Yalancı Dolma

dolma1.jpgYazan: Ayşegül Sütçü

nam-ı diğer mutluelma

Bir kitap okudum, paylaşırsam okuduğuma daha da değecek, daha bir gelişecek sanki içeriği… İtiraf etmeliyim, okurken çevremde olanlar kitap bitse de kurtulsak dediler, her öykünün ardından ortaya çıkıveren birilerine anlatma dürtüm yüzünden. Anlattıklarım kimsenin ilgisini çekmedi açıkçası ama ben burada okuma sonrası bende kalanları anlatmaya çalışayım, bir ilgilenen çıkar belki…
Kitap Jorge Luis Borges’in bir öykü kitabi. İletişim yayınlarından çıkmış, 1998 birinci baskı (belli ki hemen herkes kitaba beni dinle(me)yenler gibi ilgisiz kalmış, ikinci baskısı yapılamamış). Çeviriler Tomris Uyar ve Fatih Özgüven’e ait ve çevireninin kim olduğu her öykünün sonunda ayrı ayrı belirtilmiş.
Daha önce “Kum Kitabi”nı severek okuduğumdan bu kitabı seçerken hiç zorlanmadım; bildik olanın tadı damağımda, bilinmeyene (ama öngörülene) iştahla saldırdım da denebilir… Okuması haftalar sürdü, arada başka iki kitap devirdim, bizimkisi bana mısın demedi. Son öyküyü az önce tamamlayabildim ve ne zamandır aklımda olduğu üzere kitap hakkında bir iki şey yazmazsam kitabın aslında bitmeyeceğini hissettim. (Yazar da bunu mu istemiş ne?)
Adı: “Ficciones*. Hayaller ve hikayeler”. İlk bölümün adı “Yolları Çatallanan Bahçe” önsöz dâhil sekiz hikayeden oluşuyor ve bu ad bile kitabın temel uğraşısının bir özeti gibi duruyor. İkinci bölümün adı “Artificios**” ve önsöz dahil on hikayeden oluşuyor. Kitap, görünürdeki bu bölümlü yapısına rağmen birbiri içine geçen, birbiriyle etkileşen ve ortak bazı kavramları farklı zeminlerde tartışan, olumlayan ve olumsuzlayan 18 hikâyeden oluşan bir kurgular/hayaller/fikirler toplamı olarak tanımlanabilir.
Bu fikir/hayal/öykü kitabı, zamanı, ‘an’ı, sonsuzluğu, döngüselliği, tekrarı, biricikliği ve aynılığı, hayatı/ölümü, zaman boyutunun diğer boyutlara etkisini, göreceliği tartışmış.
Bunu yaparken hemen her öyküde labirentleri, sarmalları, aynaları, binbir gece masallarını, simetriyi, fraktalları, birbirini ve kendi bütünlerini oluşturan birbirinin aynı yapıların bir düzen içindeki karmaşıklığını, mikro-/makrokozmozu, içiçeliği, yolların çatallanışını, yol ayrımlarında yeni birer sona uzanan olası seçimleri, her olası seçimin yeni olası seçimlere sonsuz çatallanışını, zamanın bir anlamda yok bir anlamda sonsuz oluşunu çizmiş kelimelerle.
Araç olarak kullandığı edebiyat ve sözcükler de nasibini almış bu tartışmadan; harflerin edebiyat içerisinde varoluşu ile anların zaman içerisinde varoluşunu aynı kavramlarla tartışmış, bazen yazıyı, dili tanrıyla ve dinle anıştırmış, bazen yazının hiçliğini sadece zihinde var olan bir eserin mükemmelliği ile vurgulamış…
Öykülere konu olan takdir edilmemiş yazarlar, yasak kitaplar, hiçbir zaman okunmayacak eserler, yanıtı bulunamayan sorular, sona ulaşamayan çabalar bir yandan umutsuzluğu çağrıştırırken bir yandan da umudu muştularcasına döngüselliğin, sonsuzluğun bilinmezliğin ve mutlak bilginin habercisi olmuşlar, tabi edebiyatın kendi içindeki çıkmazların, tekrarın, biricikliğin, döngüselliğin ve sonsuzluğun da…
