Aslında Siz Çok Mutlu İnsanlarsınız!
January 9th, 2008 at 7:09 am (Tiyatro)
Yazan: Ebru “Şebzindedâr” Akman

Bir gün bir öykü yazmıştım, birkaç saat içinde satırlar parmaklarımdan dökülüvermişti. 8–10 sayfalık öykümün kendini anlatmadaki zayıflığına, anlatmak istediğim şeyin belirsiz kaldığına o kadar emin olmalıyım ki içten içe, sonuna karakterlerimin yaşadıklarını bir iki cümle ile özetleyen bir çömlekçi ekleyivermiştim. Beğenecek mi bakalım diye öykümü okuduğum arkadaşım “ikinci paragrafı başa alsan benim ilgimi daha çabuk çeker bu öykü” ve buna bir benzer birkaç yorum daha yaptıktan sonra söylediklerinde beni en çok düşündüren şey “sonundaki o TRT çömlekçisini kaldır at” demesi olmuştur. TRT çömlekçisi… Kendimi anlatamadığımdan son derece emin olarak böyle bir kısım eklemiştim ve arkadaşım da “TRT çömlekçisi” tabiriyle tam da bunu anlatıyordu.
Bu olayın üzerinden birkaç yıl geçti. Ama bu “TRT çömlekçisi” tabiri gereksiz didaktikliği ya da açıklamaları ifade etmek için yerleşik olarak kullandığım bir tâbir haline geldi. Kime söylesem bu tâbirin ne anlama geldiğini istisnasız anlıyor. TRT çömlekçisi yani gereksiz ve insanı neredeyse aptal yerine koyan bir didaktiklik ve patronluk taslama. “Bu okuduğunuz, izlediğiniz sanat ya da fikir eserinin ana teması budur ve şu ders çıkarılmalıdır.”
Beri yandan edebiyattan tiyatroya, müzikten resme, şiire kadar sanatı, yaratıcısının kendisini yani dünyaya ilişkin algısını anlatma çabası ve bunu da aslında yüksek olması gereken estetik standartlar ile yapması diye tanımlarsam sanattaki didaktikliğin, benim yaptığım tanım itibariyle gereksiz bir şey olduğu sonucuna ulaşırım. Sanat, benim anladığım şekliyle, o ifade edilmek istenen şeyi, bana, benim akıl edemediğim ve yeteneklerimin el vermediği şekillerde anlatmalı ve muhayyilemde bir temsil yaratabilmek üzere bana bir kapı açmalıdır. Buna bağlı olarak sanat eseri de, sanatçının ilham perisiyle seviştiği bir geceyi anlattığı ortamdır. Bu eserin pornografi mi, cinsel sağlık dersi mi yoksa son derece duyusal (sensual) erotik bir anlatı mı olacağına içerdiği estetiklik ve muhayyilem için açtığı kapının genişliği karar verdirecektir.
Örneğin “Son Akşam Yemeği” tablosu altında şöyle bir not düşülmüş olsa gülünç olurdu: “Bu tabloda İsa Hazretleri ve havarilerinin, İsa (Hz.) yakalanmadan önce yedikleri son akşam yemeğini resmettim. Masada 13 kişi bulunmaktadır, yemekte çorba ve illa ki şarap içilmiştir. İsa, Peter’in onu 3(üç) kere inkâr edeceği kehanetini de bu yemek sırasında yapmıştır. Masadakilerin tamamını karşı tarafa sıkıştırdım ki siz baktığınızda hepsinin yüzünü görün. Judas’ın (Escariot) yüzündeki suçlu ifadeye de dikkatinizi çekmek isterim. Sevgiler, L.”
Ya da gittiniz Vivaldi’nin Dört Mevsim’ini dinlediniz sonra başkemancı kalkıp: “bu eserde Antonio Vivaldi mevsimleri ve bunların geçişkenliğini yaylı sazlar, yani yayları olan kemanlar kullanarak anlatmıştır.” dese yine tuhaf karşılardık.
Yoksa ilkokulda “ilkbahar, yaz, sonbahar, kış” diye öğreniyoruz daha hayat bilgisi dersinde. Belki bizim ülkemizde değil ama dünyada Hıristiyan çocuklarının hepsi İsa’nın havarileri ile bir son akşam yemeği yediğini, Judas’ın onu ihbar ettiği için suçluluktan kendini astığını, Peter’in “yoo, ne alakası var? Ben tanımam, etmem İsa’yı!!!” dediğini Kitap’ından öğrenebilir/öğrenmektedir.
Estetik, ancak duyu organlarımızla algılayacağımız bir şey olduğu için, bir yandan illa ki doğru anlaşılmayı isteyip bir yandan da bunun (estetiğin) kaygısını taşımak oldukça, elbette ki, zor bir şeydir. Beynimin anlayacak yerlerine doğrudan değil de hissedebilecek yerlerinin dolayımı ile hitap etmek ancak bir sanatçının yapabileceği bir şeydir. Hûlasa, benim sanattan beklediğim bu çömlekçinin kenarlarında kendi öyküsünü taşıyan işlemeleri olan ama yine de kuru fasulye pişirmede rahatlıkla kullanabileceğim, asıl olarak ise, kıyamayıp kullanmayacağım bir güveç yapmasıdır. Bir sanatçıyı da benim gibi bir faniden ayıran şey tam da bu yetenektir. Eserin kendi bütünlüğündeki bir TRT çömlekçisi, bence, sanatçının anlaşılma/mesaj kaygısının yoğunluğundan ve kendine, bazı durumlarda da izleyicisine duyduğu güvensizlikten kaynaklanacaktır.
Bir tablonun, ikonanın, müzik parçasının, şiirin, tiyatro oyunun, opera eserinin ne gibi imgelerle bezendiğinden sanatçının aslında ne anlattığına ve bunu hangi yöntem, teknik, renk nota ve enstrümanlar kullanarak yaptığına kadar anlaşılması başta o eseri seyreden/dinleyenlerin ama asıl sanat tarihçilerinden eleştirmenlerine bunu kendisine iş edinmiş kişilerin yapması gereken bir şeydir; ama illa ki post factum yani eser ortaya çıktıktan sonra yapılması gereken bir şeydir. Zira estetik, bir sanat eserini diğer bütün yapıtlardan ayıran şeydir. Bir ders kitabı yazarsam anlatmak istediğim şeyi iyi ve kolay anlaşılabilir bir şekilde anlatmaya dikkat etmeliyim, zira öğrencilerim onu okuyup anlayacaklar ve orada anlatılanları uygulayacaklar. Dolayısıyla estetik bir kaygı gütme zorunluluğum olduğu ya da muhayyilelerinde canlandırsınlar diye bazı noktaları açıklamadan bırakmam çok düşünülemez. Duyusal hiçbir uyarıcı içermeyen, estetikten uzak, baştan sona sıkıcı ama teknik olarak çok bilgi verici bir ders kitabı değerinden hiçbir şey kaybetmeyecektir.
Amma ve lakin eğitimli eleştirmenleri, sanat tarihçilerini bir kenara bırakırsak bir sanat eserini takdir edebilmeye başlayabilmek için kendisini ve çevresini gözlemek üzere yola çıkmış, idrake biat etmiş, inkişafa ve başka insanların anlatacaklarına kulak kabartan, aynı zamanda da estetiğe gönül vermiş izleyiciler olmak gerekir. Muhayyilesinde açılacak bir kapıdan içeri girmeye korkmayacak liberallikte bir zihin de buna sonradan eklenecektir.
