Tangram
January 6th, 2008 at 6:14 pm (Anlatı)
Mecburi hizmet anıları askerlik anıları gibidir, anlat anlat bitmez. Bir bakıma bir mecburi hizmet anısı bir bakıma da bir aşk hikâyesi burada anlatacağım…
Yıllarca koyu bir kedisever olup, babamın sevmediğini açıkça beyan etmesi ve annemin “aman kızım, baban bir gün ters davranır hayvanlara, atar evden, günaha girer” tarzı caydırmaları nedeniyle eve kedi sokamamış olan ben, Tıp Fakültesi mezuniyeti sonrasında ailemle iki şeyin kavgasını yaptım:
1. Kesinlikle mecburi hizmete gideceğim, kuraya uzak bir yer yazacağım ve kesinlikle siz peşimden gelmeyeceksiniz (tek çocuğum ya, biliyorum başıma gelecekleri).
2. Evime istediğim kadar kedi alacağım, hatta garantilemek için kediyi buradan beraberimde götüreceğim.
İki gün iki gece süren kanlı ‘aile meydan muharebesi’nin zaferimle sonuçlandığı gün hemen kedi aramaya giriştim. Etrafa haberler verildi, teklifler değerlendirildi, bu arada kurada Bartın (tercihli kız kurasında listede bulabildiğim evden en uzak yer, hatta babamın önce Batman sanıp iyice gerilip, sonra aslını duyunca derin bir nefes aldığı tercihim) çıktı. O sırada Bornova’da oturan biz, Karşıyaka’da hiç tanımadığımız ama tanıdıklar aracılığıyla haber aldığımız bir ailenin taşınma sebebiyle yavrularından kurtulmak istediğini öğrenince, kız istemeye gider gibi elimizde bir minik hediyeyle yollara düştük. Yavrular arasından nefis bir tekir beğenip eve getirdik, anında kedinin yatağıma girmesi yasaklandı, tuvaleti için kum bulundu, ütüler yapıldı, valiz ve koliler hazırlandı, Bartın’a bilet alındı.
Otobüs saatinden önce Bornova’da “14 saatlik yolculuk boyunca kediyi ağlatmadan nasıl götürebilirim?” sorusunu yanıtlayabilecek bir veteriner arandı. Yok. Hepsi izinde ya da bilmem nerede… Otobüse bindik; kedi (adını annem koydu: Pisican) ağlıyor, muavin ve şoför sinirleniyor, yolcular benden nefret ediyor, ben iki göz iki çeşme, kedim susmuyor bizi bırakmayacaklar birbirimize diye…
Daha Çınar’ın önünden (o sıralar otobüsler Bornova Çınar pastanesinin önünden hareket ederdi) yeni kalkıyorduk ki şoför otobüsü durdurdu, bana baktı, anladım, indirdim kedimi, anneme verdim, arkama bile bakmadan ve anneme veda etmeden bindim otobüse ve gittim Bartın’a babamla…
Ben 1993 Nisan’ında kedisiz başladığım mecburi hizmetime yalnız devam ettim, Bornova’daki evde ise yeni bir dönem başladı. Bir hafta sonra İzmir’e dönen babam, sandığımızın aksine kediyi evden atmadı, hatta birlikte divana uzanıp birbirlerini okşadılar/yaladılar. Karşıyaka’daki kedi sahibimiz, buradan başlayan ilişkiyle ev sahibimiz oldu, Bornova’daki ev satıldı, Karşıyaka’daki Pisican’ların evi alındı (İzmir’de hala o evdeyiz) .
Mecburi hizmette Bartın’a bağlı Nazikoğlu köyündeyim. Ev bulunmuyor köyde, ben son günlerini yaşayan bir dedeciğin iğnesini yaparken, onun son isteği oğullarının beni sokakta koymamaları olunca, torunu kiralıyor evini bana. Bir köy evi buldum diye seviniyorum, eve girince dilim boğazıma kaçıyor. Köyün hemen girişinde, teras katı, iki oda bir salon, dört yanı köy manzarası olan, evden de büyük bir teras, yerler mermer, kocaman bir hazır mutfak, ışıklar fotoselli, yanması için önünden geçmen yetiyor, tüm apartmana yayın yapan bir müzik sistemi bile var. Yanında evin de içinde bulunduğu 2 dönüm ekilebilir toprağı al, istediğin gibi ek, biç diye vermeleri de cabası…
Teras partilerimi falan şimdi burada anlatacak değilim ama koca evde ilk işim bir çiftlik kurmak oluyor tabi. Önce Alsancak dolaylarından büyümeyecek vaadiyle alınan ve evdeki her tür çer çöp, müzik seti, halı, yatak, kürdan gibi eşyanın tadına bakıp bir kuzu kadar semiren tavşan, Cankuş geliyor. Sonra orada tanıdığım veteriner bir arkadaşın, ayağı iyileşinceye kadar bakmamı rica ettiği, sonra ayrılamadığım için nüfusuma aldığım köpeğim Chepito Areas (isim sizi şaşırtmasın, o zamanlar dinlediğim bir albümde –John Lee Hooker’dı galiba- latin enstrümanlarından birini çalıyordu, isim çarpıcıydı, koydum işte…)
Ve işte gerçek aşk…
Bir gece, son dolmuşla alışverişe gittiğim şehirden köye döneceğim, elim kolum dolu. Aysız bir gece, karanlıkta yol bulmak zor. Daha önce inşaat alanı olduğunu bildiğim yerden bir kedi sesi, cılız mı cılız. O sesi nerede duysam tanırım zaten, hatta yeni doğmuş kedi yavrusunun kokusunu 100 metreden alırım, bilen bilir…
El yordamıyla kalasların arasına uzanıyorum, elime yanaşıveren bir sıcaklık var, ama görünürde birşey yok. Tutup sıcaklığı çıkarıyorum, gene birşey yok…
Az ötedeki, önünden köyümün dolmuşlarının kalktığı bakkala giriyorum, ışıkta ilk kez görüyorum onu ve vuruluyorum… Simsiyah zifiri karanlık bir minik kedicik. Gözleri henüz çipil çipil. Hemen süt alıyorum, pencerenin kenarına koyuyorum içiyor. Kalkacak olan dolmuşa biniyorum ellerimde torbalarla çaresiz, kedicik pencere kenarında süte yumulmuş.
Bu şehre ilk gelişimi, Çınar’ın önünden kalkan o metropol otobüsündeki yolcuların, şoförün öfkeli bakışlarını hatırlıyorum; etrafımdaki cahil ama sevgi dolu gözlere bakıyorum, hepsi sanki “hadi in” diyor. Şoför ağırdan alıyor kalkışı. Burun köküm sızlamaya başlıyor, çaresiz iniyorum. “Giderse gitsin dolmuş, elbet vardır bir taksi, taksi tutarım kedimle… Hala motor sesi yok…”
Kedi kucağımda arkamı dönüyorum, 28-30 kadar sevecen göz bana bakıyor, bekleyen dolmuşa bindiğimde herkes sevgiyle destek veriyor, “kedin ne güzel doktor hanım” diye. O an ediniyorum onu.
Uykusuz geçen ilk gece, gece yarısı veteriner arkadaşımı arayıp “bu kedi kulak mememi emiyor ve bırakmıyor” diye sızlanışım -aklıma ilk kedim Pisican’ı yatağıma alma yasağım geliyor. Tam bir kedisever olan arkadaşımın, “emzir, o daha çok küçük, anneye ihtiyacı var;” demesiyle bu ilk aşk, ancak bir çocuğa duyulabilecek bir tutkuya dönüşüyor.
O gece ve her gece ve her gündüz, kedimi kulağımla emziriyorum, tam bir yıl boyunca. Kafa kafaya uyuyoruz, kulağıma kafasını sokup uyuyor, mırıltısı 15 dakikada geçip, derin uykuya dalıyor ve ben ancak o zaman uyuyabiliyorum. Beni her adımımda izliyor, bacağımdan kafamın üzerine tırmanıp orada oturuyor ben yemek yaparken.
Simsiyah ya, adını “Gece” koymaya çalışıyorum, olmuyor, “Arap”, ı-ıhh. Bir gün ön ayakları bitişik ve dik oturuşuna bakıp “tangram gibisin valla” diyorum. Mııır, diyerek yanıma geliyor ve adını kendi seçiyor böylece. Bir daha da adıyla seslendiğimde yanıma gelmekten asla vazgeçmiyor.
Şehirdeki görevime atandıktan sonra köydeki saray yavrusundan şehre taşınırken uslu uslu oturuyor kamyonda kucağımda. Bartın’daki evde de tam bir ev kedisi, asla sokak kapısından dışarı -meraktan bile- çıkmıyor. Yeni evde balkon demirinde yürüyor, tek eliyle sinek avlıyor, hiç miyav demiyor, kedi gibi yatıp kendini sevdirmiyor hiç, insan gibi hareket ediyor. Yan komşum Kamil’e âşık bile oluyor, her sabah balkon demirinden yan daireye geçip önce onu yatağında bir on dakika kadar seyrediyor, sonra patisiyle uyandırıyor, öylece yaşayıp gidiyoruz…
Bir gün sağlık ocağı dönüşü, caddenin karşısından hiç tanımadığım bir teyze bağırıyor. “Kızım, kedin düştü” Pek önemsemeyip, çıkıyorum eve, 6. kat dile kolay. Tangram yok.
Acı haber! Birinci kat balkonunda kan izleri, birinci kattaki adam Deniz Kuvvetlerinde askermiş, evde yok… Arkadaşlarım acımı paylaşmaya geliyorlar, bekliyoruz adamın gelmesini. Kâbus gibi bir bekleyiş… adamın geç satte gelişi… Tangram’ı açık balkon kapısından içeri girmiş, yatağın altında buluşum, o gece tüm arkadaşlarımın yanımda oluşu… Tangram’a sarılıp haykırışım, sabaha kadar azalmayan ağlayışım… off…
Tangram ölmedi o gün. Kafa tabanında kırığı vardı, bir gözü çıkmış, burnunun üzerinde sallanıyordu; karnı iç kanamadan sancılıydı. On gün kıpırdamadan oturdu, yatamadı bile. Günde iki kez özenle merhemlediğim gözü, iki hafta sonra kuruyup düştü. Sonra kişilik değişimi başladı, öfkeli, kaprisli bir kedi oluşunu izledim, aşırı bağımlı, isteyici ve cezalandırıcı oluşunu da… Ders çalışmama asla izin vermeyişini, beni suçlayışını, ilgi çekmek için koltuksuz evimdeki kendi yaptığım tek oturma grubu olan minderlerimden her birine çişini yapışını, ısrarla onu sevişimi… İlk aşk acısını böyle tattım.
Bir gün boynumda bir şişlik, aylarca endişeli tetkikler, biyopsiler falan, sonuç: Toxoplasma adeniti.
Kedilerden bulaşan bir tür parazit. Bana Hacettepe’deki tetkik seferlerimde eşlik eden doktor arkadaşımın Tangram’ı 6. kattaki dairemin kapısının önüne koyması gözlerimin önünde hala… Haklıydı aslında Murat… Ben ayrılığa iki dakika dayanabildim, kapıyı açtım ama anında kaybolmuştu Tangram, ilk dışarı çıkışında… Haftalarca her gün, her akşam, gözyaşı seli eşliğinde sokak sokak ismini bağırarak onu aradım. Her apartmana girişte adını çağırdım.
Bir akşam, haftalar sonra, apartman girişinde bir karşılık geldi seslenişime. Dönmüştü, beni kalorifer dairesinde bekliyordu, inip aldım. Eve girdik, yıkadım, doyurdum, okşadım… Ama birşeyler değişmişti onda. Artık hayatı öğrenmişti. Acıyı, yalnızlığı, korkuyu öğrenmişti, hüzün vardı güzelim tek gözünde. O gece ilk kez, ayak ucumda yattı, çok uzaktı bana ve ben uyuyamadım.
Yokluğunda ders çalışmıştım, kazanmıştım TUS’u. Ankara’ya giderken gelmeyecekti, belliydi uzaktan seyredişinden, toparlanmamı. Aşağı indik, kamyona yerleştikten sonra eşyalarım, öpüşüp vedalaştık, ben arabaya binerken diğer yöne döndü. İlk kez, benim olduğum yöne yürümedi.
Ayrıldık.
Yıllarca ziyaret ettim onu. Sokağımıza geldim Ankara’dan, yeni arkadaşlarımı da getirdim, Tangram dediğimde taa nerelerden koşarak gelip kucağıma atlayışını hayretle izledi herkes. Sonraki yıl iki tekir yavrusu oldu. Ona evin karşısındaki dükkanda barınacak yer ve yiyecek sağlayan, hayatı boyunca hiç kedi sevmemiş olan bakkal, “bu kedi bana uğur getirdi, müşterim arttı” dedi ve yıllarca ona bir bakkal kafasıyla “Tam Gram” demeyi sürdürdü.
1998′deki büyük Bartın selinde birçok hayvan öldü biliyorum. “Tam Gram ölmedi” dedi bana varını, yoğunu, dükkânını selde kaybeden yaşlı bakkal. “Ben onu selden önce vermiştim birisine” dedi, kafası önünde…
Şimdi bile hala her gördüğüm kara kediye “Tangram” diye seslenirim, belki bir tanesi çıkıp ismi edinir, “evet benim” der diye. Daha bulamadım.
Siz de kapkara kedilere seslenir misiniz benim için?
“Tangram,” diye!
Aşk acısı nedir bilen pisipisikiyatr mutluelma
Popularity: 26% [?]

