Kimlik, Vatandaşlık ve Anayasa

Yazan: Ayhan Ulusoy

kimlik-anayasa.jpg

[Editörün Notu: Bu yazı, Ayhan Bey’in, “Somut Çözüm Önerileriyle - Türkiye’nin Kürt Sorunu” adlı eserinden alınmış ve Radikal Gazetesi’nde yayınlanmıştır.]

Malum, parlamentomuz yeni bir anayasa hazırlığı içerisinde. Bugün sizlerle, bu yeni anayasanın kimlik ve vatandaşlık hususlarında nasıl olması gerektiği üzerine düşüncelerimiz paylaşacağız.

Kimlik, bugünün dünyasında karmaşık ve iç içe geçmiş bir yumak haline gelmiştir. Ataları İrlanda’dan Amerika’ya göçmüş birisi, kendini hem İrlandalı, hem Amerikalı, hem kadın, hem gazeteci, hem katolik, hem New York’lu, hem Brooklyn’li, hem Yale’lı, hem demokrat, hem çevreci, hem de yalnızca bir insan olarak tanımlayabilir. Eğer isterse de bunlardan bir veya birkaçını diğerlerinden öne çıkarabilir. Kimlik unsurları, etnik, dilsel, millî, dinî, meslekî, siyasî, cinsî, kısacası insanları birbirinden ayıran her hangi bir özellik olabilir.

Bugün, kimsenin kimseye kalkıp “senin kimliğin şudur… sen aslında busun…” demeye hakkı olmamalıdır. İnsanlar, kendilerini ne hissediyorlarsa odur. Bunun zorlamaya gelir tarafı yoktur.

Alt ve üst kimlik tartışmaları da yersizdir. Zira bu, önceden tanımlanmış dışsal kimlik hiyerarşileri getirir ki bu da son kertede bir zorlamadır. Kişi, kendi kimlik unsurları arasında kendi başına bir hiyerarşi kurabilir, bu da zamanla değişebilir. Burada yanlış olan bunun dıştan zorlanmasıdır.

Gelelim mevzumuza…

1982 Anayasasının 66. maddesi aşağıda alıntılanmıştır:

“MADDE 66. – Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür. (Son cümle mülga: 3.10.2001-4709/23 md.)

Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir.

Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.

Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.”

Burada, daha ilk cümleyle devletin vatandaşına bir kimlik zorlaması içinde olduğunu görüyoruz. Doğrudur, “Türk” sözcüğü özellikle böyle bir metinde bir etnik kimlik değil, toparlayıcı ve kucaklayıcı bir millet ismi olarak kullanılmak istenmiştir. Anca, yine de bir kimlik zorlamasıdır ve bugünün dünyasında devletler böyle işlerle (ulus mühendisliği) uğraşmamalalılar.

Kaldı ki, biz istediğimiz kadar “bu kucaklayıcı bir terimdir” diyelim, bugün gelinen noktada hatırı sayılır sayıda vatandaş için bu artık en iyi ihtimalle “assimilasyona zorlayıcı” bir etnik terim olarak algılanmaktadır. Bundan geri dönüş de yoktur.

Çıkar yol, devletin vatandaşlarına kimlik zorlamalarından uzaklaşması, ve kimlikler nezdinde nötr bir tavır takınmasıdır (tıpkı dinler nezdinde takınması gerektiği gibi).

Vatandaşlık hukukî bir durumdur. Bir bireyin bir devletle arasındaki, haklar ve görevler nezdindeki ilişkilerini belirler. Bu kadar.

Bu gözle bakıldığında, ilk bakışta 66. maddenin ilk fıkrası aşağidaki gibi değiştirelibilirmiş gibi gözüküyor:
“Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.”

Böylelikle devlet, kendi vatandaşlarına kimlik zorlamasına son vermiş olacaktır. Yalnız, dikkat edilirse, önerilen haliyle bu maddenin ilk cümlesi, malumun ilanından ibarettir. Dolayısıyla tamamen kaldırılmalıdır.

Bu maddenin ikinci fıkrası, vatandaşlık hakkını kan bağıyla düzenliyor. Bu düzenlemenin anayasada yapılması gerekli değildir. Rahatlıkla kanunla da yapılabilir. Bu arada, sözü geçmişken, vatandaşlığın yalnızca kan bağıyla değil toprak bağıyla da (yani ülke sınırları içinde doğmakla da) hak edilen bir statü olması gerektiğini belirtmek isteriz. Anayasada da en fazlasıyla, “TC vatandaşlığının kazanımı kanunla belirlenir” gibi bir hüküm yer alabilir.

Bu maddenin, üçüncü ve dördüncü fıkraları, vatandaşlıktan çıkarılma kurallarını düzenlemektedir. Açıkça ifade etmek gerekir ki, bu ceza 12 Eylül kalıntısı arkaik bir cezadır. Hiçbir vatandaşa reva görülememesi gerekir. Bu nedenle bu fıkralar da kaldırılmalıdır.

Bu durumda, şimdiki anayasanın 66. maddesini tamamen kaldırmak çok daha doğru olacaktır. Başka bir degişle, bu madde yeni anayasada hiç yer almamalıdır.

Şimdiki haliyle 1982 anayasının 66. maddesi, 1961 anayasasının 54. maddesinin aşağı yukarı hiç değiştirilmeden alınmıştır.

Daha gerilere, 1924 anayasasının 88. maddesine gidildiğinde ilk cümlenin ‘Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denir.’ şeklinde olduğu görülecektir. Yani kısacası 1924 anayasası bile, bu mevzuda, şimdiki anayasadan daha esnek ve özgürlükçüdür. Ancak, tabii ki günümüzde böyle bir ifadeye bile gerek olmamalı, devlet vatandaşına kimlik dayatmamalıdır. Hatta daha da ileri gidilmeli, anayasının değişik yerlerine serpiştirilmiş başka kimlik-dayatıcı ifadelerden de kaçınılmalıdır.

Başka bir husus da, bu mevzunun diğer devletlerin anayasalarında nasıl yer aldığıdır. Biz, dilimiz el verdiğince kendi çapımızda bir araştırma yapıp belli başlı beş ülkenin anayasalarına baktık (Fransa, ABD, Belçika, İsviçre, Avustralya). 66. maddenin ilk cümlesine benzer bir ifadeyle karşılaşmadık. Bir örneğine rastlayan olur da bize bildirirse sevineceğiz.

Kimlik mevzu bahis olduğunda, yapılacaklar tabii ki yalnızca anayasa değişikliği ile bitmiyor. Bu konuda hepimizin tolerans içinde hareket etmemiz gerekmektedir. Kökeni ne olursa olsun, hiç kimse birbaşkasına kimlik zorlamalarına girişmemelidir. İsteyen kendine, “Türk”, “Kürt”, “Çerkez”, “Rum”, “Ermeni”, .. diyebileceği gibi, “Kürt kökenli Türk”, “Türkiyeli”, … gibi ifadeler de kullanabilmelidir. Bu konuda kimse kimseye zorlamaya girişmeden.

Unutmayalım ki, bizleri birbirimize bağlayan hukuki bir gerçeklik, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı gibi bir kavram vardır. Anayasal vatandaşlık dedikleri budur.

Popularity: 39% [?]

2 yorum »

  1. Durmuş Kuş şöyle yorumlamış:

    February 12th, 2008 at 1:43 pm

    Merhabalar… Öncelikle kaleminize sağlık demek istiyorum. Belirtmek istediğim bir kaç husus var:
    Yazdıklarınız, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir “milli” devlet olduğu gerçeğini gözden kaçırıyor gibi geldi bana. Osmanlı Devleti değil ki bahsi geçen devlet; milli bir direnmeyle kurulmuş bir devlet olan Türkiye Cumhuriye’ti… Dolayısıyla, kanunlarında diğer teşrifatçılarını misafir olarak kabul edip, “Kendini evden hisseden, ev sahibi gibi davranabilir.” demesi sizce de normal değil mi? Devleti topraktan sorumlu çobanlar gibi mi anlamalıyız yoksa? Konuklarına korunma, barınma, beslenme vs. gibi olanaklar sunan bir “konak” şeklinde mi düşünmeliyiz? Yani devlet dediğimiz kurum, benim, diğer her hangi bir ülkeye gidip, kendimi o ülkenin bir bireyi hissedip (özellikle seçilen bir durumla) ülkenin yaşanılasılığını ‘bence’ yitirmesinden sonra terk edeceğim bir yer midir? Yazdıklarınızdan anladığım kadarıyla “devlet birey içindir” de değil; “birey devlet içndir” de değil. Devlet ne için; birey nerede durur?
    [ kendini oralı hisseden oralı ama “orası” sevmezse sen oralı olamazsın. ]

    Saygılar.

