Hayatla Yaşam Arasında
January 27th, 2008 at 9:29 am (Deneme)
Yazan: Yunus Emre (mahlas)
Sevgili doktorum,
Sık sık gemilerimde yanma hissediyorum…
Söylenmemiş sözlerden geriye kalanlar vuruyor sahillerime,
Vazgeçilmiş anlatımlar vuruyor,
Sahillerim zonkluyor…
Öyle çok birikmiş ki nerdeyse ‘hepsi’ olmuşlar yeniden…
Boğazımda düğümlenmiş,
Ve ses tellerimde bir nodül oluşturmuşlar…
Kış bitmeden aldırmam gerekiyormuş…
Sevgili doktorum;
Sabahları hayatım bulanıyor,
Sözlerimi kusuyorum hayata dair…
Bazen şiddetli can ağrısı çekiyorum,
Uyuyunca geçiyor…
Sevgili doktorum, ben aslında hiç uyuyamıyorum,
Yatınca başım dönüyor,
Gün dönüyor avucumda,
Mevsimler dönüyor, milatlar dönüyor, şansım dönüyor,
Göçler geri dönüyor…
Sonra omuzlarımda bir ağrı, bir ağrı…
Dünyalar omuzlarımda dönüyor,
Sevgili doktorum, beni aslında hayat tutuyor…
Ah şu dil yok mu sevgili doktorum… Yoksa, dilin kemiği de mi yok! Ben ‘hayat’ diyorum, o ‘yaşam’ anlıyor… Sözlükte bile karşılıkları aynı. Oysa hayatla yaşam arasındaki fark, kim bilir kaç hayat eder! Yaşamı çapraz kurdan hayata dönüştürsek, zarar eder miyiz? Ya da hangisi pahada daha ağırdır?
Genellikle bir çırpıda hayatımızı ortaya koyarız. Ama yaşamımız hep bize ait kalır. Yaşamımız, yaşadıklarımızla eşdeğerdir, oysa hayat bir ömre bedeldir. Hayat bazen tatlıdır, yaşamsa acımasız. Yaşamın kuralları vardır, hayatın kurallarını biz koyarız. Ama ikisinin de finaline müdahale edemeyiz. Eski bir arkadaşımın dediklerini anımsıyorum; “Aah ahh, bu hayattan kimse canlı ayrılmıyor..!”
Seksek oynar gibi yaşıyoruz hayatımızı… Islık çalar gibi yaşıyoruz. Aa sevgili doktorum bakın ne dedim. “Yaşıyoruz hayatımızı;” dedim. Demek ki ‘hayat’ ve ‘yaşam’ aynı şeyler değil…
Dişli makineden geçer gibi geçiyoruz hayattan bir bir ve oturuyoruz tekdüzeliğin ağır, yayvan koltuğuna. Hayallerimiz büyüttü oysa bizi. Şimdi onları içiyoruz, boş bardaktan su içer gibi… Çocukken hayal gücü yüksek diyorlar, büyüyünce hayalperest oluyoruz. Marş gibi, istiklal gibi söylüyoruz şarkıları, lal gibi söylüyoruz sevgili doktorum. Yüksek devirde çalışan hızar gibi söylüyoruz ve kızar gibi dinliyoruz birbirimizi. Dinler gibi yapıyoruz; sever gibi, yaşar gibi yapıyoruz sanki. Evet evet, yaşar gibi yapıyoruz hayatı ve hayat sanki bir seri katil…
Sevgili doktorum, gelecek günlere ve henüz koyulmamış kurallara şimdiden uyarcasına yaşıyoruz hayatımızı. ‘Uyarca’yız biz. Hayata aynı adlı eserden uyarlama. Uyarlanarak iniyoruz yokuştan hızla. Süzgeçten geçiyoruz ince ince ve inceldiği yerden kopuyoruz hayattan. Sonra kapıyoruz gözümüzü; var oluyoruz, açıyoruz yok… Renklerin cümbüşünde yok oluyoruz çünkü. Kapıyoruz var, açıyoruz yok! Yaşam sanki bir göz kamaşması…
Olmuyor sevgili doktorum, olmuyor. Ne desek dinlemiyor hayat. Oysa bütün çabamız iyi bir dinleyici bulmak. Kendimizi dinletmek için yazılar yazıyoruz; müzikler, resimler, fikirler üretiyoruz. Yoruluyoruz sevgili doktorum. E kolay değil, bilinç ağımızın aracıklarından yorgunluk sızarken fitness yapıyoruz gülümseyerek hayata karşı.