En kısa anlatımla siyahı beyazla, geceyi gündüzle, var olanı varolmayanla tanımlamaya çalışmak yazarın yaptığı…
Kitabın bir ilginç yanı da zaman içinde yazarın en önemli yapıtları arasına girse de ilk yayınlanışında öykülerde bahsedilen okunmayan, beğenilmeyen kitaplarla aynı kadere takılması, hiç beğenilmemesi…
Ben çok sevdim öyküleri/fikirleri, üzerlerinde çok düşündüm, çok da zor okudum kitabı cümlelerin uzun/ağır edebi/felsefi (yazınsal/düşünsel mi demeli?) yapısından dolayı… Okuyan olursa aranızdan paylaşmayı isterim izlenimlerini…
Hazır yazmaya başlamışken bir de yemek pişirelim bari, ne zamandır yapamadım.
Bugün, nedense okuduğum kitapla ilişkilendirdiğim bir yemek var aklımda…
Zeytinyağlı yaprak sarması…
Gülmeyin yahu, o kadar da kel alaka değil. Dünyanın hemen her yanında aynı çerçevede yapılan bu yemek, inkar edemeyeceğiniz gibi her yapanın elinde ayrı lezzet buluyor. Kendini yineleyen her tarif bile bir pişirişten diğerine değişik tatlar verebiliyor. Bileşimindeki malzemeler zenginleştikçe bütünün de zenginleştiği bu yemek yapısındaki sarmal oluşuma rağmen ‘bütün’ görünümüyle de anıştırıyor yukarıda konu olan kitabı.
Tamam biraz zorlama bir benzetme gibi gelebilir ama evrendeki herşeyin birbiriyle ilişkili olduğu ve bir bütünün parçası ve o bütünün kendisi olduğu ana fikrine göre bu benzerlik yadsınamaz…
Daha önce tarif etmiş miydim bu yemeği hatırlamıyorum, kayıtlarımda bulamadım ama anlattığıma neredeyse yemin edebilirim. Bu da kitaptan sonra şaşırtıcı gelmiyor aslında…
Peki, uzatmayalım.
Ne sarması olduğu tamamen size kalmış… Yani yaprak, asma yaprağı yerine pazı, beyaz lahana ya da kara lahana olabilir. Başka yenilebilir bitkilerin yapraklarına saracağım derseniz, olabilir, seçim sizin…
Dediğim gibi çok farklı şekillerde de yapsanız yemek aynı, ama benim tarifim, şimdiki ‘an’ aklımda olan tarif.
Asma yaprakları taze, salamura ya da halamın her yaz bana hazırladığı gibi taze ve kuru olarak kavanoza konserve yapılmış sade yaprak olabilir.
Taze ya da benimkiler gibi konserveyse kullanmadan önce biraz haşlanıp yumuşatılması iyi olacaktır. Salamura olan da tuzu gitsin diye aynı deneyimden daha kısa süre geçirilebilir.
Zeytinyağlı sarmanın olmazsa olmazı (“e herhalde zeytin yağı” dediniz galiba, o da doğru tabi ama) soğandır.
Bir tencere sarmaya, yani büyük bir kavanoz yaprağa bir kilo, yani en az 7-8 tane soğan konması koşuldur…
Soğanların rendeyle incecik rendelenmesi en iyisi olsa da kolaycacık robottan geçirilmesinde çok bir sakınca yoktur. (Buradaki esnekliğimin nedeni ilk koşulun uygulanamaza yakın zorluğudur tabi)
Bir koca demet maydanozun sapları kesilir, sadece saplar incecik doğranır. O kadar ki sapların boyu kalınlığına yakın olmalıdır doğranınca.
Bir geniş tencereye bir bardak zeytinyağı konur, maydanoz sapları bu yağda bir iki çevrilir. Kokusu çıkarken bir avuç çam fıstığı eklenir, henüz renkleri beyazken rendelenmiş soğan konur ve pişirilir. Bu soğan deryasına kısa süre sonra bir buçuk bardak (büyük bardaksa bir tane koyun haa, pilav yapmıyoruz burada) pirinç eklenir. Aynı miktar su ile kapak kapalı olarak pişirilir.
Bu sırada biz, maydanozun geride kalan yapraklarını ve bir demet naneyi incecik doğrayıp, bir yanda da karabiberi, dolma baharını, tuzu, sarmanın ikinci olmazsa olmazı olan tarçını (her baharattan bir tatlı kaşığı kadar), taze nane yokluğunda bir koca avuç, varlığında bir küçük kaşık kadar kuru naneyi, bir avuç sapları hafifçe elde ovalamak suretiyle olabildiğince temizlenmiş kuş üzümünü, hazır etmeye çalışmaktayızdır.
Pirinçler on dakikada şişip, bir on dakika kadar demlenerek soğutulunca, artık olayın asıl kısmı olan sarmaların zaman ve mekân içerisindeki yolculuk anına geçebiliriz…
Var olması için minik de olsa bir yol kat etmesi gereken bir yemektir sarma. Elinizde sarmıyorsanız eğer, mekânda; elde sarıyorsanız ki ben bunu daha kolay bulurum, zamanda kısa birer tur atacaklardır pirinçler…
Yaprağın sap tarafına, sapını koparıp usulca, bir tatlı kaşığı iç koyarsınız.
Bir elin parmakları gibi parçaları olan beşgen yaprağın ayasının bileğe yakın kısmına denk düşer burası ve yaprağı koyduğunuz için üzerinde başparmakla serçe parmağını birbirine yaklaştırırsınız. İşaret ve yüzük parmaklarının da kıvrılmasıyla orta parmağa doğru yolculuğu başlar pirincin. İyi sarılan yaprak sarılmış halde bir bütündür artık, pişince başı sonu girmiştir birbirine…
Pişirme tenceresinin dibine kalınlardan yapraklar saplarıyla döşenir, sarmalar tencereye en idealde dikey olarak yerleştirilir. Bunun için tencereyi yatırmak ve sabırla sarmaları, boyuna boyuna tencere yüksekliğince yerleştirmek gerekir. Yok eğer kolaya kaçacaksanız, yan yana sıralar halinde yatırabilirsiniz de… Ayakta pişen sarma tek kat pişecektir, her sarma aynı lezzette olacaktır, yatırılanlarda ise bir “altta kalanın canı çıksın, üstte olan sert kalsın” durumu yaşanabilir.
Tencereye bir bardak kadar su konup, biraz zeytinyağı gezdirildikten sonra üzerine bir tabak kapatılıp yarım saat kadar hafif ateşte pişirilir. Ocaktan indirince tencereye tam oturmuş tabağı çıkaramayanlar hatırı sayılır bir öfkeyle beni anabilirler, ne yapayım, o kadarını da siz düşünüp daha küçük çaplı bir tabak koysaydınız.
Tabak çıkarma olayından sonra sarmalara gezdire gezdire bir limon sıkılır ve kapağı aralık bırakılarak soğutulur ki parlak olsun dışları.
Çıkarılıp yerleştirildiği yerde zeytinyağı ile daha da parlatılıp limon dilimleri ve maydanoz ile servise hazır olur.
Gene mi şu kitap demeyin ama bu kadar kendinin aslı olup da adı yalancı dolma olan başka yemek var mı su evrende?
Gerceği yalanla tanımlamak da bu olsa gerek…
Afiyet olsun…
*Ficcione (kurgu, hayal, hikâye demekmiş)
**Artificio (yaratı, aile, yapmacık, iğreti, makine ya da mekanizma demekmiş)

