek ise; bu en çıplak ve savunmasız kalınan durumu tartışırken labirentlerde kaybolmaya ne gerek var ki?&#8221;</p>
<p>Tamam; arzunuz üzerine, sizden derin, felsefi bir yaklaşım beklemeyiz. Lakin, konu kadın-erkek olunca, -hele de lafımız aşka temas edecekse- gerekçeniz ne olursa olsun, diğer katılımcıların kişisel tartışma düzeyine ilişkin kişisel tercihlerine müdahil olmamalıyız, diye düşünüyorum. Zaten, benim derin/felsefi bulduğumu, siz yüzeysel bulabilirsiniz; sizin &#8220;uygun&#8221; derinlikte olduğunu düşündüğünüz bir yazı, bir başka katılımcımız için derinlik sarhoşluğu da yaratabilir.</p>
<p>Dolayısıyla, derim ki, bırakalım, herkes, kendi uygun gördüğü derinlikte yazsın. Öte yandan, benim bu önerimin, sizin için pek de kolayca kabullenilemeyecek bir şey olduğunu da diğer tartışmalarda yazdıklarınızdan çıkarsayabiliyorum. Zira, anladığım kadarıyla, bu tür ve hatta çok daha ağır müdahaleler (insanların giyim tercihleri gibi), muhtelif gerekçelerle, sizin zihininzde, kolayca meşruiyet bulabiliyor.</p>
<p>Her neyse, konumuza geri dönersek:</p>
<p>&#8220;İlla ki kadın ve erkek diye başlamak gerekiyorsa geçmişe bakmak, kadına ve erkeğe doğanın biçtiği rolleri iyice algılamak gerekir.&#8221; diye girmişsiniz mevzuya. Bu haliyle, insan, hemen, sizin de, bu tartışma altında yer alan, &#8220;Birinci Bölüm&#8221; olarak adlandırdığım yazımda dem vurduğum &#8220;insan doğası&#8221; yanılsamasına düştüğünüzü sanabilir. Oysa, aynı paragrafınızın devamında, &#8220;İlişkilerde sorgulayan kadınsa hep, o halde gözlemlemeyi tarihinde bir yerlerde öğrenmiş olsa gerek diye düşünüyorum. Erkeği avlanırken, geri de kalıp çocuğunu evini koruyan kadın değil midir? Gözlemlemeyi o zamanlardan öğrenmiştir kadın.&#8221; diye yazan da sizsiniz. Yani atıf yaptığınız kadın vasıfları, bize doğanın biçtiği rollerden değil de, yine kendi ifadenizle, onun, tarihin bir yerlerinde &#8220;öğrenmiş olduğu&#8221; özellikler&#8230; </p>
<p>Hakikaten de, insanın, kadınlığına ya da erkekliğine atfen ilintilendirlidiği davranışsal özellikleri, doğal/genetik kökenli değil, daha ziyade tarihsel, toplumsal, iktisadi ve siyasi kökenli olmalıdır (aksini savlayabilen, beru gelsin).</p>
<p>Yazınızın devamından, sözünü ettiğim yanılsamanın, sizde, -en azından ifade tercihleri düzeyinde- bir karmaşaya yol açtığını gözlemlemekteyim:</p>
<p>&#8220;Kadına doğurganlığı bahşeden doğa aynı zamanda ona seçme şansını da vermiş. Erkek kadını biyolojik güzelliğinin etkisiyle, belirli kriterlere bağlı olmadan seçerken; kadın, erkeğini belirli bir sisteme göre düşünerek, anlayarak ve istediği takdirde seçiyormuş. Bu da bilim insanlarının tespiti…&#8221;</p>
<p>Yukarıda alıntıladığım ifadeleriniz, &#8220;Birinci Bölüm&#8221; başlıklı yazımda yakındığım zihinsel kirlenmenin çok tipik bir örneği&#8230; Bilim insanlarının tespiti olarak sunduğunuz önermeler, aslen, bilim insanlarının kimi çalışmalarına atfen, ilgili disiplinlerden zerre kadar anlamayan muhabirlerin, kendi popüler mecralarına -en dizginlenmiş ifadesiyle- &#8220;magazinleştirerek&#8221; taşıdıkları hurafelerden ibaret.</p>
<p>Bu aşamada, gazete/dergi parçalarında rastlayarak itibar ettiğiniz bu tür önermelere, konuya bi-hakkın vakıf biri olarak &#8220;hurafe&#8221; dememin sizi kesmesini beklemek, iyimserlik olmayacaktır kanısındayım. Yine de, siz o tür önermelerin doğruluğunu/geçerliliğini kanıtlamak zahmetine girişirseniz, ben de üşenmeyip, onları çürüten argümanları verebilirim, bir ithimal.</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.</p>
<p>&#8220;&#8230;.zeki kadına hayran olduğunu söyleyen bir erkeğin, kadının bir akla sahip olduğunu anladığında ürküp kaçması da ayrı bir ironidir aslında.&#8221; demişsiniz. Bu tür ironik örnekler bulunduğuna dair, benim de laflar çalınıp durur, kulağıma. Lakin, ben henüz, çok sınırlı kişisel gözlem kümemde, böyle birine rastlamadım. Çok aykırı gelmese de, böylesi şahıslar hakkında daha fazla malumat edinmek isterdim. Sizin, bize aktarabileceğiniz bir vak&#8217;a var mı, mesela?</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.</p>
<p>&#8220;İngiliz dilinde kadın kelimesini (woman) erkek kelimesinden (man) türeten, Havva’yı, Adem’in kaburgasından üreten ve aslında tarihi yetersizlikleri nedeniyle duydukları hasetle yanan erkeklerden bahsediyorum. Hani bilimde, edebiyatta cinsiyetsizlik konusunda –mış gibi yapmaktan yavaş yavaş durumu kavramaya başlayan erkeklerden…&#8221; diye yazmışsınız. Neredeyse, tamamen katılıyorum, demek geliyor içimden. Lakin, sözünü ettiğiniz erkekler gurubunun durumu ne kadar kavramaya başladığı ve bu insanların nicel büyüklüğü (nüfusa oranı hatta) konusunda, tahminimce, sizden çok daha kötümserimdir.</p>
<p>Sabahtan beri altını çizmeye çalıştığım yanılgının ve bunun olası zihinsel etkilerinin daha iyi anlaşılabilmesi açısından, yazınızdan bir örnek daha vermek istiyorum:</p>
<p>&#8220;Peki bu haset nerden kaynaklanıyor sizce? Gene başa dönüyoruz yanıtı bulmak için: Doğanın kadına bahşettiği doğurganlık.&#8221;</p>
<p>Şimdi bu ifade, &#8220;insan doğası&#8221; yanılsaması bağlamında, sorunsuz bir ifade. Bu söylenebilir. Her hangi bir hurafe durumu da yok; çünkü doğurganlık, hakikaten de doğal/genetik kökenli bir nitelik. Öğrenilmiyor&#8230;</p>
<p>(Ha, hasetin kaynağında bu mu vardır; o ayrı bir konu.)</p>
<p>&#8220;Kadın ve erkekten birer parçanın sadece kadının vücudunda can bulabilmesi erkeğin tarihine, genlerine bu kıskançlık tohumunu atmış derim.&#8221; ifadeniz de, içinde bulunduğunuz karmaşanın en çarpıcı örneği, kanımca. Zira, benim hayat-memat meselesi haline getirdiğim şey de, tam olarak, örneğin, sizin &#8220;kıskançlık tohumu&#8221; olarak nitelediğiniz şeyin, tarihsel mi, genetik mi olduğu&#8230; </p>
<p>Ben diyorum ki, bu fark hayatidir. Yine ben diyorum ki, bu tür davranışsal, tavırsal farklar tarihidir (aynı zamanda psikolojik, toplumsal, iktisadi, siyasidir); genetik değildir.</p>
<p>Tabii, benim hayati bulduğum bu ayrımı, siz (ya da başkaları) önemsemeyebilirsiniz; kritik bulmayabilirsiniz. O bir tercih meselesidir, elbette. &#8220;Benim derdim, kökeni genetik mi, tarihi mi değil; böyle bir haset tohumunun varlığı ve açtığı yaralardır,&#8221; diyebilirsiniz. </p>
<p>Bu durumda, ben de derim ki, hastalığa doğru teşhis konmazsa, kökeninin nerede yattığı ayrıştırılamazsa, tedavisi de -bilgisizliğimiz oranında- zor olur. Zira, yere göre koyamadığımız bilimsel yöntem (bilim insanları nezdinde yücelttiğimz şey, esasen, bilimsel yöntemdir, zira), değiştirmek/maniple etmek/kontrol etmek istediğimiz bir şeyin nedenini bulmaya uğraşmayı vaaz eder.     </p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.</p>
<p>Yazınızın geri kalan bölümüne (alıntı yaptığım son cümlenizden sonra yazdıklarınızı kastediyorum), olduğu gibi katılıyorum ve aşk konusuna getireceğiniz açılımları da merakla bekliyorum.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>By: Kerem Kandemir</title>
		<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-238</link>
		<dc:creator>Kerem Kandemir</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Feb 2008 07:07:38 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-238</guid>
		<description>&lt;strong&gt;Cem Balcı'ya:&lt;/strong&gt;

Sevgili Cem, Gılgamış Destanı'na yaptığın referans, naçizane çok hoşuma gitti. Zira, üstadımız Freud'un, insan ruhunu anlamak için atıldığı macerada da, yolu mitolojiye düşmüştü. Toplumların kollektif bilinçaltını yansıtmaları açısından, mitler, paha biçilmez kaynaklar. Lakin, tıpkı rüyalarda olduğu gibi, mitlerin de tartışmalarımıza ışık tutabilmeleri için tabir ve tefsir edilmeleri gerekmekte. Yoksa, bir rüyayı ya da bir destanı, çözümlemekksizin, deşifre etmeksizin &lt;em&gt;anlamlandırılmışlar&lt;/em&gt; havuzumuza dahil etmemiz bana çok yanıltıcı bir etkinlik olarak görünür.