İyi bir dinleyici bulmak ateş pahası… Para fayda etmiyor… Yiğidiz ya, gücümüz buna yetmiyor. Krallar konuşuyor kimse dinlemiyor. Sevgili doktorum, dinleyin daha bitmedi…
Petrol, altın, toprak nafile, asıl iş dinlemekte. Çıkıyorsa ve daha çıkacaksa büyük savaşlar, işte bundan çıkıyor.
Eskiden ıssız bir gecede, tenhada yalnız birini sıkıştırıp parasını alırlardı. Şimdi bir çırpıda hayatlarını anlatıp kaçıyorlar. Tam bir gerilla taktiği uygulanıyor. Anlat-kaç! Sonra en azılı suçluları hayat boyu ağır dinlemeye mahkûm ediyoruz. Küçücük bir hücreye kapatıp tüm dünyayı zorla dinletiyoruz onlara. En ağır ceza, müebbet dinleme…
Sevgili doktorum lütfen dinleyin, daha bitmedi…
Bir filin mezarlığına yürüyüşü, uzun, kararlı ve sessiz yürüyüşü kaç dile çevrilebilir? Ve bu yürüyüşteki heybetli sessizlik nasıl dinlenebilir? Peki, savaşta esir düşmüş idama giden bir askerin yürüyüşündeki sessizliği hiç dinlediniz mi? O, ülkesine göre yaşamını korkusuzca feda etmiş bir kahraman, oysa bu ülkede idamlık bir savaş suçlusudur. Belki de cebindeki son yaşam kırıntısını döviz bürosunda hayata çevirmiş, hayatını da son kuruşuna kadar harcamış bir insanoğlundan başka bir şey değildir. Evet, böyle baktığımızda hayatla yaşam arasında az bir fark görünüyor. Oysa yaşam kanserli bir hücre, hayatsa tedaviye cevap vermiyor.
Dedim ya asıl iş dinlemekte… Petrol, altın, toprak nafile, çıkacaksa ve çıkıyorsa savaşlar, işte bundandır. Bundandır ölmeler sevgili doktorum…
Şimdi susuyorsunuz ya, işte o zaman daha iyi anlıyorum sizi. Bütün kelimeler o uzun susku anında, söyleyemediklerinizle beraber bir bir dökülüyor ağzınızdan. İnsan en iyi susku anında tanışır. Suskuyu dinlersek bize her şeyi anlatır. Hem de sözlerin yalanından sıyrılmış bir şekilde.
Ben sizi o susku anında tanıdım. Çocukluğunuzla beraber beş taş oynadım sokak kapısı girişinde. O susku anında birkaç defa üstünüzü örttüm, sinsi sonbahar havalarında siz uyurken. Ayakkabılarımızı çıkarıp, boklu dereye sallandırdık ayaklarımızı kıkırdayarak. O susku anında büyüdük, seviştik ve baharınızı gördüm. Ben sizi o susku anında sevdim…
Sonra aynı sessizlikte bana, iyi hücrelerimin kötü hücrelerime yenik düştüğünü söylediniz. İşte o küçücük susku anında koca bir yaşam geçti üstümüzden hızla. Ve ben o susku anında anladım hayatla yaşam arasındaki farkı. Sevgili doktorum, yaşam serseri bir kurşun gibi hızlı, hayatsa o aynı kurşun gibi ağır…
Aslında öyle bir dünyada yaşıyoruz ki tüm uygarlık savaşlarına, ideoloji kavgalarına, gelişmiş silah teknolojilerine, suikast, sabotaj ve linçlere rağmen bıraksalar kendi kendine de ölebiliyor insan. Ölmek, biraz da istemekle ilgili. Doğar doğmaz ölmeye hazırlanıyoruz. Bu hazırlık evresi neredeyse tüm yaşamımızı kapsıyor. Sonra da özenle hazırlandığımız ölüme ayak diriyoruz, kaçınılmaz olduğunu bile bile…
Oysa dışarıda kar yağıyor…
Sevgili doktorum daha bitmedi, lütfen dinleyin…
Popularity: 29% [?]
