Sallama Martı

sallama_marti1.jpgYazan: Coya

Ev, kişinin kendi olabildiği yerdir. Ev insanın rahat olabildiği yer olmak zorunda değildir; kendi olabilmek, hatta salt kendi olabilmek çok sancılı ve gayet de rahatsız bir süreç olabilir. Bu süreçte kişi, doğumundan beri içselleştirdiği ailesel, toplumsal, ahlaki değerleri, düşünceleri yoklar ve hangisinin “kendi” tanımına uyduğunu, hangisinin dayatmalar sonucu istemediği halde benliğine dahil edildiğini keşfeder. Kendini tanımlama sürecinde kişi, çevresindeki değerlerle ters düştüğünü anlarsa, ailesini, sevdiklerini, içinde yaşadığı toplumu karşısına alabilir, yalnız kalabilir, mutsuz olabilir. Bu yüzden ev, kişinin kendi olma sürecindeki bu rahatsızlıkla, bu mutsuzlukla barışıp, onu kabullenebildiği ve onu doyasıya yaşayabildiği yerdir.

Bahsettiğim mutsuzluk, sözlüklerin tanımladığı gibi, bedbahtlık anlamında değildir. Kendini tanımlama sürecindeki mutsuzluk, bir doğurma, yaratma sürecindeki huzursuzluk, bir başarısız olma korkusu, bu süreç sonunda ortaya çıkacak şeyin, elde kalan yalnızlığa, sevdiklerini kırmışlığa değmeyeceği, ya da değmemiş olduğu kuşkusudur. Ama bu mutsuzluk, üzüntü, kuşku, vazgeçmeyi değil, denemeyi, yaratmayı, ortaya paylaşmaya değer bir şeyler çıkarmaya çabalamayı körükler. Paylaşmaya değer bir şey ürettiği anda ise ki, esas yaratmak ve en anlamlı yaratıcılıktır bu, o zaman mutluluğu tadar kişi.

Evin fiziksel bir barınak olması gerekmez. Kişinin yanında kendi gibi olabildiği insan, içinde kendi gibi olabildiği ülke, ya da içinde kendini bulduğu, kendini tanımlamasına yardımcı bir öğreti de onun evi olabilir. Yaşamı anlamlı kılanlar bilmek, öğrenmek ve öğrenileni başkalarıyla paylaşabilmekse, aranan, bulmaya çalışılan ev de sadece kişiyi kapsamaz, yaşamını paylaştığı insanları da içine alır. Başımızı soktuğumuz yer değil, yarattığımız, ürettiğimiz, ve bunları paylaşabildiğimiz alandır evimiz; bizi yağmurdan, kardan korumuş, korumamış, önemi yoktur pek.

Evi paylaşan insanlar, bir takım sözde ödevlerle, ev arkadaşlarının birey olmalarını engelleyenler değil, tam tersine bunu gerçekleştirmelerine olanak sağlayanlardır. Bireylik, kişinin kendisi ve yaşamı ile ilgili verdiği kararları sadece kendi iradesiyle ve bilinci dahilinde, fakat kesinlikle üzerinde iyice düşündükten sonra verdiğinde mümkün olan bir olgudur. Bir şeyi bilinçli olarak yapıyor olmak, sorumluca davranmak için yeterlidir. Sorumluluk, farkındalıktan ibarettir. Bazı ödevleri yerine getirmemek (örneğin aileye, topluma ya da tanrıya karşı), o getirmeme işi bilinçlice yapılmışa, sorumsuzluk damgası yemez anlayışımda, ve de evimde.

Bireylik, salt kendiliği, ve bundan doğan özgürlüğü gerektirir; birey, yakaladığı özgürlük ortamında sorumluca, yani farkındalıkla davranandır. Benim salt kendim olmamı sağlayanlar, ev arkadaşlarım, dostlarım, bana bu özgürlük ortamını sağlayan, ne yaparsam yapayım kabul göreceğimi hissettiren, ama bunu yaparken de, yarattığımdan daha iyisini yaratabileceğime, olduğumdan daha yükseğe çıkabileceğime inanan insanlardır. Bu tutumlarıyla, onlara olduğu kadar kendime de güvenmemi sağlarlar. Kuşkusuz, inanma ve bağlanmaya zemin hazırlama, bir insana verilebilecek en büyük armağandır ve kişinin salt kendi olmaya çalışırken arkasını yaslayacağı en sağlam duvardır. Ancak kişinin kendisine duyduğu güvenin içinde bir parça kuşkunun olmasının, kişinin içinde bir parça huzursuzluk yaratacağına, ve bu huzursuzluğun, o kişiyi daha yükseğe tırmanması için, kendini aşmaya çabalaması için körükleyeceğine inanıyorum. Kendime güvenirken, yükselmemden bir parça kuşku duyuyorum ve huzursuzluğumu kucaklayarak bir daha deniyorum.

Bookmark the permalink.

2 Responses to Sallama Martı

  1. Diana Sevilya says:

    Oradayken beslendiğini hissediyordu; yaratıcılığı, hayalleri orada anlam kazanıyordu. Doğa orada güzeldi; uyumak, uyanmak, yemek yemek, su içmek orada yaşamsaldı. [...]
    Bir kerede gelmiyor ki insanin aklına yurt dedigin mevhumun ille de kağıt üzerinde, haritada, sınırları olmasi gerekmediği.
    D.S.

    Ha yurt, ha ev…
    Sen olabildiğin ve/veya tanımlamaya çalıştığın senin destekleyici unsurlarını bulabildigin yer değil mi, yaşadığını hissettiğin yer?

  2. Sevi. says:

    İnsanın kendi dünyası dışında yaşayacağı bir dünya yoktur.

    “Uzun yıllar önce, herhangi bir yolculuğumda, o zamanlar, dünyaya karamsar gözlerle baktığım yıllarda, bu otelde bir gece kaldığımı anımsıyorum. Eski, küflenmiş, korkunç, ürkütücü bir anı. Oysa bugünkü yalnızlığım içinde ne denli güçlü ve mutluyum. Korkunç diş ağrısına karşın. Arayışım içinde. Kendi sınırlarımın sonuna doğru çıktığım bu yolculuğun herhangi bir anında nasıl bağımsızım. Bir başınalığımı nasıl derinden duyabiliyorum. Ne kadar mutluyum.”

    Tezer.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>