Örneğin, sizin özetini verdiğiniz Gılgamış Destanı ile benim ilk yazımda öne sürdüğüm savlar arasındaki zahiri benzerlikler bence de çarpıcı. Ancak, Enkidu'nun, Şamhat'la sevişmesinin ardından nasıl ve neden insanlaştığını bize anlatmanız gerek. Kadına aşık olur, diyorsunuz ama aşk nasıl insanlaştırır? Örneğin, Hakan Bey de diyor ki, aşk için zaten, önden, insan olmak gerek. Bu bir yumurta-tavuk diyalektiği midir, nedir; sizden biraz daha mesai rica edeceğim.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cem Balcı&#8217;ya:</strong></p>
<p>Sevgili Cem, Gılgamış Destanı&#8217;na yaptığın referans, naçizane çok hoşuma gitti. Zira, üstadımız Freud&#8217;un, insan ruhunu anlamak için atıldığı macerada da, yolu mitolojiye düşmüştü. Toplumların kollektif bilinçaltını yansıtmaları açısından, mitler, paha biçilmez kaynaklar. Lakin, tıpkı rüyalarda olduğu gibi, mitlerin de tartışmalarımıza ışık tutabilmeleri için tabir ve tefsir edilmeleri gerekmekte. Yoksa, bir rüyayı ya da bir destanı, çözümlemekksizin, deşifre etmeksizin <em>anlamlandırılmışlar</em> havuzumuza dahil etmemiz bana çok yanıltıcı bir etkinlik olarak görünür.</p>
<p>Örneğin, sizin özetini verdiğiniz Gılgamış Destanı ile benim ilk yazımda öne sürdüğüm savlar arasındaki zahiri benzerlikler bence de çarpıcı. Ancak, Enkidu&#8217;nun, Şamhat&#8217;la sevişmesinin ardından nasıl ve neden insanlaştığını bize anlatmanız gerek. Kadına aşık olur, diyorsunuz ama aşk nasıl insanlaştırır? Örneğin, Hakan Bey de diyor ki, aşk için zaten, önden, insan olmak gerek. Bu bir yumurta-tavuk diyalektiği midir, nedir; sizden biraz daha mesai rica edeceğim.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>By: Kerem Kandemir</title>
		<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-237</link>
		<dc:creator>Kerem Kandemir</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Feb 2008 07:07:05 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-237</guid>
		<description>&lt;strong&gt;Hakan Tuncel'e:&lt;/strong&gt;

Sevgili Dostum, başlıktaki "sorunsal" kavramına takılmış, bu kelimenin dilimizdeki serüvenine ilişkin öznel bir tarihçe vermiş ve nihayetinde de, konuya getirdiği kendinden menkul karmaşadan dem vurmuşsun...

İmdi, İnternet öncesi çağlarda da "sorunsal" kelimesini kullanan biri olarak, senin aktardığın kronolojinin isabetliliğini sorgulamak durumunda kalsam da, bunu, konumuzla çok ilintili bulamadığımdan, geçiyorum...

Mevcut tartışma başlığını beğenmeyenler kervanına eklenmiş; lakin Belgin Hanım'ın önerisinin de sizin derdinize derman olmadığından hareketle, -en azından kendiniz için- başlığı, “Aşk ve Cinsellikte Taraf Olmak” şeklinde koymanın neden daha uygun düştüğünü, bizlere açıklamışsınız. Vallahi, benim bu öneriye de hiçbir itirazım olmayacak. Sizinle tartışırken, başlığın (ve muhtemelen bağlamın, çerçevenin) “Aşk ve Cinsellikte Taraf Olmak” olduğunu varsayacağım.

Yazdıklarınızın, benim yazdıklarıma yanıt niteliği taşıyan bölümünde, 

"Siz bence de aşktan hiç bahsetmemişsiniz. Siz üreme ile cinselliğin arasına mesafe girmesini mesele etmişsiniz daha ziyade. Hatta psikolojik etkenleri de buralara yükler olmuşsunuz." diye yorumlamışsınız. Evet, ben henüz, direkt olarak aşk mevzuuna girmedim. Ayrıca, üreme ile cinselliğin arasına mesafe girmesi olgusunu çok önemsediğim de doğru. Cinsellikle üreme arasındaki "doğal" ilişkinin, insan türü söz konusu olduğunda, evrim süreciyle belirlenen doğa durumundan farklılaştığını ve bu farklılaşmada, bizzatihi insana dönüşmemizin (felsefi süje oluşumuzun), belirleyici olduğunu söyledim. Ardından, Freud'un kuramlarından devşirilmiş tanım ve tespitlere binaen, hayvan olarak başladığımız yaşam serüveninde, cinselliğin, insana dönüşümümüzde oynadığı röle dikkati çekmek istedim.  

Yani, 

&lt;strong&gt;1-)&lt;/strong&gt; İnsan cinselliğini anlamak, tartışmak için, hayvan cinselliğine bakmamızın bize sınırlı faydalar sağlayacağını, zira, insana dönüşmemizin, bizim cinselliğimizi de doğadaki cinsellikten epeyce kopardığını,

&lt;strong&gt;2-)&lt;/strong&gt; Hayvanlar cinsel dürtüleriyle hareket ettiklerinde, bu dürtülerin, onları, eş bulma, eş için mücadele verme ve üreme gibi sonuçlara götürdüğünü, eş bulamayan hayvanların doğal yaşamlarına (yeme, içme, barınma vesaire) geri döndüğünü, oysa insan söz konusu olduğunda, eş bulan bireylerin, duyusal hazlarının peşine düşecek şekilde hareket ettiklerini, eş bulamama durumunda ise, muhtelif psikolojik mekanizmalara baş vurarak, medeniyet inşasına giriştiklerini

&lt;em&gt;anlatmak itedim&lt;/em&gt;.

Dolayısıyla, sizin aşk-psikoloji ilişkilendirmenize aynen katılıyorum. Benim anlatmak istediklerimin de sizin ilişkilendirmenizle bire bir örtüştüğünü düşünüyorum. Zaten, kısmet'se, Ebru'nun yazısını tartışmaya başladığımızda, aşkın, yukarıda sözünü ettiğim psikolojik mekanizmalardan birinin (süblimasyon) ürünü oluşuna da girmeyi planlıyorum. 

Aşka ilişkin diğer tespitlerinizi de tamamen paylaştığımı belirterek bitirmek istiyorum, yanıtımı. Sözünü ettiğiniz meşakkatli küfe boşaltma işlemine başlamaya da, siz önden buyrun...</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hakan Tuncel&#8217;e:</strong></p>
<p>Sevgili Dostum, başlıktaki &#8220;sorunsal&#8221; kavramına takılmış, bu kelimenin dilimizdeki serüvenine ilişkin öznel bir tarihçe vermiş ve nihayetinde de, konuya getirdiği kendinden menkul karmaşadan dem vurmuşsun&#8230;</p>
<p>İmdi, İnternet öncesi çağlarda da &#8220;sorunsal&#8221; kelimesini kullanan biri olarak, senin aktardığın kronolojinin isabetliliğini sorgulamak durumunda kalsam da, bunu, konumuzla çok ilintili bulamadığımdan, geçiyorum&#8230;</p>
<p>Mevcut tartışma başlığını beğenmeyenler kervanına eklenmiş; lakin Belgin Hanım&#8217;ın önerisinin de sizin derdinize derman olmadığından hareketle, -en azından kendiniz için- başlığı, “Aşk ve Cinsellikte Taraf Olmak” şeklinde koymanın neden daha uygun düştüğünü, bizlere açıklamışsınız. Vallahi, benim bu öneriye de hiçbir itirazım olmayacak. Sizinle tartışırken, başlığın (ve muhtemelen bağlamın, çerçevenin) “Aşk ve Cinsellikte Taraf Olmak” olduğunu varsayacağım.</p>
<p>Yazdıklarınızın, benim yazdıklarıma yanıt niteliği taşıyan bölümünde, </p>
<p>&#8220;Siz bence de aşktan hiç bahsetmemişsiniz. Siz üreme ile cinselliğin arasına mesafe girmesini mesele etmişsiniz daha ziyade. Hatta psikolojik etkenleri de buralara yükler olmuşsunuz.&#8221; diye yorumlamışsınız. Evet, ben henüz, direkt olarak aşk mevzuuna girmedim. Ayrıca, üreme ile cinselliğin arasına mesafe girmesi olgusunu çok önemsediğim de doğru. Cinsellikle üreme arasındaki &#8220;doğal&#8221; ilişkinin, insan türü söz konusu olduğunda, evrim süreciyle belirlenen doğa durumundan farklılaştığını ve bu farklılaşmada, bizzatihi insana dönüşmemizin (felsefi süje oluşumuzun), belirleyici olduğunu söyledim. Ardından, Freud&#8217;un kuramlarından devşirilmiş tanım ve tespitlere binaen, hayvan olarak başladığımız yaşam serüveninde, cinselliğin, insana dönüşümümüzde oynadığı röle dikkati çekmek istedim.  </p>
<p>Yani, </p>
<p><strong>1-)</strong> İnsan cinselliğini anlamak, tartışmak için, hayvan cinselliğine bakmamızın bize sınırlı faydalar sağlayacağını, zira, insana dönüşmemizin, bizim cinselliğimizi de doğadaki cinsellikten epeyce kopardığını,</p>
<p><strong>2-)</strong> Hayvanlar cinsel dürtüleriyle hareket ettiklerinde, bu dürtülerin, onları, eş bulma, eş için mücadele verme ve üreme gibi sonuçlara götürdüğünü, eş bulamayan hayvanların doğal yaşamlarına (yeme, içme, barınma vesaire) geri döndüğünü, oysa insan söz konusu olduğunda, eş bulan bireylerin, duyusal hazlarının peşine düşecek şekilde hareket ettiklerini, eş bulamama durumunda ise, muhtelif psikolojik mekanizmalara baş vurarak, medeniyet inşasına giriştiklerini</p>
<p><em>anlatmak itedim</em>.</p>
<p>Dolayısıyla, sizin aşk-psikoloji ilişkilendirmenize aynen katılıyorum. Benim anlatmak istediklerimin de sizin ilişkilendirmenizle bire bir örtüştüğünü düşünüyorum. Zaten, kısmet&#8217;se, Ebru&#8217;nun yazısını tartışmaya başladığımızda, aşkın, yukarıda sözünü ettiğim psikolojik mekanizmalardan birinin (süblimasyon) ürünü oluşuna da girmeyi planlıyorum. </p>
<p>Aşka ilişkin diğer tespitlerinizi de tamamen paylaştığımı belirterek bitirmek istiyorum, yanıtımı. Sözünü ettiğiniz meşakkatli küfe boşaltma işlemine başlamaya da, siz önden buyrun&#8230;</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>By: Kerem Kandemir</title>
		<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-236</link>
		<dc:creator>Kerem Kandemir</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Feb 2008 07:06:34 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-236</guid>
		<description>&lt;strong&gt;Münferiden Yanıtlar&lt;/strong&gt;

Tartışma adabıma uygun olarak, konuyu, bir yandan kişisel zihinsel devinimlerim istikametinde irdelemeyi sürdürürken, bir yandan da, (ayrı başlıklar altında) tartışmaya katılan diğer aktörlerin yazdıkları hakkındaki yorumlarımı aktarmak ve benim yazdıklarıma yönelik yorumları da yanıtlamak istiyorum. 