Popularity: 32% [?]

4 yorum »

  1. Ebru Akman şöyle yorumlamış:

    January 7th, 2008 at 6:57 pm

    bu yazıda benim pek sevdiğim bir şey saklı: sağ gösterip sol vurmak… Hem de, soldan vuracağını belli ede ede sağ göstermek… Zihniniz hep böyle çalışıyorsa daha çok yazın; daha çok okumak isterim.

    Editörümüzün affına sığınarak bir de sorum olacak:

    “Bunun için tencereyi yatırmak ve sabırla sarmaları, boyuna boyuna tencere yüksekliğince yerleştirmek gerekir.”

    Birazdan yalancı dolma olacak sarılmış yaprakları dikey olarak koyduğumuzda, bu sefer de tabana ve ortaya yakın pirinçlerin çok ve -görece- iyi pişmesine, kapağa yakın uçtaki pirinçlerin de az pişmesine, yani aslında yalanın/hayalin bir başka (döndürülmüş) açıdan zuhur etmesine şahit olmuyor muyuz?

  2. Ayşegül Sütçü şöyle yorumlamış:

    January 10th, 2008 at 10:45 am

    Teşekkür ederim, zihnimin işleyiş tarzını sağ gösterip sol vurmak olduğu şeklindeki değerlendirmenizin ziyadesiyle gönül okşayıcı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.
    Editörümüz duble affedicidir umarım, çünkü benim de bu soruya bir yanıtım olacak:
    Dikine yerleştirilen yaprak sarmalarının da kendi içlerinde bir pişme eşitsizliği yaşayacakları şüphesiz. Tabana yakın olan pirinçler kapağa yakın olanlardan elbette ki daha pişkin olacaktır.
    Ben durumu şu açıdan değerlendiriyorum:
    Tenceredeki bütün içeriğe bakılırsa yatay yerleştirilmeleri durumuna göre her bir sarmanın birbirlerine göre farkı dikey yerleştirildiklerinde azalacak ancak birey olarak her bir sarmanın kendi içerisinde bir pişkinlik farkı ortaya çıkacaktır. Bu bağlamda bütünü oluşturan daha alt birimlere doğru gidilirse; sarmanın içerisinde bulunan pirinç tanelerinin tencereye ve sarmaya göre uzamsal konumlarının da her bir pirinç tanesi içerisinde pişme farklılığı oluşturacağı dikkatli bir aşçının gözünden kaçmayacaktır. Yine bütüne dönersek, son tüketici için tabağa gelen sarmaların toplam pişmişlik - pişmemişlik oranı kabaca sabit olacağından -her sarmanın pişkin ve çiğ iki ucu olması nedeniyle, daha eşitlikçi bir dağılım oluşturacaktır.
    Bu olası birim içi farklılıklara rağmen ben bu yerleştiriş biçimini daha sosyal ve gelişmiş buluyorum. Toplum içi katmanlaşmadansa bireysel ayrışmaları daha lezzetli bulduğumdan olabilir bu.
    Öte yandan bu konumlandırılışı Borges’in kitabındaki fraktallara benzetiyorum ve sarmalar, pirinçler, nişasta moleküleri ve karbon atomları derken tüm alt birimlerin aynı eşitsiz dağılımına kadar giden düşünce zincirini sonsuza uzatma oyunundan çok keyif alıyorum…
    Bir yalancı dolmaya bu kadar sarar mı insan kafayı bu da ayrı bir yazı konusu sanırım…

  3. Ebru Akman şöyle yorumlamış:

    January 11th, 2008 at 8:59 am

    Sevgili MutluElma,

    Sizin bu yazdıklarınızı epeyi bir düşündüm. Genellikle aşçı ve son tüketici olma işlerini aynı anda üstlendiğim için bir aşçı/son tüketici çelişkisi içine düştüğümü fark ettim.

    Bir aşçı olarak yemek masasında bazılarının yüzünde tam doymuşluk/doyum ifadesi ve diğerlerinin yüzünde “bu pişmemiş” ifadesi mi yoksa herkesin yüzünde “bu yalancı dolmaların her birinin bir ucunun diğerinden iyi piştiğini fark ettiniz mi?” ifadelerini mi tercih ederim acaba diye düşünüp duruyorum. bu da olmamış 10 tüketici mi yoksa tatmin olmuş 5 ve tatmin olmamış 5 tüketiciyi mi tercih ederim sorusu aslında.

    Nimetten faidelenme açısından kuşkusuz ki ikinci durumda daha ileriyiz. lakin, bu sefer de tatmin olmamış tüketiciler, başta ben ne olacağız?

    Bu soruna çözümüm benim, hatta ananemin, her bir tencereye tek bir bilemediniz iki sıra dolma dizip ayrı ayrı pişirmek. Elbette ki bu, diğer kaynakların (doğal gaz, sonrasında çıkan bulaşıklar için su vb.) kullanımı açısından daha müsrif ama müşteri memnuniyeti açısından daha garantili.

    Beri yandan, birey içi (tekil dolmaiçi) dinamiklerden bakılırsa, hangimizin her yeri pişmiş ki, ürettiklerimizin öyle olsun? insanı kusursuz yapan kusurlu oluşu* değil mi?

    Bu çelişkilerle dolu sorunu halledene kadar…

    *İOA’dan (Suskunlar) ve BSG’dan (Sezon 3 final) aparttım/çarpıttım.

  4. ERHAN ÖZCAN şöyle yorumlamış:

    January 22nd, 2008 at 11:14 am

    Ne diyorsunuz siz hanımlar? Bu dolmadan, bu kadar gürültü çıkacaksa, olmaz olsun dolma. Ne diyeyim ben size? Aslında, ben kitapla dolmayı ilişkilendirme çabasını takdir ettim sadece ama dolmada kusurlu yanlar olduğu kadar, her yanı iyi pişen alttakilerin lezzetini anlamamak, tek ucunu pişirmemekten yeğdir.
    Tüm iyi pişen dolmalar benim, tartışmalar sizin olsun.

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın