Türkiye’deki Dinler Arası Savaş
January 2nd, 2008 at 1:39 pm (Memleket Meseleleri)

Yazan: Kerem Kandemir
Elbette, yazının başlığı, ilkin, okurun aklına “Bu savaş hangi dinler arasında?” sorusunu getiriyor. Türkiye’deki hakim din olan Sünni İslam karşısında, onunla iktidar mücadelesi verebilecek güçte başka bir din, başka bir inanç sitemi var mı ki? Üç beş zavallı misyonerin Hıristiyanlığı yayma çabasını (zavallı diyorum çünkü üç beş kişi olduklarına bile bakılmaksızın tehdit olarak algılanıp, vahşice boğazlanıyorlar) dinler arası savaş olarak niteleyemeyeceğimize göre, geriye ne kalıyor? Mezhep ayrılıkları mı? Doğrusu, zavallı Aleviler’in, Sünni çoğunluğun onca baskı ve aşağılamalarına karşı seslerini dahi çıkarmadıkları düşünülürse, bırakın savaşı, bir protestodan bile söz etmek mümkün değil (zavallı diyorum çünkü Avrupa Parlementosu, hallerine acıyıp, kendilerine hiç olmazsa azınlık hakları tanınmasını talep ettiğinde, hakim çoğunluğun siyasi sözcülerinden “Aleviler azınlık mı ki ulan!” şeklinde bir reaksiyon geldi. Her gün küçümsediğimiz, yerdiğimiz bu toplum kesimlerinin azınlık olarak tanınmalarına bile izin vermiyoruz). Dinler arası savaşla kastedilen, muhtelif cemaatler, tarikatler arasındaki çatışmalar, rekabet ya da çekişmeler olabilir mi? Gülen Cemaati’yle Süleymancılar ya da Nurcular arasında, ileride çatışmalara yol açacak denli derin ayrılıklar olsa bile, şimdilik onları ortak bir düşmana karşı dayanışma içinde olarak algılamak daha isabetli bir yorum gibi duruyor. O halde?
Yukarıdaki görsel ögeyi ipucu olarak değerlendiren tüm okuyucular, -kuşkusuz- kastettiğim savaşın dinciler/İslamcılar’la Atatürkçüler/Kemalistler arasında olduğunu tahmin etmiş durumdalar (bu yazıda, Kemalizm ile Atatürkçülük kavramları eşanlamlı olarak kullanılacaktır). Dolayısıyla, şu esnada, onların kafasındaki soru, Kemalizmi ya da Atatürkçülüğü bir nevi din olarak kategorize etmenin ilmen mümkün,meşru ya da faydalı olup olmayacağı…
Kanımca, verimli bir alternatif tahlil biçimi de, Siyasal İslam’ı bir din olarak değil, bir ideoloji olarak telakki ederek, onu Kemalist ideolojiyle karşılaştırmak olurdu. Lakin, siyasal açıdan, Kemalizmin dinle olan benzerliklerinin irdelenmesini daha ilginç ve zihin açıcı (tabu yıkıcı) bulduğumdan, Türkiye’nin yakın tarihine damgasını vuran temel çatışmayı, dinler arası bir savaş formatına oturtarak açıklamaya çalışacağım.
Kavramların Felsefi Olarak İlişkilendirilmesi
Genel yanılsamalardan biri, teizmin (dini inanç sahibi olma) karşıtının ateizm olarak konumlandırılmasıdır. Oysa, felsefi bağlamda, inanç kavramının karşıtı şüphedir. Tanrı’nın yokluğuna inanmak da, aynen varlığına inanmak gibi bir inançtır. Dolayısıyla, teistler de, ateistler de, aslında, -birbirinin zıddı da olsa- inanç sahibi guruplardır. Teistlere (ve hatta ateistlere) karşıt olarak konumlandırılabilecek guruplar ise, olsa olsa agnostikler ve skeptiklerdir. Zira bunlar, Tanrı’nın varlığına ya da yokluğuna dair bir inanca sahip değildirler. Bir şeyin yokluğuna inanmakla, varlığından şüphe duymak, felsefi açıdan, aralarında uçurum bulunan iki pozisyondur. Demek istediğim, insanlar, kendi inançları gereği, başka insanların farklı inançlarına karşı olabilirler. Yine de, bu insanlar, inanç sahibi guruplar olarak birlikte kategorize edilebilirler. İnananların (felsefi anlamda) asıl karşıtları, inancı olmayan (şüphe/kuşku içinde olan) insalardır. Örneğin, bir Müslüman, bir Hıristiyan, bir ateist ve bir agnostikten oluşan dört kişilik bir gurubu kategorize ederken, Müslüman, Hıristiyan ve ateisti bir kefeye, agnostik olanı da diğer kefeye koymak mümkündür.