...............................


&lt;strong&gt;Belgin Zorlu'ya:&lt;/strong&gt;

Başlığa ilişkin itirazınız, tartışmamıza ayrı bir boyut katıyor, gördüğüm kadarıyla. Anketi düzenlerken, yorumlayanlar okur/yazar tayfamıza, ankete dahil etmek üzere, kendi başlık önerilerini de bizlere aktarmalarını rica etmiştik. Farklı başlık önerileriyle gelen olmadı, maalesef. Lakin, lütfen herkes, mevcut başlıkları, tartışmanın çerçevesi konusunda bir kısıtlayıcı olarak algılamayıp, mevzuları diledikleri gibi tartışsın. Ben kendi adıma, başlıkları, yazarları, konuların çerçevesinin dışına çıkmakla itham etmek için birer referans/çıpa olarak kullanmayacağım sözünü vermek istiyorum, bu aşamada.

Başlığı tersine çevirerek, “Kadın ve Erkek Üzerinden Aşk ve Cinsellik Sorunsalı” biçiminde bir ifadenin altında tartışmayı daha uygun/doğru bulmuşsunuz. Benim açımdan sakıncası yok; sizinle tartışırken, başlığın, sizin önerdiğiniz ifade olduğunu varsayacağım:

"Kadın olmayı da erkek olmayı da sonradan öğrenmedim." demişsiniz. İşte bu ifadenin, benim için sakıncası var. Zira, "kadın olmak" ya da "erkek olmak" kavramsallaştırmalarından kastınız, kadın ya da erkek fizyolojisine, kadın ya da erkek cinsel organlarına sahip olmak değilse (ki kastınızın bundan ibaret olmadığını, "kadınlığımı da, erkekliğimi de görmez oldum." ifadenizden çıkarsıyorum), o halde, kadın, erkek ya da insan olmanın, sonradan öğrenilen şeyler olduklarını belirtmek zorundayım. Örneklemeye bile gerek yok ama pek çok insanın, fizyolojilerinin dayattığı cinsel kimliğin dışında bir cinsel kimlik benimsemeyi öğrendiklerini anımsatmak yeterli olacaktır, kanımca.

"Tabii, cinselliği aşktan önce öğrendim. Aşkı ise üremeyi durdurduğumda gördüm." şeklindeki ifadeleriniz, salt kendi sübjektif deneyimlerinize referans vermiyor da, aynı zamanda, insanlığın geneline ilişkin gelişim süreçleri gibi de duruyorsa kafanızda, buna da itirazım olacak. Zira, milyonlarca insan, aşkı, cinsellikten önce öğrendikleri kanısını taşırlar ve yine pek çok insanın kafasında, aşkı öğrenmenin/görmenin/bulmanın, üremeyle, onu sürdürmek ya da bırakmakla bir ilgisi bulunmamakta. Ha, "İnsanların sübjektif algıları her ne olursa olsun, gerçekte, bu süreçler, birbirleriyle, benim öne sürdüğüm şekilde ilişkilidir." diyorsanız, onu da ayrıca tartışmak isterim, elbet.

"Kadın ve erkeğin en büyük düşmanı yaptım aşkı ve cinselliği..Kadınlığımı da erkekliğimi de görmez oldum. Görmemek durumundan da zevk alır oldum. Evrimi ve psikolojiyi bu noktada referans almak isterim." demişsizin. Bu kısmı anlayamadım. Biraz daha açmanızı rica edeceğim: Niye kadın ve erkeğin düşmanı yaptınız aşkı ve cinselliği? Niye kadınlığınızı ve erkekliğinizi görmez oldunuz ve niye bu durumdan zevk alır hale geldiniz? Niyelerin ötesinde, bu ifadelerinizin genel bir insanlık durumuna da referans verdiği kanısını taşıyor musunuz? Son olarak, evrimin ve psikolojinin, bahsettiklerinizle ilişkisini de kurar mısınız, zahmet olmazsa? 

Anladığım kadarıyla, kadın ve erkeğin bir zıtlık ilişkisi bağlamında konumlandırıldığını, bu tür bir konumlandırmanın, beraberinde bir takım kazanımlar getirdiğini söylüyor, lakin, aynı olgunun, denge ve uyum bağlamında neler kaybettirdiğini öğrenmek, tartışmak istiyorsunuz.

Farklılıkların "zıtlık" olarak algılanması... Bunun getiri ve götürüleri... Bana da ilginç geldi. Biraz düşünelim bakalım, üzerinde...</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Münferiden Yanıtlar</strong></p>
<p>Tartışma adabıma uygun olarak, konuyu, bir yandan kişisel zihinsel devinimlerim istikametinde irdelemeyi sürdürürken, bir yandan da, (ayrı başlıklar altında) tartışmaya katılan diğer aktörlerin yazdıkları hakkındaki yorumlarımı aktarmak ve benim yazdıklarıma yönelik yorumları da yanıtlamak istiyorum. </p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.</p>
<p><strong>Belgin Zorlu&#8217;ya:</strong></p>
<p>Başlığa ilişkin itirazınız, tartışmamıza ayrı bir boyut katıyor, gördüğüm kadarıyla. Anketi düzenlerken, yorumlayanlar okur/yazar tayfamıza, ankete dahil etmek üzere, kendi başlık önerilerini de bizlere aktarmalarını rica etmiştik. Farklı başlık önerileriyle gelen olmadı, maalesef. Lakin, lütfen herkes, mevcut başlıkları, tartışmanın çerçevesi konusunda bir kısıtlayıcı olarak algılamayıp, mevzuları diledikleri gibi tartışsın. Ben kendi adıma, başlıkları, yazarları, konuların çerçevesinin dışına çıkmakla itham etmek için birer referans/çıpa olarak kullanmayacağım sözünü vermek istiyorum, bu aşamada.</p>
<p>Başlığı tersine çevirerek, “Kadın ve Erkek Üzerinden Aşk ve Cinsellik Sorunsalı” biçiminde bir ifadenin altında tartışmayı daha uygun/doğru bulmuşsunuz. Benim açımdan sakıncası yok; sizinle tartışırken, başlığın, sizin önerdiğiniz ifade olduğunu varsayacağım:</p>
<p>&#8220;Kadın olmayı da erkek olmayı da sonradan öğrenmedim.&#8221; demişsiniz. İşte bu ifadenin, benim için sakıncası var. Zira, &#8220;kadın olmak&#8221; ya da &#8220;erkek olmak&#8221; kavramsallaştırmalarından kastınız, kadın ya da erkek fizyolojisine, kadın ya da erkek cinsel organlarına sahip olmak değilse (ki kastınızın bundan ibaret olmadığını, &#8220;kadınlığımı da, erkekliğimi de görmez oldum.&#8221; ifadenizden çıkarsıyorum), o halde, kadın, erkek ya da insan olmanın, sonradan öğrenilen şeyler olduklarını belirtmek zorundayım. Örneklemeye bile gerek yok ama pek çok insanın, fizyolojilerinin dayattığı cinsel kimliğin dışında bir cinsel kimlik benimsemeyi öğrendiklerini anımsatmak yeterli olacaktır, kanımca.</p>
<p>&#8220;Tabii, cinselliği aşktan önce öğrendim. Aşkı ise üremeyi durdurduğumda gördüm.&#8221; şeklindeki ifadeleriniz, salt kendi sübjektif deneyimlerinize referans vermiyor da, aynı zamanda, insanlığın geneline ilişkin gelişim süreçleri gibi de duruyorsa kafanızda, buna da itirazım olacak. Zira, milyonlarca insan, aşkı, cinsellikten önce öğrendikleri kanısını taşırlar ve yine pek çok insanın kafasında, aşkı öğrenmenin/görmenin/bulmanın, üremeyle, onu sürdürmek ya da bırakmakla bir ilgisi bulunmamakta. Ha, &#8220;İnsanların sübjektif algıları her ne olursa olsun, gerçekte, bu süreçler, birbirleriyle, benim öne sürdüğüm şekilde ilişkilidir.&#8221; diyorsanız, onu da ayrıca tartışmak isterim, elbet.</p>
<p>&#8220;Kadın ve erkeğin en büyük düşmanı yaptım aşkı ve cinselliği..Kadınlığımı da erkekliğimi de görmez oldum. Görmemek durumundan da zevk alır oldum. Evrimi ve psikolojiyi bu noktada referans almak isterim.&#8221; demişsizin. Bu kısmı anlayamadım. Biraz daha açmanızı rica edeceğim: Niye kadın ve erkeğin düşmanı yaptınız aşkı ve cinselliği? Niye kadınlığınızı ve erkekliğinizi görmez oldunuz ve niye bu durumdan zevk alır hale geldiniz? Niyelerin ötesinde, bu ifadelerinizin genel bir insanlık durumuna da referans verdiği kanısını taşıyor musunuz? Son olarak, evrimin ve psikolojinin, bahsettiklerinizle ilişkisini de kurar mısınız, zahmet olmazsa? </p>
<p>Anladığım kadarıyla, kadın ve erkeğin bir zıtlık ilişkisi bağlamında konumlandırıldığını, bu tür bir konumlandırmanın, beraberinde bir takım kazanımlar getirdiğini söylüyor, lakin, aynı olgunun, denge ve uyum bağlamında neler kaybettirdiğini öğrenmek, tartışmak istiyorsunuz.</p>
<p>Farklılıkların &#8220;zıtlık&#8221; olarak algılanması&#8230; Bunun getiri ve götürüleri&#8230; Bana da ilginç geldi. Biraz düşünelim bakalım, üzerinde&#8230;</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>By: Kerem Kandemir</title>
		<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-235</link>
		<dc:creator>Kerem Kandemir</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Feb 2008 07:06:07 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-235</guid>
		<description>&lt;strong&gt;Birinci Bölüm&lt;/strong&gt;

Doğrusunu isterseniz, aşkı ve cinselliği, Sevgili Ebru'nun "&lt;a href="http://www.yorumlayanlar.com/2008/01/07/yenizelanda/" rel="nofollow"&gt;Yeni Zelanda'nın İşgali ve Hazırlayan Sebepler&lt;/a&gt;" adlı (bu başlık, içeriğe ilişkin sağlıklı bir tahmin yaptırmıyor, maalesef) eserine gönderme yapmaksızın tartışmayı, hakkaniyetli bir davranış olarak görmüyorum. Zira, -Sevgili Hakancığım'ın ısrarlı itirazlarına rağmen- bu konuyu, diğer olası tartışma başlıklarıyla birlikte ankete dahil etmemin ardında, Ebru'nun eserinin harekete geçirdiği bir yazma, tartışma isteği vardı. 

Daha açık ifade etmek gerekirse, aşk ve cinsellik konularına özgü olmayan ama yıllardan beri, özellikle de bu konuların dolayımıyla insanların gündemine girerek onları adeta zehirleyen (entelektüel anlamda kontamine eden) temel bir yanılsamayı  gözler önüne sermekti, öncelikli niyetim (Ebru'nun yazısında rastlanmaması, yaygınlığı konusunda, kimseyi şüpheye düşürmemeli):

&lt;strong&gt;&lt;em&gt;İnsan doğasının, davranışlar üzerinde, belirleyici bir etkisi olduğu yanılsaması...&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;

Benim öğrencilik yıllarımda, sosyobiyolojinin yalnızca yirmi yıllık bir geçmişi vardı ve ana akımları takip eden tutucu akademik çevrelerde, sosyobiyolojiye bir tabu olarak yaklaşılıyırdu. Aradan geçen yirmi yılda, evrim yasalarının, insan davranışları üzerine etkisi konusunda, evrimsel psikoloji ve sosyobiyoloji gibi karma disiplinlerin çalışmaları, fütursuz bir indirgemecilikle, popüler medya tarafından, çerez şeklinde geniş halk kitlelerinin tüketimine sunuldu.


"Kadınlar tekeşliliğe meyillidir çünkü......."
"Erkekler eşlerini aldatmaya meyillidir çünkü......."
"Kadınların eş seçiminde öncelik sosyal statü ve zekadır çünkü......"
"Erkeklerin eş seçiminde fiziksel çekicilik ilk sırada gelir çünkü......."

Yukarıdakilere benzeyen ve nedenleri insanın evrim sürecine referans veren önermelerin sokaktaki insanın gündemine gelişi, son yirmi yılda olmuştur. Homoseksüelliğe yol açan genlerin bulunduğu iddiasından tutun da, insanın matematiksel zekasının gelişimini, alacak ve borçlarının hesabını tutma gereksiniminden doğduğuna ya da bencilliğin genlerimizden kaynaklandığına ilişkin pek çok hipotez, muhtelif bilimsel araştırma ve makalelere gönderme yapılarak, davranışlarımıza ışık tutan yeni doğrular/gerçekler olarak karşımıza çıkarıldı.

Adı geçen disiplinlerle doğrudan tedrisi olmayan entelektüeler, popüler medya aracılığıyla kendilerine ulaşan bu malzemeyi, büyük bir keyifle yalayıp yutmaya başladılar. Şimdilerde, dost sohbetlerinde ya da burada yapmakta olduğumuza benzer tartışmalarda, benzer önermeler, sanki herkesin malumu, inkarı mümkün olmayan birer basit hakikatmiş gibi yeniden üretilmekte, muhtelif yorum ve analizlerimizin cephanesi olarak kullanılmakta.

Bu tür malumatın neredeyse tümünün yanlış olduğunu, bu tartışma bünyesinde uzun uzadıya kanıtlayarak, tartışmamızın eksenini, kişisel kaygılarım doğrultusunda yönlendirmek istemiyorum. Zaten, bu konuların uzmanı olmayanlara, meseleyi bilimsel zeminde izah etmek için yüzlerce sayfalık argümantasyonda bulunmak gerekecektir.  

Dolayısıyla, mümkün mertebe, teknik detaya girmeksizin, insan davranışlarını anlamlandırmada "doğru/sağlıklı/ilmi" yaklaşımın nasıl olması gerektiğini özetlemeye çalışmakla yetineceğim:


&lt;strong&gt;1-)&lt;/strong&gt; İnsan olarak adlandırdığımız canlı türü, biyolojik evrim sürecinden kopmuştur. Dolayısıyla, evrim yasaları, insan türünün devinimlerini açıklayamaz, akıbetini öngöremez.

&lt;strong&gt;2-)&lt;/strong&gt; İnsan, öğrenen hayvandır. Genetik tandansları ne olursa olsun, yeni davranış kalıpları ve tavırlar geliştirebilir; genetik eğilimlerinin tersine tercihler yapabilir. İnsanın öğrenme yetisinin (ona bu yetiyi kazandıran genler sağolsun), tavır ve davranışlarını belirleme noktasında, genetik eğilimlerine karşı çok baskın bir etkisi vardır.    

&lt;strong&gt;3-)&lt;/strong&gt; İnsan türün devamını sağlamaya yönelik genetik düzenlemeler, -insan, insan olalı beri- toplumsal yasalara dönüşmüştür. Örneğin, insana, fırsat buldukça üremesini dikte eden genleri ya yoktur ya da insanı üremeye sevk etmek işleviyle donanmış bu tür genler, insan davranışı üzerinde belirleyici etkiye sahip değildir. Ancak genler tarafından yerine getirilmeyen/getirilemeyen bu işlev, oldukça belirleyici toplumsal yasalar tarafından sürdürülmektedir.

&lt;strong&gt;4-)&lt;/strong&gt; İnsan, varoluşçuların da iddia ettikleri üzere, "özgür" bir canlı türüdür. Ayhan Bey'in tabiriyle "felsefi süje" olması, ona, genetik eğilimlerinin (kodlarının) ve hatta toplumsal yasaların (dayatmaların, kısıtlayıcıların, etkilerin) empoze/telkin ettiklerinin dışında da düşünebilme, davranabilme, tavır geliştirebilme ve tercih yapabilme yetisi/özgürlüğü verir.

&lt;strong&gt;5-)&lt;/strong&gt; İnsan toplumsal bir varlık olarak, çevresiyle (genellikle toplumla çevrelenmiştir) etkileşim (interaction) içindedir. Çevresel deneyimleri, düşüncelerini, tavırlarını ve davranışlarını etkilediği gibi, onun tavır ve davranışları da, çevresini etkiler. Çevrenin fert (birey/individual) üzerindeki etki gücü (büyüklüğü) ve ferdin çevresi üzerindeki etki gücü, fertten ferde, çevreden çevreye... bir matriks çerçevesinde değişiklik gösterir.

.................

Bütün bunların ne önemi var ve/veya konumuzla ne ilgisi var?

İnsanların ekseriyeti, kişilikleri zayıf varlıklardır. Düşünceleri ve davranışları, çelişkilerle, tutarsızlıklarla ve patolojilerle (sağlıksızlıklarla diyelim) doludur. Lakin, düşünen bir varlık olarak, bu zaafiyet semptomlarından rahatsızlık da duyar. Böylesi rahatsızlıklarla baş etme yöntemlerinden biri ise rasyonalizasyondur ("akla uydurma" adlı ego savunma mekanizması).

İnsan doğasının (genetik materyalinin) davranışları üzerinde belirleyici rol oynadığı varsayımını içinde (zımnen de olsa bünyesinde) barındıran her hipotez, kişilik zaafiyetinden muzdarip kitleler için birer rasyonalizasyon malzemesi işlevi görür. "Ay naapiim, tabiatım böyle...", "Kuzum, erkeklerin doğasında var bu..." tarzında ifadeler, ferdin kusurlu bir davranışını düzeltmek için çaba göstermek yerine, sanki o kusurlu davranışları sürdürmesinin baş edilemez (doğa yasalarıyla belirlenmiş) nedenleri olduğu yanılsamasıyla/kandırmacasıyla, yüreğini ferahltmaya çalışmasına hizmet eder.

"&lt;strong&gt;İnsan doğası&lt;/strong&gt;" bazlı söylemlerin, böyle rasyonalizasyonlar için kullanılıyor olması yeterince kötü değilmiş gibi, benzer söylemler, ırkçılığı, etnik temelli ayrımcılığı ya da toplumsal/politik/ekonomik yapıdan kaynaklanan zulüm ve çarpıklıkları meşrulaştırma amacına da hizmet ettirilirler (sayısız örnek verilebilir ama daha fazla canınızı sıkmak istemiyorum).

Konu aşk, cinsellik ya da kadın-erkek ilişkileri olduğunda da, cinsiyet (gender) temelli ayrımcılığı beslemek ya da kişilik zaafiyetlerinden kaynaklanan kusurlu tavır ve davranışları meşrulaştırmak için, insan doğasına gönderme yapan önermeler, fütursuzca ve cahilce ortalığa saçılıverir.

 
Naçizane, bizim, bu tartışma çerçevesinde kendimize biçtiğimiz öncelikli rol de, tartışma ortamını kirleten bu tür söylemleri deşifre etmek olacak. Zira, mevzular, anca bu tür bir zihinsel kirlenmenin giderilmesi sonrasında, hijyenik ve görece özgür bir ortamda tartışılabilir hale gelecektir.

...............

Bilahare, kaldığımız yerden devam edeceğiz.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Birinci Bölüm</strong></p>
<p>Doğrusunu isterseniz, aşkı ve cinselliği, Sevgili Ebru&#8217;nun &#8220;<a href="http://www.yorumlayanlar.com/2008/01/07/yenizelanda/" rel="nofollow">Yeni Zelanda&#8217;nın İşgali ve Hazırlayan Sebepler</a>&#8221; adlı (bu başlık, içeriğe ilişkin sağlıklı bir tahmin yaptırmıyor, maalesef) eserine gönderme yapmaksızın tartışmayı, hakkaniyetli bir davranış olarak görmüyorum. Zira, -Sevgili Hakancığım&#8217;ın ısrarlı itirazlarına rağmen- bu konuyu, diğer olası tartışma başlıklarıyla birlikte ankete dahil etmemin ardında, Ebru&#8217;nun eserinin harekete geçirdiği bir yazma, tartışma isteği vardı. </p>
<p>Daha açık ifade etmek gerekirse, aşk ve cinsellik konularına özgü olmayan ama yıllardan beri, özellikle de bu konuların dolayımıyla insanların gündemine girerek onları adeta zehirleyen (entelektüel anlamda kontamine eden) temel bir yanılsamayı  gözler önüne sermekti, öncelikli niyetim (Ebru&#8217;nun yazısında rastlanmaması, yaygınlığı konusunda, kimseyi şüpheye düşürmemeli):</p>
<p><strong><em>İnsan doğasının, davranışlar üzerinde, belirleyici bir etkisi olduğu yanılsaması&#8230;</em></strong></p>
<p>Benim öğrencilik yıllarımda, sosyobiyolojinin yalnızca yirmi yıllık bir geçmişi vardı ve ana akımları takip eden tutucu akademik çevrelerde, sosyobiyolojiye bir tabu olarak yaklaşılıyırdu. Aradan geçen yirmi yılda, evrim yasalarının, insan davranışları üzerine etkisi konusunda, evrimsel psikoloji ve sosyobiyoloji gibi karma disiplinlerin çalışmaları, fütursuz bir indirgemecilikle, popüler medya tarafından, çerez şeklinde geniş halk kitlelerinin tüketimine sunuldu.</p>
<p>&#8220;Kadınlar tekeşliliğe meyillidir çünkü&#8230;&#8230;.&#8221;<br />
&#8220;Erkekler eşlerini aldatmaya meyillidir çünkü&#8230;&#8230;.&#8221;<br />
&#8220;Kadınların eş seçiminde öncelik sosyal statü ve zekadır çünkü&#8230;&#8230;&#8221;<br />
&#8220;Erkeklerin eş seçiminde fiziksel çekicilik ilk sırada gelir çünkü&#8230;&#8230;.&#8221;</p>
<p>Yukarıdakilere benzeyen ve nedenleri insanın evrim sürecine referans veren önermelerin sokaktaki insanın gündemine gelişi, son yirmi yılda olmuştur. Homoseksüelliğe yol açan genlerin bulunduğu iddiasından tutun da, insanın matematiksel zekasının gelişimini, alacak ve borçlarının hesabını tutma gereksiniminden doğduğuna ya da bencilliğin genlerimizden kaynaklandığına ilişkin pek çok hipotez, muhtelif bilimsel araştırma ve makalelere gönderme yapılarak, davranışlarımıza ışık tutan yeni doğrular/gerçekler olarak karşımıza çıkarıldı.</p>
<p>Adı geçen disiplinlerle doğrudan tedrisi olmayan entelektüeler, popüler medya aracılığıyla kendilerine ulaşan bu malzemeyi, büyük bir keyifle yalayıp yutmaya başladılar. Şimdilerde, dost sohbetlerinde ya da burada yapmakta olduğumuza benzer tartışmalarda, benzer önermeler, sanki herkesin malumu, inkarı mümkün olmayan birer basit hakikatmiş gibi yeniden üretilmekte, muhtelif yorum ve analizlerimizin cephanesi olarak kullanılmakta.</p>
<p>Bu tür malumatın neredeyse tümünün yanlış olduğunu, bu tartışma bünyesinde uzun uzadıya kanıtlayarak, tartışmamızın eksenini, kişisel kaygılarım doğrultusunda yönlendirmek istemiyorum. Zaten, bu konuların uzmanı olmayanlara, meseleyi bilimsel zeminde izah etmek için yüzlerce sayfalık argümantasyonda bulunmak gerekecektir.  </p>
<p>Dolayısıyla, mümkün mertebe, teknik detaya girmeksizin, insan davranışlarını anlamlandırmada &#8220;doğru/sağlıklı/ilmi&#8221; yaklaşımın nasıl olması gerektiğini özetlemeye çalışmakla yetineceğim:</p>
<p><strong>1-)</strong> İnsan olarak adlandırdığımız canlı türü, biyolojik evrim sürecinden kopmuştur. Dolayısıyla, evrim yasaları, insan türünün devinimlerini açıklayamaz, akıbetini öngöremez.</p>
<p><strong>2-)</strong> İnsan, öğrenen hayvandır. Genetik tandansları ne olursa olsun, yeni davranış kalıpları ve tavırlar geliştirebilir; genetik eğilimlerinin tersine tercihler yapabilir. İnsanın öğrenme yetisinin (ona bu yetiyi kazandıran genler sağolsun), tavır ve davranışlarını belirleme noktasında, genetik eğilimlerine karşı çok baskın bir etkisi vardır.    </p>
<p><strong>3-)</strong> İnsan türün devamını sağlamaya yönelik genetik düzenlemeler, -insan, insan olalı beri- toplumsal yasalara dönüşmüştür. Örneğin, insana, fırsat buldukça üremesini dikte eden genleri ya yoktur ya da insanı üremeye sevk etmek işleviyle donanmış bu tür genler, insan davranışı üzerinde belirleyici etkiye sahip değildir. Ancak genler tarafından yerine getirilmeyen/getirilemeyen bu işlev, oldukça belirleyici toplumsal yasalar tarafından sürdürülmektedir.</p>
<p><strong>4-)</strong> İnsan, varoluşçuların da iddia ettikleri üzere, &#8220;özgür&#8221; bir canlı türüdür. Ayhan Bey&#8217;in tabiriyle &#8220;felsefi süje&#8221; olması, ona, genetik eğilimlerinin (kodlarının) ve hatta toplumsal yasaların (dayatmaların, kısıtlayıcıların, etkilerin) empoze/telkin ettiklerinin dışında da düşünebilme, davranabilme, tavır geliştirebilme ve tercih yapabilme yetisi/özgürlüğü verir.</p>
<p><strong>5-)</strong> İnsan toplumsal bir varlık olarak, çevresiyle (genellikle toplumla çevrelenmiştir) etkileşim (interaction) içindedir. Çevresel deneyimleri, düşüncelerini, tavırlarını ve davranışlarını etkilediği gibi, onun tavır ve davranışları da, çevresini etkiler. Çevrenin fert (birey/individual) üzerindeki etki gücü (büyüklüğü) ve ferdin çevresi üzerindeki etki gücü, fertten ferde, çevreden çevreye&#8230; bir matriks çerçevesinde değişiklik gösterir.</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..</p>
<p>Bütün bunların ne önemi var ve/veya konumuzla ne ilgisi var?</p>
<p>İnsanların ekseriyeti, kişilikleri zayıf varlıklardır. Düşünceleri ve davranışları, çelişkilerle, tutarsızlıklarla ve patolojilerle (sağlıksızlıklarla diyelim) doludur. Lakin, düşünen bir varlık olarak, bu zaafiyet semptomlarından rahatsızlık da duyar. Böylesi rahatsızlıklarla baş etme yöntemlerinden biri ise rasyonalizasyondur (&#8221;akla uydurma&#8221; adlı ego savunma mekanizması).</p>
<p>İnsan doğasının (genetik materyalinin) davranışları üzerinde belirleyici rol oynadığı varsayımını içinde (zımnen de olsa bünyesinde) barındıran her hipotez, kişilik zaafiyetinden muzdarip kitleler için birer rasyonalizasyon malzemesi işlevi görür. &#8220;Ay naapiim, tabiatım böyle&#8230;&#8221;, &#8220;Kuzum, erkeklerin doğasında var bu&#8230;&#8221; tarzında ifadeler, ferdin kusurlu bir davranışını düzeltmek için çaba göstermek yerine, sanki o kusurlu davranışları sürdürmesinin baş edilemez (doğa yasalarıyla belirlenmiş) nedenleri olduğu yanılsamasıyla/kandırmacasıyla, yüreğini ferahltmaya çalışmasına hizmet eder.</p>
<p>&#8220;<strong>İnsan doğası</strong>&#8221; bazlı söylemlerin, böyle rasyonalizasyonlar için kullanılıyor olması yeterince kötü değilmiş gibi, benzer söylemler, ırkçılığı, etnik temelli ayrımcılığı ya da toplumsal/politik/ekonomik yapıdan kaynaklanan zulüm ve çarpıklıkları meşrulaştırma amacına da hizmet ettirilirler (sayısız örnek verilebilir ama daha fazla canınızı sıkmak istemiyorum).</p>
<p>Konu aşk, cinsellik ya da kadın-erkek ilişkileri olduğunda da, cinsiyet (gender) temelli ayrımcılığı beslemek ya da kişilik zaafiyetlerinden kaynaklanan kusurlu tavır ve davranışları meşrulaştırmak için, insan doğasına gönderme yapan önermeler, fütursuzca ve cahilce ortalığa saçılıverir.</p>
<p>Naçizane, bizim, bu tartışma çerçevesinde kendimize biçtiğimiz öncelikli rol de, tartışma ortamını kirleten bu tür söylemleri deşifre etmek olacak. Zira, mevzular, anca bu tür bir zihinsel kirlenmenin giderilmesi sonrasında, hijyenik ve görece özgür bir ortamda tartışılabilir hale gelecektir.</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p>Bilahare, kaldığımız yerden devam edeceğiz.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>By: Odyssey</title>
		<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-223</link>
		<dc:creator>Odyssey</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Feb 2008 16:01:00 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-223</guid>
		<description>Aşk her zaman sadece kadın ve erkeğe mi ihtiyaç duyar? Ya da iki kişiye? Taraflar olmalı mı o titreşimi hissetmek için? Fikrimizi o denli sınırlamışsız ki aşk deyince cinsellik, cinsellik deyince kadın ve erkeği alıp masaya yatırıyoruz. Öyle derin felsefi bir yaklaşım beklemeyin benden. İçten, yalın ve sıradan olmalı yazacaklarımız konu kadın ve erkek olunca. Hele hele lafımız aşka temas edecek ise; bu en çıplak ve savunmasız kalınan durumu tartışırken labirentlerde kaybolmaya ne gerek var ki? 