Aslında (çok kısaca) daha müreffeh bir yaşam standardı ve üyeleri arasındaki adaleti sağlamak için sadece bir araç olan devletin desteğiyle/eliyle yapılan sanat, yazık ki bu yukarıda bahsini ettiğim duyusal hazzı bana bir mertebeye kadar, “asilerin” gözlerden kaçırmayı başardığı üç beş eser ile verebilecektir. Devletin bu sözde özerk kurumlarından (TRT, Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Balesi, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları vb.) öğrendiklerim elbette ki, egemen söylemin ajanlarını içerecektir. Ben devlet olsam ben de öyle olmasını sağlardım. Ama devlet olmadığım için sanattaki özgürleşmenin taraftarı olmakta da bir sakınca görmüyorum. Kitlelere aktarılsın diye üç oyun yazarı, sekiz romancı, iki de bestekâr tutmama vesile olacak bir mesajım da olmadığına göre maruzatım bu kurumlardan, özellikle de Devlet Tiyatrolarından, benim bile nedenini anlayamadığım bir inat ve ısrarla, izlemeye devam ettiğim eserlerdeki TRT çömlekçilerinin çıkarılmasıdır. Başlarda bir belki iki kişi alacaktır sanatçının mesajını ve görecektir içindeki estetiği. Hâlâ 301′inci gibi maddelerin bulunduğu bir ceza yasasına sahip olduğumuz için, hayâl kurmak neredeyse cürüm sayıldığı için, nüfusun çok azı bir sanat eseri ile ilgilenmeye başlayabilmesine yeter kalitede bir örgün eğitim alabildiği için (hatta bir önemli kısmı okul kapısından bile giremediği için), şehirlerimiz çirkinlikten bakılmaz halde olduğu için vs. tarifini verdiğim izleyicilerin kritik kitleyi oluşturduğu bir izleyici profiline ulaşmak nesiller alacaktır. Ama ahkâm kesmekten iş yapmaya vakit bulamayan insanların ülkesi olan yurdumuzda bile, bir yerden başlamak gerekir, zannımca, kendimize ve kendimizden başkasına güvenmeye.
Bahsini etmeden geçmem, bütün bu yazıya vesile olan Ankara Devlet Tiyatrosu’nun “Tek Kişilik Şehir” adlı oyunun yazarından teşrifatçısına haksızlık olacaktır. Elbette bir tiyatro eserini eleştirebilecek kuramsal bilgi ve tecrübeden yoksunum, ama aklımda bıraktıklarını kısaca yazmamda bir sakınca olmaz herhalde.
21. yüzyılda teknoloji ve değişen modern yaşam ile evlerine, bilgisayarlarının yani internetin başına çakılı kalmış, kaliteli insan temasından uzaklaşarak yalnızlığında boğulan ama bunu fark edecek kadar bile zamanı olmayan metropol bireylerini ve onların kaybettikleri ile aslında (geri) kazanmak istediklerini anlatan Tek Kişilik Şehir, uzun zamandır izlemediğim iyilikte, kalkıp gitmeye ve dahi alkışlamaya değer bir oyun. Oyuncuların içtenliği ve işlerinin ehli oldukların her hallerinden anlaşılabiliyor. Dilinin sadeliği ve akıcılığı ile öyküsünün güncelliği çok etkileyici. Yer yer artarda sıralan ve bitmeyecekmiş gibi gelen örneklerle uzatılmış diyalogları dikkatimin dağılmasına ramak kala bittikleri için mazur görebiliyorum. Başından sonuna nereye varacağını bildiğim, bilmesem de tahmin edebileceğim (hepimizin bildiği/tahmin edebileceği) bir öykü olsa da kendini pür dikkat izlettirmeyi başarıyor. Finali çok heybetli. Ta ki TRT çömlekçisine kadar.
Popularity: 31% [?]

Ergün Özkan şöyle yorumlamış:
May 12th, 2008 at 4:26 pm
TAHTA TOP ( Bir Radyo Oyunu )
BÜYÜK BİR ALAN… KALABALIĞIN UĞULTUSU… ATLI ARABALARIN SESLERİ..