Felsefi zeminde ele almamız gereken ikinci konu ise, ideoloji ile din kavramları arasındaki farktır. Hıristiyanlık, Musevilik ya da İslam gibi tek tanrılı, kitabi dinler, tıpkı ideolojiler gibi yaşamı anlamlandırma vasfına haizdirler. Biz kimiz, neyiz, nasıl varolduk, neden yaşıyoruz, bizim için iyi ve kötü olan şeyler nelerdir gibi temel sorulara yanıt verirler. Dinleri, laik ideolojilerden ayıran en kritik fark ise, ölümden sonrasına ilişkin ilave inanç ve vaadler ihtiva etmeleridir.
Dine salt sosyolojik bir olgu olarak yaklaşan düşünürler, onu da, geniş halk kitlelerinin manipülasyonuna yarayan ideolojik aygıtlardan biri olarak görmüşlerdir. Bu bağlamda, zaman içinde, bilimsel bilgiyle donanan ve bilinçlenen bireyin, dinin tedarik ettiği ilüzyonlara gereksinim duymaksızın da yaşamını anlamlandırabilecek ve sürdürebilecek zihinsel olgunluğa erişebileceği varsayılmıştır. Hakikaten de, rasyonalistlerin, erken dönem aydınlanmacıların ve pozitivistlerin öngörülerine paralel bir biçimde, modernitenin ileri aşamalarına erişmiş Batı toplumlarında, dini inanç sahiplerinin oranı azaldığı gibi, dinin insan ve toplum hayatı üzerindeki etkileri de zayıflamıştır. Yine de, aradan yüzyıllar geçmesine rağmen, dinin günümüz toplumları üzerindeki gücü ve rolü, bilimi dinin yerine ikame etmeyi projelendiren aydınları düş kırıklığına uğratacak kadar yüksek bir düzeyde kalmayı başarmıştır.
Bize göre, kendisini akla ve bilimsel bilgiye dayandırdığını iddia eden laik ideolojilerin, dinin psikolojik ve toplumsal rolünü ikame etmeleri noktasında ortaya çıkan temel eksiklikleri, ölüme veya majör travmalara ilişkin bir çözüm/çare/rasyonalizasyon önerememeleridir. Bu durumun gelecekte değişeceğine dair pek umut da yoktur. Zira, tıp alanında yaşanacak gelişmeler sonucunda, günün birinde doğal ölümün tümüyle engellenebileceğini speküle etsek dahi, kazalardan (ya da saldırılardan) kaynaklanacak ölüm ve yaralanmaları önlemek, tanım gereği mümkün olamayacaktır. Üstelik, doğal ölümün kader olmaktan çıkarıldığı bir dünyada, kazara ölümler çok daha trajik olaylar olarak algılanacak ve dinsel rasyonalizasyonlara duyulan gereksinimi maksimize edecektir.
Bu ekstrapolasyonumuz neticesinde, günümüzde olduğu gibi gelecekte de din müesesesinin, insan hayatında, somut bir gereksinimi karşılama işlevini sürdüreceğini ve söz konusu gereksinimin başka şekilde (akıl ve bilim ürünü laik ideolojiler vasıtasıyla) giderilmesinin mümkün olamayacağını ortaya koymuş bulunmaktayız.
İdeoloji ve din kavramları arasındaki kritik farklardan biri de, din kavramına özgü olan kutsallık atıflarıdır. Kutsallaştırma, özel bir yüceltme biçimidir. Öyle ki, dince kutsal sayılan değer, prensip ya da kavramlar (dogmalar ve tabular) akıldan üstün tutularak, her türlü eleştiri ya da sorgulamadan münezzeh kılınırlar. Oysa ideolojiler, aklın sınamasına açıktırlar ve eleştiri yoluyla revize edilebilirler.
Laiklik ya da sekülerlik (secularity), dinin siyaset alanının dışında tutulması gereğini tam da bu kutsallık mevhumuna dayandırır. Zira, siyaset, dünyevi ve insani bir faaliyet olarak telakki edilmektedir. Egemenliğin halka (insanlara) dayandığı bir rejimde, doğruluğunu insanüstü (ilahi) bir kaynağa dayandıran, kutsallık zırhına bürünmüş, sorgulanamaz, tartışılamaz dini dogmaların siyaset alanına girmesine imkan vermek, haliyle düşünülemez.
Laiklik ilkesi, dinin, meşru siyaset sahnesinin (bir ülkenin nasıl yönetileceği, kamu kurumlarının nasıl yapılandırılacağı, bireyin haklarının, özgürlüklerinin ve devlete karşı sorumluluklarının neler olacağı vs.) dışında bırakılmasının yanı sıra, devletin de, siyasi erk olarak dine ve onun meşru olarak tanzim ettiği uhrevi alana müdahale etmemesini öngörmektedir. Bu bağlamda, devlet, din ve vicdan hürriyetini güvence altına almak, tüm inançlara ve inanç guruplarına eşit mesafede durmak zorundadır. Elbette devlet, dini eğitim ve ibadetlerin, bireysel temel hak ve özgürlüklere ya da kamu düzenine halel getirip getirmediğini denetlemekle yükümlüdür. Lakin bu denetim görevinin ötesine geçerek, muhtelif dini yorumlar arasında tercih yapamaz, taraf olamaz.
Türkiye’de Durum
Kendilerine Kemalist ya da Atatürkçü diyen gurupların bazıları (Mustafa Kemal’in fikriyatıyla, onun adını, kendi çirkin, politik ihtiraslarına alet etmekten başka bir iligileri olmayan bir kısım takiyeciler), son yıllarda, ülkemizin artan bir irtica tehtidi altında olduğunu iddia ederek, mevcut duruma ilişkin çarpık algılarından, kendilerine bir vazife çıkarmışlardır: Laikliği savunmak…
Bizse bu yazıda, temel tezlerimizden biri olarak, kimi yazarlarca “laik kesim” diye de anılan bu sözde Atatürkçü ya da Kemalistlerin, irticanın asıl kaynağı olan, laiklik düşmanı guruplar olduklarını gözler önüne sermeye çalışacağız.
Anımsanacağı üzere, 1980 darbesinin ürünü olan mevcut T.C. Anayasası yerine, AKP tarafından yeni bir anayasa hazırlanması için çalışma başlatıldığında, Kemalistler, anayasanın dibacesinde yer alan Atatürk ilke ve inkılaplarına ilişkin atıfların çıkarılma ihtimaline şiddetle karşı çıkma gereği duydular. Mustafa Kemal’in jakoben bir modernist olmak dışında, kendine özgü bir idelolojisi olduğunu varsaymak bize her ne kadar zor gelse de, ölümünün ardından, çeşitli çevreler, Kemalizm ya da Atatürkçülük adı altında, izansız bir yüceltme faaliyetine girişti. Belki de bu yüzden, yani ortada, ayırt edici bir fikirler bütünü/sistemi olmadığından, Mustafa Kemal’in kendisi kutsallaştırıldı; adeta bir peygamber haline getirildi. İşte bu kutsallaştırma süreci sonunda, bugün Kemalizm etiketiyle karşımıza çıkarılan şey, ideolojik bir yapıya referans vermekten ziyade, dinsel vasıflar taşımaktadır. Üstelik, Kemalizm dininin inananları, “Dinde zorlama yoktur.” ya da “Senin dinin sana, benim dinim bana.” gibi asgari düzeyde bir çoğulculuğa ya da farklı olana/ötekine tahammüle kapı aralayacak prensiplerden de yoksunlar. Onların talebi, bu ülkeye vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin Atatürk milliyetçiliğine, Atatürk ilke ve inkılaplarına kayıtsız şartsız iman etmesidir. Bu ifadeleri anayasaya koymak ve orada kalmaları için mücadele vermek, her T.C. vatandaşının, kendi rızası dışında dahi olsa, Kemalizm dinine inanmasını gerekli görmektir. Hakikaten de, Kemalistler, Kemalizmin ilke ve değerlerini, her türlü siyasi tartışmanın dışında, siyaset üstü bir değerler sistemi olarak görmekte ve bunların, siyasi görüşleri farklı da olsa tüm kesimlerin, ideolojik anlamda ortak paydası olması gereğine inanmaktadır. Bu inançlarını devlet eliyle tüm topluma dayatmak da, yine, Atatürk devrimciliği nitelendirmesiyle rasyonalize ettikleri bir davranış biçimidir. Açıkçası, 20. ve malesef 21. yüzyıl Türkiyesi’nde, sıradan faşizmin kendini arkasına gizlemeye çalıştığı maskelerden biri de, Atatürk devrimciliği/inkılapçılığı olmuştur.
Elbette ulus-devlet (nation state) yaratmak gibi yüksek düzeyde soyutlamalar üzerine kurulu bir projenin hayata geçirilmesi için halkın (avamın) zihninde bunları somutlaştırmaya yarayacak, bayrak, milli marş gibi bir takım sembollere gereksinim duyulur. Hatta, kuruluş ya da bağımsızlığı kazanma sürecini hafızalarda canlı tutmak için ulusal kahramanlar yaratılması, ardından da bunların ağır bir hamaset sosuna bulanarak yüceltilmesi, hemen her zaman başvurulan yöntemler olmuştur. Lakin bu sembolllerin temsil ettikleri değerleri ve ilkeleri, Demirel’in tercih ettiği ifadeyle aklın üstünde tutma çabası, laikliğe ve dolayısıyla demokrasiye tamamen aykırı bir çok uygulamanın, çığrından çıkmış bir vaziyette yaygınlaşmasına hizmet etmektedir.
Kemalistlerin “Biz İslam’a değil, Siyasal İslam’a karşıyız. Yani, dinin kamusal alana taşarak, kamusal yaşamı düzenlemeye çalışmasına karşıyız.” söylemlerinin samimi, içselleştirilmiş bir laiklik anlayışına dayanmadığı o kadar açık ki… Aslında, söylemek istedikleri: “Bizim kendi dinimiz var (Kemalizm). Biz kamusal alana yalnızca onun hakim olmasını istiyoruz. Laiklik maskesi altında bütün mücadelemiz, kamusal alanda başka dinlerin ya da ideolojilerin rekabetinden kurtulmaya çalışmaktan ibaret.” Oysa, laikliği gerçek anlamda içselleştirmiş kesimlerin talebi, kamusal alanı, her hangi bir din ya da ideolojinin tahakkümünden korumak olurdu.
Türkiye’deki durum, dinler arası, ideolojiler arası bir savaş durumudur. Aktörlerin algısını belirleyen paradigma da, kendi ifadeleriyle, devrim ve karşı devrim diyalektiğidir. Tarafların, birbirleri üzerinde egemenlik kurmak için zora, güce, şiddete dahi başvurmaktan çekinmediği, adeta, “Ya biz ya onlar” dikotomisine indirgenerek yürütülen bir varolma mücadelesidir. Öteki, yani bizden olmayan, düşman olarak algılandığından, onu “yenmek” için her türlü yalana, dolana, hileye, hurdaya, pusuya, tehdite, hakarete, propagandaya, psikolojik savaş taktiğine başvurmak da mübah/meşru sayılmaktadır.
Birkaç çarpıcı örnekle, Kemalizmin Türkiye’de, kendini bir din gibi tüm topluma dayatma çabasını gözler önüne serelim:
Bir yandan, Kuran kursları araclığıyla, muhtelif dini pratik ve öğretilerin, henüz ergenlik yaşına dahi gelmemiş çocuklara indoktrine ediliyor olmasına -laiklik adına- şiddetle karşı çıkılırken, ilköğretimin ilk yılından itibaren, ” “Türküm, doğruyum, çalışkanım, İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim. Varlığım Türk varlığına armağan olsun. Ne mutlu Türküm diyene!” şeklindeki fevkalade faşizan içerikli bir öğrenci andının, eleştirel düşünme becerileri gelişmemiş dimağlara kazınmasında -bırakın sakıncayı-, büyük bir yarar görülmektedir.
Türkiye’de, Atatürk resmi/heykeli/büstü girmemiş tek bir kamusal mekan bulmak mümkün değildir. Haşa, bir bürokratın odasında bu mütemmim cüzlerin eksik olduğu tespit edilse, afaroz/sürgün edilmesi kaçınılmazdır. Dağa, taşa vecizeler yazmak da dahil, böylesi çapta bir kişi kültü yaratma projesi, en son, Stalin zamanında, Sovyetler Birliği’nde görülmüştü. Ne ironiktir ki, Stalin örneğinde, kendini kültleştirme projesi, bizzat Stalin tarafından hayata konmuş ve ölümünün ardından da hızla vazgeçilmişken, rahmetli Atatürk’ün, kendini kültleştirmek gibi bir derdi, niyeti asla olmamıştır. Bu doğrultuda ne yapılmışsa, -rahmetlinin de kemiklerini sızlatacak bir fütursuzlukla- kendisinin ölümünün ardından yapılmıştır.
Bir din olarak İslam’ın, bu alanda Kemalizmle boy ölçüşebilmesi, elbette mümkün değildir. Zira, şirkin en büyük günah sayılması, -peygamber dahil- hiçbir insanın aşırı yüceltilmesine, ilahlaştırılmasına ya da putlaştırılmasına geniş bir hareket alanı bırakmamaktadır. Yine de, Müslümanlar için en kutsal mekan sayılan Kabe’yi, Anıtkabir’le karşılaştırmak, ilginç benzerlikleri ortaya çıkarabilir:

Anıtkabir de, -tıpkı Kabe gibi- inananları açısından (Kemalistler) fevkalade kutsal bir mekandır. Yılın muhtelif günlerinde, yüzbinlerce kişi tarafından tavaf/ziyaret edilir. Ayrıca, mimari açıdan, Kabe’den bile daha görkemli olduğunu söylemek, pek de yanlış olmayacaktır. Yeryüzünde, yapımı onbeş yıl süren bu eserin görkemiyle boy ölçüşebilecek başka kaç anıt mezar vardır? Anıtkabir’in, bu bağlamda, Taj Mahal ya da Mısır Piramitleri haricinde pek rakibi bulunmadığını düşünenlere hak vermemek elde değil.

Halkın dini pratikleriyle alay eden, türbelerden, ölülerden medet umanları irrasyonel yaratıklar olarak görüp, onlara aşağılamayla bakan bu sözde laikler, kendilerini darda hissettiklerinde Anıtkabir’e koşmaktan neden hiç mi hiç rahatsız olmazlar?
* * *
Bu ülkenin gerçek laikleri, demokratlardır. Laiklik ilkesini gözetmek isteyen, devletin tüm dinlere ve ideolojilere eşit mesafede durması gerektiğine yürekten inananlar, yalnızca demokratlardır. Diğer kesimler için laiklik, kendi dinlerinin, inançlarının ya da ideolojilerinin, kamu alanındaki egemenliğini sürdürebilmesinin bir aracıdır; savaş arabasıdır. İşte bu yüzden, laikliğin, bu sözde “laik kesimlerin” elinden kurtarılması gerekmektedir.
Herkes, inancında özgür olsun. İsteyen, istediği dine, ideolojye inansın. Herkes, kendi inançları doğrultusunda özgürce yaşasın. Yeter ki, her kesim, kendi dışındaki inanç guruplarıyla barış içinde, bir arada yaşamayı içine sindirmiş olsun. Yeter ki, Kemalisti, Müslümanı, Sünnisi, Alevisi… kendi inancını/zihniyetini diğer tüm toplum kesimleri üzerinde hakim kılmak için devlet aygıtını ele geçirmeye ya da elinde tutmaya çalışmasın. İktidar mücadelesi (siyasi mücadele), demokratik teamüllere, insan ve azınlık haklarına riayet edilerek yapılsın. Çünkü laiklik, aslen, dinler arası, ideolojiler arası barışı sağlamak için, hiçbir dini ya da ideolojiyi resmi din, resmi ideoloji (”kuruluş felsefesi” adı altında da olsa) staüsüne çıkarmamayı savunmak demektir. Dolayısıyla, gerçek laiklerin, tüm kesimler için önerebileceği ortak ideolojik payda, üzerinde rekabet edilecek meşru siyasi platform, Kemalizm değil, demokrasidir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, rahmetli Atatürk’ün -başkaları tarafından uydurulmamış- kendi felsefesi, faşizm değil, demokrasidir. Onun da dediği gibi, bu memeleket, dervişlerin, şeyhlerin, hocaların ya da kendilerine Kemalizm maskesi takmış faşistlerin memleketi olmayacak…
Popularity: 33% [?]

adamın biri şöyle yorumlamış:
January 22nd, 2008 at 3:43 am
Pardon arkadaşım, bu ülkede herkes Atatürkçü değil mi yani? Bu ülkeyi bu vatanı kurtaran O değil mi? Varsayalım bu bir din; ne var yani, ben bu dine inanıyorum, peygamberimiz de Atatürk, olamaz mı? Senin dediğin gibi bir faşizim varolduğunu kabul etsek de, demoksarinin düzgün işlediğini gördüğün bir ülke örneği var mı ki? Amerika’nın başındaki adam denecek Bush bile insanoğlunun 3000 sene önce dünyaya geldiğine inanıyor ve kendisinin görevli olduğuna inanıyor. Bu ülke, Doğu ile Batı arasında kalmış, sıkışmış. Çok fazla beklentilere girmeden, makul olmak lazım. Dincilerin şeriat heveslerindense, “faşist” Kemalizm dinine inanmayı tercih ederim.
Saygılar…
Ebru Akman şöyle yorumlamış:
January 22nd, 2008 at 6:43 am
Sayın Adamın Biri,
Elbette, yazının sahibi, yorumunuza daha uygun ve yerinde bir cevap verecektir, arzu ederse. Yine de, belki atladığınız bir kaç noktayı hatırlatmak isterim:
Yazar, burada, Kemal Atatürk’ün aslında bir peygamber olmayı tercih etmemiş olduğunu ama hepimizin gönül borcuyla bağlı kalması gereken bu insanın, yanlış bir ikonlaştırılmaya kurban edildiğini anlatmaya çalışıyor bence. Modernci kavramlar olan demokrasi, cumhuriyet, ulus-devlet kavramlarının, Mustafa Kemal’in yaratması olmadıklarını, olsa olsa, bunları, bu topraklarda kurulacak yeni cumhuriyete ilke yaptığını da ekliyor.
Yanlış ikonlaştırma sonucu, Mustafa Kemal’in, sanki şeriatçıların ya da başkalarının söylediklerinin karşısında yeni bir “din” getirmiş gibi algılanmasının da, temelde, Mustafa Kemal’e haksızlık olduğunu belirtiyor. Zira, Mustafa Kemal’in bu kavramlara gönülden bağlılığının ve yeni cumhuriyette bu moderci kavramların ilke olmasını istemesinin, ayrımcılıktan ziyade, uzun vadede, çoğulcu bir devlet anlayışına yol açmasını dilemesinden olduğunu anlıyorum ben.
Yorumunuzun sonunda, “faşist” kemalist dinine inanmayı tercih ederim demişsiniz ya, işte bu tam da Kemal’in kendisinin karşı çıkacağı bir şey olurdu, diyor yazar.
Sanmam ki, yazar bu ülkenin doğu ile batı arasında kalmışlığını azımsasın ve o beklenti tabir ettikleriniz ne ise onların girdabına kapılmış olsun.
Bu yazıdan, sizin ititraz ettiğiniz anlam çıkmaz. Ülkeyi temel iki ideoloji ile ikiye bölmek, tam da Kemal’in bütün hayatı boyunca kurmaya çalıştığı şeye hakarettir bence. Üstelik, derdi, o günün koşullarında, karga tulumba, -belki biraz diktatörce olsa bile- yeni bir Cumhuriyet kurmak olan bir lider için bu söyledikleriniz, hakaretin de ötesine geçmektedir.
Mustafa Kemal, kendisinin dilediği gibi bir izlenim, nam bırakabilmiş olsaydı, bugün onu içtenlikle, sevecenlikle ve vefa ile herkesin hem de herkesin anmaması diye bir durum söz konusu olmayacağı gibi, bazılarının, -izninizle- sizin gibilerin, onu, kurduğu cumhuriyetin üstünde tutması diye de bir şey de söz konusu olmazdı.
Saygılar benden,
MUMTAZ AYDIN şöyle yorumlamış:
February 2nd, 2008 at 11:50 pm
Yazar arkadaşımız konuya bence çok yüzeysel yaklaşmış, malesef tatmin edici cevaplar verememiştir. Bence, konuyu Türkiye’nin -kültürel ve endüstriyel anlamda- devrimlerinin tamamlanamayışı ve de çok partili hayata geçiş sürecinin uygun zamanda gerçekleşmemesinin şu anki süreci doğurduğu kanısındayım.
Sevgiler,