İlla ki kadın ve erkek diye başlamak gerekiyorsa geçmişe bakmak, kadına ve erkeğe doğanın biçtiği rolleri iyice algılamak gerekir. İlişkilerde sorgulayan kadınsa hep, o halde gözlemlemeyi tarihinde bir yerlerde öğrenmiş olsa gerek diye düşünüyorum. Erkeği avlanırken, geri de kalıp çocuğunu evini koruyan kadın değil midir? Gözlemlemeyi o zamanlardan öğrenmiştir kadın. Düşünmeye, gözlemlemeye en fazla yönlenen kadın aslında “erkek işi” adledilen birçok işi de en az onlar kadar iyi yapmasa savaş zamanlarında elindeki örgüsünü, mutfağının sıcağını bırakıp da savaş öncesi erkeğin yaptığı tüm işleri üstlenip, kotarabilir miydi sizce?

Kadına doğurganlığı bahşeden doğa aynı zamanda ona seçme şansını da vermiş. Erkek kadını biyolojik güzelliğinin etkisiyle, belirli kriterlere bağlı olmadan seçerken; kadın, erkeğini belirli bir sisteme göre düşünerek, anlayarak ve istediği takdirde seçiyormuş. Bu da bilim insanlarının tespiti…

Kadının aklı bu derece yönlendiriciyken ve zeki kadına hayran olduğunu söyleyen bir erkeğin, kadının bir akla sahip olduğunu anladığında ürküp kaçması da ayrı bir ironidir aslında.

Kadının neye göre seçer peki? 

Ben erkeğin kokusu, kelimelere dokunuşu, cesareti, verdiği güven ve insanı insan yapan değerleri derim. Bu arada cinsellik nerede kaldı diyenlere ise cevabım tenin kendine has kokusu ve tadı olur. 

Hadi kadını erkeği az buçuk dilimin döndüğü, fikrimin yettiği kadar anlamaya, anlatmaya çalıştım da bu cinsellik ve sorunsal olayına dokunayım biraz da…

Sorunsal deyince aklıma kadın sorunları ve kadın hakları geliyor. Peki kadın-sorun ve kadın-hak kelimelerini bu kadar özdeşleştirenler kim diye düşünürsek karşımıza ne çıkıyor? E bunun da cevabı belli değil mi? Erkekler. İngiliz dilinde kadın kelimesini (woman) erkek kelimesinden (man) türeten, Havva’yı, Adem’in kaburgasından üreten ve aslında tarihi yetersizlikleri nedeniyle duydukları hasetle yanan erkeklerden bahsediyorum. Hani bilimde, edebiyatta cinsiyetsizlik konusunda –mış gibi yapmaktan yavaş yavaş durumu kavramaya başlayan erkeklerden… 

Peki bu haset nerden kaynaklanıyor sizce? Gene başa dönüyoruz yanıtı bulmak için: Doğanın kadına bahşettiği doğurganlık. 

Kadın ve erkekten birer parçanın sadece kadının vücudunda can bulabilmesi erkeğin tarihine, genlerine bu kıskançlık tohumunu atmış derim. Sonra gelsin “erkek, kadından üstündür”, “kadın toplumda ikinci plandadır” vesair vesair tespitleri. Kadın ve hakları, kadın ve sorunları ve bunların temelinde kadına bu yaftaları yapıştırıveren “kadın tarafından seçilen” erkeklerimiz…

Cinsler, cinsiyetsizlik ve cinsellik…

Aşk derseniz, aşk sadece kadın ve erkeğe mal edilemeyecek, mantığın işlemediği, teslimiyetin iktidarda olduğu bir durum. Aşka saygımdan, sınırsızlığına itaatimden onu bu döngünün dışında bırakma kararı aldım.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Aşk her zaman sadece kadın ve erkeğe mi ihtiyaç duyar? Ya da iki kişiye? Taraflar olmalı mı o titreşimi hissetmek için? Fikrimizi o denli sınırlamışsız ki aşk deyince cinsellik, cinsellik deyince kadın ve erkeği alıp masaya yatırıyoruz. Öyle derin felsefi bir yaklaşım beklemeyin benden. İçten, yalın ve sıradan olmalı yazacaklarımız konu kadın ve erkek olunca. Hele hele lafımız aşka temas edecek ise; bu en çıplak ve savunmasız kalınan durumu tartışırken labirentlerde kaybolmaya ne gerek var ki? </p>
<p>İlla ki kadın ve erkek diye başlamak gerekiyorsa geçmişe bakmak, kadına ve erkeğe doğanın biçtiği rolleri iyice algılamak gerekir. İlişkilerde sorgulayan kadınsa hep, o halde gözlemlemeyi tarihinde bir yerlerde öğrenmiş olsa gerek diye düşünüyorum. Erkeği avlanırken, geri de kalıp çocuğunu evini koruyan kadın değil midir? Gözlemlemeyi o zamanlardan öğrenmiştir kadın. Düşünmeye, gözlemlemeye en fazla yönlenen kadın aslında “erkek işi” adledilen birçok işi de en az onlar kadar iyi yapmasa savaş zamanlarında elindeki örgüsünü, mutfağının sıcağını bırakıp da savaş öncesi erkeğin yaptığı tüm işleri üstlenip, kotarabilir miydi sizce?</p>
<p>Kadına doğurganlığı bahşeden doğa aynı zamanda ona seçme şansını da vermiş. Erkek kadını biyolojik güzelliğinin etkisiyle, belirli kriterlere bağlı olmadan seçerken; kadın, erkeğini belirli bir sisteme göre düşünerek, anlayarak ve istediği takdirde seçiyormuş. Bu da bilim insanlarının tespiti…</p>
<p>Kadının aklı bu derece yönlendiriciyken ve zeki kadına hayran olduğunu söyleyen bir erkeğin, kadının bir akla sahip olduğunu anladığında ürküp kaçması da ayrı bir ironidir aslında.</p>
<p>Kadının neye göre seçer peki? </p>
<p>Ben erkeğin kokusu, kelimelere dokunuşu, cesareti, verdiği güven ve insanı insan yapan değerleri derim. Bu arada cinsellik nerede kaldı diyenlere ise cevabım tenin kendine has kokusu ve tadı olur. </p>
<p>Hadi kadını erkeği az buçuk dilimin döndüğü, fikrimin yettiği kadar anlamaya, anlatmaya çalıştım da bu cinsellik ve sorunsal olayına dokunayım biraz da…</p>
<p>Sorunsal deyince aklıma kadın sorunları ve kadın hakları geliyor. Peki kadın-sorun ve kadın-hak kelimelerini bu kadar özdeşleştirenler kim diye düşünürsek karşımıza ne çıkıyor? E bunun da cevabı belli değil mi? Erkekler. İngiliz dilinde kadın kelimesini (woman) erkek kelimesinden (man) türeten, Havva’yı, Adem’in kaburgasından üreten ve aslında tarihi yetersizlikleri nedeniyle duydukları hasetle yanan erkeklerden bahsediyorum. Hani bilimde, edebiyatta cinsiyetsizlik konusunda –mış gibi yapmaktan yavaş yavaş durumu kavramaya başlayan erkeklerden… </p>
<p>Peki bu haset nerden kaynaklanıyor sizce? Gene başa dönüyoruz yanıtı bulmak için: Doğanın kadına bahşettiği doğurganlık. </p>
<p>Kadın ve erkekten birer parçanın sadece kadının vücudunda can bulabilmesi erkeğin tarihine, genlerine bu kıskançlık tohumunu atmış derim. Sonra gelsin “erkek, kadından üstündür”, “kadın toplumda ikinci plandadır” vesair vesair tespitleri. Kadın ve hakları, kadın ve sorunları ve bunların temelinde kadına bu yaftaları yapıştırıveren “kadın tarafından seçilen” erkeklerimiz…</p>
<p>Cinsler, cinsiyetsizlik ve cinsellik…</p>
<p>Aşk derseniz, aşk sadece kadın ve erkeğe mal edilemeyecek, mantığın işlemediği, teslimiyetin iktidarda olduğu bir durum. Aşka saygımdan, sınırsızlığına itaatimden onu bu döngünün dışında bırakma kararı aldım.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>By: Cem Balcı</title>
		<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-222</link>
		<dc:creator>Cem Balcı</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Feb 2008 14:37:04 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-222</guid>
		<description>Uruk kralına kızan Gök Tanrısı &lt;em&gt;Anu&lt;/em&gt;,  Gılgamış'ı öldürmek için, yarı hayvan, yarı insan olan &lt;em&gt;Enkidu&lt;/em&gt;'yu  onun üzerine salmayı düşünür. Bir yosmanın yardımı ile bu vahşi hayvanı Uruk'a getirmeyi planlar. Şamhat yola  çıkar ve Enkidu'yu bulmak için her yeri arar. Sonunda, Enkidu'yu bir derenin kenarında hayvanlarla su içerken görür. Şamhat'ı gören hayvanların hepsi kaçar ama Enkidu kadından kaçmaz; öylece suyun karşısındaki kadını izler. Kadın ona doğru yaklaşmaya çalışır ve bu vahşi hayvanı nasıl evcilleştireceğini, kendisini Uruk'a nasıl götüreceğini hesaplar. Ancak, ne yapacağına karar veremez. Enkidu'ya biraz daha yaklaşmayı ve kadınlığını kullanmayı düşünür; bacaklarını iki yana açarak, Enkidu'yu kendine doğru çağırır. Hayvan, önce tereddüt eder; sonra içinde dayanılmaz bir şeyler oluşuverir; insani duyguları  ağır basar;  kadına yaklaşır. Aralarındaki cinsel birleşmeden sonra, Enkidu, hayvani duygularının bir çogunu yitirir ve kadına aşık olur;  arkasından Uruk'a gider. 

Gılgamış Destanı...</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Uruk kralına kızan Gök Tanrısı <em>Anu</em>,  Gılgamış&#8217;ı öldürmek için, yarı hayvan, yarı insan olan <em>Enkidu</em>&#8216;yu  onun üzerine salmayı düşünür. Bir yosmanın yardımı ile bu vahşi hayvanı Uruk&#8217;a getirmeyi planlar. Şamhat yola  çıkar ve Enkidu&#8217;yu bulmak için her yeri arar. Sonunda, Enkidu&#8217;yu bir derenin kenarında hayvanlarla su içerken görür. Şamhat&#8217;ı gören hayvanların hepsi kaçar ama Enkidu kadından kaçmaz; öylece suyun karşısındaki kadını izler. Kadın ona doğru yaklaşmaya çalışır ve bu vahşi hayvanı nasıl evcilleştireceğini, kendisini Uruk&#8217;a nasıl götüreceğini hesaplar. Ancak, ne yapacağına karar veremez. Enkidu&#8217;ya biraz daha yaklaşmayı ve kadınlığını kullanmayı düşünür; bacaklarını iki yana açarak, Enkidu&#8217;yu kendine doğru çağırır. Hayvan, önce tereddüt eder; sonra içinde dayanılmaz bir şeyler oluşuverir; insani duyguları  ağır basar;  kadına yaklaşır. Aralarındaki cinsel birleşmeden sonra, Enkidu, hayvani duygularının bir çogunu yitirir ve kadına aşık olur;  arkasından Uruk&#8217;a gider. </p>
<p>Gılgamış Destanı&#8230;</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>By: Ayhan Ulusoy</title>
		<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-216</link>
		<dc:creator>Ayhan Ulusoy</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Feb 2008 22:31:02 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-216</guid>
		<description>Hayır, kastettiğim bu değildi. Ama bu şiir de güzelmiş, beğendim. 
Kastettiğim söz bir televizyon programında Can Yücel'e spikerin "Kadınlar hakkında ne düşünüyorsunuz?" sorusunun üzerine onun verdigi yanıttı. 

Ancak bu yanıtı alıntılamaya maalesef terbiyem elvermez. Bilen, bilir.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Hayır, kastettiğim bu değildi. Ama bu şiir de güzelmiş, beğendim.<br />
Kastettiğim söz bir televizyon programında Can Yücel&#8217;e spikerin &#8220;Kadınlar hakkında ne düşünüyorsunuz?&#8221; sorusunun üzerine onun verdigi yanıttı. </p>
<p>Ancak bu yanıtı alıntılamaya maalesef terbiyem elvermez. Bilen, bilir.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>By: Ayhan Ulusoy</title>
		<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-211</link>
		<dc:creator>Ayhan Ulusoy</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Feb 2008 01:09:36 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-211</guid>
		<description>Bu tartışma bana rahmetli Can Yücel'in konu üzerinde söylediklerini anımsattı :-)

[&lt;strong&gt;Editörün Notu:&lt;/strong&gt; Ayhan Bey, kastettiğin bu şiir miydi, bilemiyorum. Zaten, doğrusu, senin alıntı yapmandı, üstadın konuyla ilgili eser ya da sözlerinden. Her neyse, kendin açıklık getirirsin ümidindeyim.] 

&lt;em&gt;Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte. Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin O'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın. çok sahiplenmeyince, çok ait de
olmazsın hem. Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen, çatıların gökyüzüyle birleştiği
yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin, güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı,senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan birşeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye. ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, hem de hep senin
kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak
&lt;/em&gt;

&lt;strong&gt;Can Yücel&lt;/strong&gt;</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Bu tartışma bana rahmetli Can Yücel&#8217;in konu üzerinde söylediklerini anımsattı <img src='http://www.yorumlayanlar.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':-)' class='wp-smiley' /> </p>
<p>[<strong>Editörün Notu:</strong> Ayhan Bey, kastettiğin bu şiir miydi, bilemiyorum. Zaten, doğrusu, senin alıntı yapmandı, üstadın konuyla ilgili eser ya da sözlerinden. Her neyse, kendin açıklık getirirsin ümidindeyim.] </p>
<p><em>Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.<br />
&#8220;O olmazsa yaşayamam.&#8221; demeyeceksin.<br />
Demeyeceksin işte. Yaşarsın çünkü.<br />
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.<br />
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.<br />
Ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin O&#8217;nu sevdiğinden.<br />
Çok sevmezsen, çok acımazsın. çok sahiplenmeyince, çok ait de<br />
olmazsın hem. Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini&#8230;<br />
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.<br />
Senin değillermiş gibi davranacaksın.<br />
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.<br />
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.<br />
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.<br />
Paldır küldür yürüyebileceksin.<br />
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen, çatıların gökyüzüyle birleştiği<br />
yerleri sahipleneceksin.<br />
Gökyüzünü sahipleneceksin, güneşi, ayı, yıldızları&#8230;<br />
Mesela kuzey yıldızı,senin yıldızın olacak.<br />
&#8220;O benim.&#8221; diyeceksin.<br />
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan birşeylerin&#8230;<br />
Mesela gökkuşağı senin olacak.<br />
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.<br />
Mesela turuncuya, yada pembeye. ya da cennete ait olacaksın.<br />
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.<br />
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, hem de hep senin<br />
kalacakmış gibi hayat.<br />
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak<br />
</em></p>
<p><strong>Can Yücel</strong></p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>By: Hakan Tuncel</title>
		<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-203</link>
		<dc:creator>Hakan Tuncel</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Feb 2008 02:29:22 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-203</guid>
		<description>Ben öncelikle “benim için” başlığın “sorunsal” durumundan başlamak istiyorum. Zira bu kelimecik yorumlarımızın da temelini oluşturacak kadar ağırlık taşır durumdadır.

Sorunsal kelimesi, ingilizceden (problematic) çevirelim derdi ile “ekşi sözlük” tarafından türkçemize enjekte edilmiş, ekşi sözlük yazar ve okuyucularının “entelleltüel kimlikleri” vesilesi ile entel bir kelime olmaya terfi etmiş, pek sevdiğim Murat Belge tarafından konvansiyonel mecrada da sık sık kullanıldıktan sonra, TDK’nın da yakın zaman önce dilimize resmen kabulü ile ne anlamda ve nasıl kullanılacağı belli olmayan “entel başlık” kelimelerimizden biri olmuştur. Aynı benim bu cümlede sıkça kullandığım, ingilizcede havaya atılan tırnağın tükçeye yazılı girmesi hali gibi... İşte, bütün benliği ile sıfat olmak isteyen sorunsal kelimesinin (1. Çözümü belli olmayan. 2. Doğru olma ihtimali bulunmakla birlikte, şüphe uyandıran, kesin olmayan, problematik) konuya getirdiği kendinden menkul karmaşa.

Belgin Hanım,
Dolayısı ile başlığın dürttüğü sorun ihtiyacına çok da gerek yok. Benim anladığım kadarıyla –ki genelde eksik anlarım, kusuruma bakmayınız!-  aşk da cinsellik de -en az- iki tarafa ihtiyaç duyar. Ortamda zaten iletişim sıkıntısı çeken birden fazla taraf olduğunda da tartışılacak bir konu oluşmuş demektir. Bu çerçevede, ben sizin başlığa olan itirazınızı arttırarak “aşk ve cinsellikte taraf olmak” olarak ele almak istiyorum. Zira benim için “Aşk ve cinsellik üzerinden kadın-kadın sorunsalı” ya da “Aşk ve cinsellik üzerinden erkek-erkek sorunsalı” başlıkları da mevcut başlığımız ile aynı anlama geliyor. 

Kerem Bey, 
Siz bence de aşktan hiç bahsetmemişsiniz. Siz üreme ile cinselliğin arasına mesafe girmesini mesele etmişsiniz daha ziyade. Hatta psikolojik etkenleri de buralara yükler olmuşsunuz. Oysa ki -bana göre- psikoloji ancak aşkın icadı ile devreye girebilir. Cinselliğin üremeden uzaklaşmasında ben hiç bir gariplik görmüyorum. Nasıl ki kopeklerin zile salyası akabiliyorsa, nasıl ki insanın beslediği evciller şişmanlayabiliyorsa, ve nasıl ki akvaryumdaki balıklar fazla yem yiyerek ölebiliyorsa, insanın da sevişeyazmasında bir gariplik yoktur. Pek “psikofizyolojik” bir durumdur. Asıl tartışmamız gereken ise buna aşk başlığını atıyor; bu şekilde daha entellektüel buluyor olması ve sebeplemeden sevişemiyor hale gelmesidir.

Aşk ise, cinselliğe atılan bir entel başlık olmaktan demir alalı çok olmuş, kendi başına yaşanabilen, hatta dine bile bulaşabilmiş ve üstelik artık tarafa ihtiyaç duymayan bir insan beyni fantazisine dönüşmüştür. Artık kendi başına bir inançtır. O yüzden tariflenmesi, saptanması ve hatta inkarı mümkünsüz halde gelmiştir.
Artık;
Aşk, sandığın anda  vardır. Cinselliğe ihtiyacı yoktur.
Cinsellik orgazmometre ile ölçülebilir hale gelmiştir. aşka da üremeye de ihtiyacı yoktur.
Aşk ve cinselliği beraber yaşamak ise hala taraf olmak gerektirir ki, tarafların kendi başlarına taşıdıkları tüm psikolojik kamburların bir küfeye doldurulması anlamına gelir.
Buyrun bu küfeyi boşaltalım...</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Ben öncelikle “benim için” başlığın “sorunsal” durumundan başlamak istiyorum. Zira bu kelimecik yorumlarımızın da temelini oluşturacak kadar ağırlık taşır durumdadır.</p>
<p>Sorunsal kelimesi, ingilizceden (problematic) çevirelim derdi ile “ekşi sözlük” tarafından türkçemize enjekte edilmiş, ekşi sözlük yazar ve okuyucularının “entelleltüel kimlikleri” vesilesi ile entel bir kelime olmaya terfi etmiş, pek sevdiğim Murat Belge tarafından konvansiyonel mecrada da sık sık kullanıldıktan sonra, TDK’nın da yakın zaman önce dilimize resmen kabulü ile ne anlamda ve nasıl kullanılacağı belli olmayan “entel başlık” kelimelerimizden biri olmuştur. Aynı benim bu cümlede sıkça kullandığım, ingilizcede havaya atılan tırnağın tükçeye yazılı girmesi hali gibi&#8230; İşte, bütün benliği ile sıfat olmak isteyen sorunsal kelimesinin (1. Çözümü belli olmayan. 2. Doğru olma ihtimali bulunmakla birlikte, şüphe uyandıran, kesin olmayan, problematik) konuya getirdiği kendinden menkul karmaşa.</p>
<p>Belgin Hanım,<br />
Dolayısı ile başlığın dürttüğü sorun ihtiyacına çok da gerek yok. Benim anladığım kadarıyla –ki genelde eksik anlarım, kusuruma bakmayınız!-  aşk da cinsellik de -en az- iki tarafa ihtiyaç duyar. Ortamda zaten iletişim sıkıntısı çeken birden fazla taraf olduğunda da tartışılacak bir konu oluşmuş demektir. Bu çerçevede, ben sizin başlığa olan itirazınızı arttırarak “aşk ve cinsellikte taraf olmak” olarak ele almak istiyorum. Zira benim için “Aşk ve cinsellik üzerinden kadın-kadın sorunsalı” ya da “Aşk ve cinsellik üzerinden erkek-erkek sorunsalı” başlıkları da mevcut başlığımız ile aynı anlama geliyor. </p>
<p>Kerem Bey,<br />
Siz bence de aşktan hiç bahsetmemişsiniz. Siz üreme ile cinselliğin arasına mesafe girmesini mesele etmişsiniz daha ziyade. Hatta psikolojik etkenleri de buralara yükler olmuşsunuz. Oysa ki -bana göre- psikoloji ancak aşkın icadı ile devreye girebilir. Cinselliğin üremeden uzaklaşmasında ben hiç bir gariplik görmüyorum. Nasıl ki kopeklerin zile salyası akabiliyorsa, nasıl ki insanın beslediği evciller şişmanlayabiliyorsa, ve nasıl ki akvaryumdaki balıklar fazla yem yiyerek ölebiliyorsa, insanın da sevişeyazmasında bir gariplik yoktur. Pek “psikofizyolojik” bir durumdur. Asıl tartışmamız gereken ise buna aşk başlığını atıyor; bu şekilde daha entellektüel buluyor olması ve sebeplemeden sevişemiyor hale gelmesidir.</p>
<p>Aşk ise, cinselliğe atılan bir entel başlık olmaktan demir alalı çok olmuş, kendi başına yaşanabilen, hatta dine bile bulaşabilmiş ve üstelik artık tarafa ihtiyaç duymayan bir insan beyni fantazisine dönüşmüştür. Artık kendi başına bir inançtır. O yüzden tariflenmesi, saptanması ve hatta inkarı mümkünsüz halde gelmiştir.<br />
Artık;<br />
Aşk, sandığın anda  vardır. Cinselliğe ihtiyacı yoktur.<br />
Cinsellik orgazmometre ile ölçülebilir hale gelmiştir. aşka da üremeye de ihtiyacı yoktur.<br />
Aşk ve cinselliği beraber yaşamak ise hala taraf olmak gerektirir ki, tarafların kendi başlarına taşıdıkları tüm psikolojik kamburların bir küfeye doldurulması anlamına gelir.<br />
Buyrun bu küfeyi boşaltalım&#8230;</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>By: Belgin Zorlu</title>
		<link>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-199</link>
		<dc:creator>Belgin Zorlu</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Feb 2008 22:25:21 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.yorumlayanlar.com/2008/02/10/discussions/#comment-199</guid>
		<description>Hakikaten aktarmak istediklerinizi anlamakta zorluk çektim. Biraz da zor buldum. Bununla birlikte çekici de geldi. Yazınızda aşk meşk yok. Ya da ben öyle algılıyorum. Lakin temel attığınızı söylemiş ve nefis bir giriş yapmışsınız.

Bana göre bu başlığa böyle bir temel atmak çok doğru fakat eksik olur. Evrimsel ve psikolojik bir temel daha çok bilmeme ve referans almama yardımcı olur. Fakat evrimsel ve psikolojik temel bir sorun olup olmadığını kabul/ret etmeme,  olanak sağlamaz. 
Zira başlık "sorunsal" olmaktan bahsetmeyi gerektiriyor. Bunun için sorunu kabul etmek ile başlamam gerekir düşünmeye.
Bana göre sorun öğrenme eşiğim ile ilgidardır. Bu da evrimin her halkasında başka başka gerçekleri önüme serer.

Ben burada sorun var mı yok mu? bunu tartışmak isterim. Aşk ve cinsellik üzerinden kadını ve erkeği sorunsal bir durumu oluşturan varlıklar olarak kabul etmek doğru mu?...
Ben "değil" derim.

Kadın erkeğe ve erkek de kadına zıtlık ilişkisi kurarak bakıyor. Bu bir sorun. Bu sorunun karşısında, yanında, altında ve arkasında var olan ve her biri bir diğerine bağlı olan zıtlıklar var..
Karşıtlık kabul edilmiş durumda. Bu beni rahatsız ediyor.
Açıkçası, başlığı tersine çevirmek istiyorum. “ kadın ve erkek üzerinden aşk ve cinsellik sorunsalı”. Aslında mesele bu.

Kadın olmayı da erkek olmayı da sonradan öğrenmedim. Aşk ve cinsellik ise sonradan öğrendiğim bir sorun oldu. Tabii, cinselliği aşktan önce öğrendim. Aşkı ise üremeyi durdurduğumda gördüm. 

Kadın ve erkeğin en büyük düşmanı yaptım aşkı ve cinselliği..Kadınlığımı da erkekliğimi de görmez oldum. Görmemek durumundan da zevk alır oldum. Evrimi ve psikolojiyi bu noktada referans almak isterim. 

Zıtlıktan yana bir kazanım var. Denge ve uyumdan yana bir kayıp var.

Zıtlıktan elde ettiğim kazanım beni daha da karmaşıklaştırıp, her halkada başka başka şeyleri tartışmama, anlamama/anlamamama olanak sağlarken beni bir o kadar da zıtlıktan koparıyor. Daha bireyselleştiriyor. Ve bu bir kazanım olarak kabul görüyor.

Denge ve uyumdan yana kaybettiklerim..İşte bunu tartışmak ve öğrenmek isterim. Belki o zaman bir sorun olup olmadığı konusunda daha uzlaşmacı olurum. Kadını ve erkeği, tek başına aşk ve cinselliği kullanarak yargılamadan önce.. 

Naçizane..</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Hakikaten aktarmak istediklerinizi anlamakta zorluk çektim. Biraz da zor buldum. Bununla birlikte çekici de geldi. Yazınızda aşk meşk yok. Ya da ben öyle algılıyorum. Lakin temel attığınızı söylemiş ve nefis bir giriş yapmışsınız.</p>
<p>Bana göre bu başlığa böyle bir temel atmak çok doğru fakat eksik olur. Evrimsel ve psikolojik bir temel daha çok bilmeme ve referans almama yardımcı olur. Fakat evrimsel ve psikolojik temel bir sorun olup olmadığını kabul/ret etmeme,  olanak sağlamaz.<br />
Zira başlık &#8220;sorunsal&#8221; olmaktan bahsetmeyi gerektiriyor. Bunun için sorunu kabul etmek ile başlamam gerekir düşünmeye.<br />
Bana göre sorun öğrenme eşiğim ile ilgidardır. Bu da evrimin her halkasında başka başka gerçekleri önüme serer.</p>
<p>Ben burada sorun var mı yok mu? bunu tartışmak isterim. Aşk ve cinsellik üzerinden kadını ve erkeği sorunsal bir durumu oluşturan varlıklar olarak kabul etmek doğru mu?&#8230;<br />
Ben &#8220;değil&#8221; derim.</p>
<p>Kadın erkeğe ve erkek de kadına zıtlık ilişkisi kurarak bakıyor. Bu bir sorun. Bu sorunun karşısında, yanında, altında ve arkasında var olan ve her biri bir diğerine bağlı olan zıtlıklar var..<br />
Karşıtlık kabul edilmiş durumda. Bu beni rahatsız ediyor.<br />
Açıkçası, başlığı tersine çevirmek istiyorum. “ kadın ve erkek üzerinden aşk ve cinsellik sorunsalı”. Aslında mesele bu.</p>
<p>Kadın olmayı da erkek olmayı da sonradan öğrenmedim. Aşk ve cinsellik ise sonradan öğrendiğim bir sorun oldu. Tabii, cinselliği aşktan önce öğrendim. Aşkı ise üremeyi durdurduğumda gördüm. </p>
<p>Kadın ve erkeğin en büyük düşmanı yaptım aşkı ve cinselliği..Kadınlığımı da erkekliğimi de görmez oldum. Görmemek durumundan da zevk alır oldum. Evrimi ve psikolojiyi bu noktada referans almak isterim. </p>
<p>Zıtlıktan yana bir kazanım var. Denge ve uyumdan yana bir kayıp var.</p>
<p>Zıtlıktan elde ettiğim kazanım beni daha da karmaşıklaştırıp, her halkada başka başka şeyleri tartışmama, anlamama/anlamamama olanak sağlarken beni bir o kadar