UZAKTAN, BANDO TAKIMININ HAFİFÇE DUYULAN MARŞLARI.
YUSUF İZZETTİN- Çadırın yanındaki beyzadeyi görüyor musun lala ?
MUHARREM- Şehzade Vahidettin değil mi o ?
YUSUF İZZETTİN- Şuna bak, nasıl da kasılıyor !
MUHARREM- Bakınız efendim, Mehmet Reşat Efendi de teşrif ettiler.
YUSUF İZZETTİN- Dünkü gazetede bir haber vardı. ‘İkinci Veliaht Vahidettin Efendi, orduya 60 çift çorap armağan etti.’ diyordu. Şaşkın adamlar, küstahlar… Osmanlı Hanedanının şu anda yaşayan bir tek veliahtı vardır; o da benim, ben… Eski köye yeni adet mi getiriyorlar bunlar ? Duyulmuş şey değil !.. (Kızgın) ‘İkinci Veliaht’mış !… Veliahtın ikincisi mi olurmuş. Onlar sıradan birer şehzadedirler. Bense veliahtım.
MUHARREM- Bakınız efendim, Sultan Mehmet Reşat arabasından iniyorlar.
YUSUF İZZETTİN- Sultanın hareketleri nasıl da iğreti !… Adımlarını titrek ve kararsız atıyor. Sanki padişah o değilmiş gibi.
MUHARREM - Ne de olsa yaşlı bir adam efendim.
Y. İZZETTİN- Sebep sadece yaşlı olması değil lala. Ona hariçten biat edenler… Hanedan dışı müdahaleler falan..
MUHARREM- (Heyecanlı) Bakınız efendim; baş mabeyinciyi yanına çağırdı.(Kısa bekleme) Bakışlarını bize çevirdiler. ( Kısa bir bekleme daha… Birden heyecanlı) Mabeyinci Bey buraya doğru geliyor.
MABEYİNCİ- (Saygılı) Efendim, Sultan Mehmet Reşat Hazretleri ‘HATIRAYI CELADET’ in açılış töreni için, Zat-ı Alinizi huzuruna davet ediyorlar.
Y.İZZETTİN- ( Gülümseyerek) Birbirini davet eden edene !…Duyduğuma göre, önce Başkumandan Vekilimiz Enver Bey, Sultan’ı davet etmiş; Sultan da şimdi bizi… Davet edilmek herşeye rağmen güzel bir duygu. (Mabeyinciye) Buyurunuz efendim, gidelim.
BANDONUN MARŞI ÖN FONA GEÇER. KALABALIĞIN SESİ ARKA FONDA…KISA SÜRE SONRA; ÖN FONDA SADECE KONUŞMALAR DUYULACAKTIR.
MEHMET REŞAT- (COŞKULU) Geliniz benim sevgili yeğenim. İki gözüm veliahtım. Geliniz şöyle yanıma. ( BİRKAÇ SANİYE SUSMADAN SONRA; ÜSTÜ ÖRTÜK BİR ŞAŞKINLIK, YARI ŞAKA ) Lütfen biraz daha rahat olunuz. Görüyorum ki, bir veliaht gibi davranmıyorsunuz. Adeta çekinir gibi bir haliniz var.
Y.İZZETTİN- Saygıda kusur etmekten çekiniriz efendimiz. Ondan olacak.
M.REŞAT - Saygı için çekinmek gerekmez ki… Her neyse, sizi, bunları konuşmak için çağırmadım. Şimdi şu Beyazıt Meydanı’nın tam ortasına bir bakınız. Orada, dikkatinizi çeken birşey görüyor musunuz ?
Y.İZZETTİN- Evet, üstü siyah şallarla örtülmüş kocaman bir şey.
M.REŞAT - (Gİzemli güler) Tamam işte o… Nedir acaba sizce o heyula gibi orta yerde dikilen şey ?
Y.İZZETTİN- ( Kısa bir düşünme süresi) Bilemiyorum.
M.REŞAT - Canım, hiç olmazsa bir tahminde bulunmaya çalışınız.
Y.İZZETTİN- (Kararsız,kuşkulu) Bir on buçukluk mu ?
M.REŞAT- Düşününüz,düşününüz…
Y.İZZET- Bir onbeş buçukluk top mu yoksa ?
M.REŞAT- Soruma soruyla karşılık veriyorsunuz. Unutmayınız ki sorular doğruluk değeri taşımazlar.
Y.İZZET- ( Panik içinde,kaygılı) Yoksa niyetiniz, benim veliahtlık yeteneklerimi sınamak mıdır ? Padişahlığa uygun olup olmadığımı araştırmak mı istiyorsunuz ?
M.REŞAT- ( Gülerek) Neler söylüyorsunuz ? O ne biçim bir soru ?
Geliniz o halde, o şeyin örtüsünü birlikte açalım. Bakalım altından
ne çıkacak ? ( Açma davranışı) Tamam işte oldu…
Y.İZZETTİN- ( Sevinçle) Dediğim gibi işte; onbeş buçukluk bir topmuş.
M.REŞAT - Durunuz, o kadar acele etmeyiniz.
Y.İZZETTİN- Ne var, ne oldu ?
M.REŞAT - Bu gördüğünüz şey, gerçek bir top değil ki !… Tıpkı gerçekmiş gibi görünüyor ama…
Y.İZZETTİN- Evet, öyle. Gerçeğinden ayırdetmek zor.
M.REŞAT - Tahtadan ustalıkla yapılmış olan bu top maketinin burada halka teşhir edilmesi fikri, bizim Harbiye Nazırımız Enver’in buluşudur… Laf aramızda, hayalperest ve romantik ruhlu bir adamdır bu Enver… Ayrıyeten, Evropa’lı dostları, şu yeni icat sinemayı propaganda vasıtası olarak, kendi lehlerine kullanıyorlarmış da biz niye kullanmıyalımmış. Yani senin anlayacağın, bir yanda savaş gerçekleri, binlerce şehit, parçalanan bedenler, dağılan yuvalar, öte yanda bu maketler, bu göstermelikler… Göya, halkın bozulmuş olan morallerini bunlar düzelteceklermiş. Çanakkale’de savaş henüz bitmedi. Kanal’da, Suriye’de, Filistin’de kan ve gözyaşı ile, gerçekler yaşanırken bu top maketleri mi moralleri düzeltecek ?
Y.İZZETTİN- Bakınız efendim; Enver Bey’in yanında silindir şapkalı Alman ve Avusturya’lı büyük elçiler de var.
M.REŞAT - Belki de onların telkinleriydi bu maket teşhirleri falan. Bu gibi yanılsamalarla, fantazmalarla gerçek alemdeki kayıplarımızı gizlemeye çalışıyorlar. Seyredenleri buraya çeken bu şey, bütün
karakterleriyle Osmanlı’nın, gerçek silah gücü evrenini çağrıştırıyor olması. Burada alınan ve alınacak olan kollektif bir keyiftir ama orta yerde büyük bir çelişkiyi görmezden geliyorlar.
Y.İZZETTİN- ( Kaygılı ve çökkün; içinden konuşur) Bu sözleriyle Sultan yoksa bana birşeyler mi söylemek istiyor ? Yoksa bana bir uyarı mı bu sözleri ? Belki de uyarıdan da öte… Eğer sözleri benim anladiğım yönde şeylerse mahvoldum demektir. Yıllardır padişah olacağım günü bekledim durdum. Bu bekleyişim babamın ve Pertevniyal Sultanın telkinleriyle ta çocukluk yıllarımdan beri, kafamın içinde bir saplantıya dönüştü. (Kaygısı dorukta) Yoksa veliahtlık ünvanım da, tıpkı bu tahta top gibi sahte miydi ? Bunu mu demek istiyor Sultan Reşat ? En doğrusu harekete geçmeliyim. ( Sesli ) Efendimiz, sizden benim için çok büyük bir anlam taşıyan ama sizin için ufacık bir adım olacak olan bir şey istirham ediyorum.
M.REŞAT- Nedir o ?
Y.İZZETTİN- Efendimiz, Sizden sonra padişah olabilmem için bana bir güvence sağlamanızı istesem…
M.REŞAT- ( Kahkahayla güler ) Bana ve etrafımdakilere iyice bir bakınız… Önce ben, yaşlı bir adamım. Bundan daha anlamlı bir güvence olur mu ?
Y.İZZETTİN- Estağfurullah. Tanrı gecinden versin efendim. Ben sizden sadece yazılı bir güvence belgesi istirham ediyorum.
M.REŞAT - Yani bir hattı hümayun mu ? Kaygılarınız da talepleriniz de yersizdir. Veliahtlığınız Kanuni Esasi ile güvence altına alınmıştır.
Y.İZZETTİN- Evet efendim; üçüncü madde ile… Ama sizin cülusunuz sırasında bile, sarayın yüz yıllık veraset geleneği ile, o yasa maddesi çatıştırılmamış mıydı ? Hanedanın yaşayan en yaşlı üyesi olduğunuz halde, görmezlikten gelmişlerdi de, cülusunuz oy kullanmak suretiyle gerçekleşmemiş miydi ?
M.REŞAT- Belki de daha iyi oldu. Demokratik bir kuralı uyguladılar.
****
AHMET RIZA- ( Yankılı ve kararlı bir tonla ) Arkadaşlar, Veliaht Yusuf Efendi’nin rahatsızlığını Dahiliye Nazırına, Sadrazama, kardeşi Mecit Efendi’ye açtım. Hatta bir ara, padişaha bile çıktım; beni ’sen doktor musun ? ‘ diye payladı. Merkezdeki arkadaşlar bu duruma çare bulmak için bir plan hazırladılar. Sultan Mehmet Reşat Efendi’ye birden Hak vaki olursa, yerine kurallar gereği, tahta geçmesi gereken en yaşlı aday Yusuf İzzettin Efendidir… Ama kendisi ruhsal bakımdan bazı sorunlar yaşıyor. Koskoca Devlet-i Ali, böyle bir adamın hasta iradelerine bırakılamaz elbette. Yerine Sultan Murat’ın oğlu Selahattin Efendi’yi getireceğiz.
****
MUHARREM- (Üzgün) Ah hanımefendiciğim, babanızın ünvanının elinden alınacağını kendisine söylemeniz gerekmiyordu. Kimbilir nasıl sarsılmıştır zavallı.
ŞÜKRİYE - Babamın birikmiş umutlarının elinden alındığını duyar duymaz kendimi tutamadım. Onun için Sultan olmayı beklemek yaşamasının amacı haline gelmişti. Padişah olma hayali ve umuduyla yaşaması,o günleri beklemesi, onun için, padişah olma duygusunu yaşamaktan da önemli, bir hale gelmişti. Duygularımla dilime hakim olamadım. İşte geliyor, susunuz !…
YUSUF İZZETTİN- ( Bir hastalıktan yeni kurtulmuş gibidir.Derin bir iç çeker) Biliyor musunuz çocuklar, bugün kendimi ilk kez gördüm. Kendime bir veliaht olarak, bir padişah adayı olarak bakmamayı başardım.
ŞÜKRİYE - (İçinden konuşur) Babamın çok büyük bir hayal kırıklığı içinde olduğunu biliyorum. Sırf biz üzülmeyelim diye böyle söylüyor.
Y.İZZETTİN- O tahta top gibi sahte umutlarla geçti ömrüm. Artık gerçeği görmeye başladım.
****
****