  2. Ayhan Ulusoy şöyle yorumlamış:

    February 14th, 2008 at 2:50 am

    Sizin “millî devlet” dediğiniz ulus-devlet kavramı, aslen tarih sahnesine epeyce yeni çıkmış (1789 Fransız devrimiyle) ve 19. ve 20. yüzyıllarda dünya sathına yayılmış bir organizasyon biçimidir. Bu biçim, özünde esasen bir sürü sorun barındırmaktadır.

    Böyle devletler tarihte, yarattıkları soyut “ulus” (nation) kavramını tanımlayan birtakım vasıflar ortaya koyup (dil, din, tarih bilinci), daha sonra da bu “ulus”un inşasına girişmişlerdir. Bunun için de en uygun yol asimilasyon olmuştur.

    Fransa bunun en güzel örneklerinden biridir. Fransız devriminin yaşandığı 1789′da Fransa topraklarında bir sürü dil (en azından lehçe) konuşuluyordu. Bugün Fransızca dışında bir dilin konuşulduğüna rastlamak zordur. Fransa’da tarih birliği, tek tip “Cumhuriyetçi” eğitim sistemi aracılığı ile yaratılmıştır.

    Ülkemizde de Cumhuriyet’in kuruluşundan beri buna benzer bir yaklaşım hüküm sürdü. Sonuçlarını hepimiz çok iyi biliyoruz…

    Kanımca ulus devletler, bugün tarihsel olarak gelinen noktada, en azından evrilmeye mahkumdurlar. Birçoğu da bu evrimi yaşamaya başlamıştır bile. Bulunduğumuz coğrafyada Avrupa Birliği projesi, bunun en güzel motivasyonunu olusturmaktadır. Eğer AB’nin hedeflediği coğrafi mobilite düzeyleri gerçekleşebilirse, örneğin gitgide daha çok Alman, Ingiliz vs Fransa’da yaşamaya başlayacaktır. Fransa da er veya geç bunları, “Fransız” olmasalar da kabullenecektir. Tabii tersi de geçerli.

    Bu arada, yazıda da belirttiğim gibi Fransa dahil bildiğim hiç bir ulus-devlette dahi bizim anayasanın 66. maddesine benzer bir madde yoktur (Başka birtakım uygunsuz maddeler olmakla birlikte). Bu da demektir ki, Türkiye, anayasasında bu maddeyle, diğer ulus-devletlerden dahi ayrı düşmektedir.

    Sormuşsunuz. Yanıtlayayım. Devlet toplum içindir. Bireyler de toplumun yapı taşlarıdır. Devlet kavramı, ulus-devlet’le sınırlanamayacak, daha geniş bir kavramdır. Bir toplumun yönetimini, bilumum kurumlar aracılığı ile üstlenen siyasi yapıya denir. Bu tanımıyla, Türkiye Cumhuriyeti, tabii ki bir “devlet” olma vasfını sürdürecektir.

    Tabii ki doğduğumuz ülkede hayatımızı sürdürmek zorunda değiliz. Daha cazip bir olanak bulursak, buna da mecbursak veya keyfimiz öyle istiyorsa, başka bir ülkede gidip yaşamayı, hala oranın vatandaşı olmayı seçebiliriz. Bugünün dünyasında bir sürü göçmen var. Tabii bunun önünde bir sürü engel de var. Ama yapan yapıyor. Bu arada, gidilen yerlerde bir sürü ırkçılık ve benzeri problem de yaşanabiliyor. Bu da egzersizin bir parçası.

    Yanlış mı anladım acaba? Anayasanın 66. maddesini TC’nin vatandaşlarını “sevmesi” olarak mı okuyorsunuz?

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın