-Benimle evlenir misin?
November 25th, 2007 at 5:00 am (Deneme)
Yazan: Ebru ‘Şebzindedâr‘ Akman
Yazıma size bir yalan söyleyerek başlayayım: Ben hayatım boyunca evlenmeyi aklımın ucundan bile geçirmedim. Yalanım acaba hangisi, size yalan söyleyeceğimi söylediğim cümle mi, zira yazım o cümle ile başlıyor yoksa yalan olması daha muhtemel gibi görünen ikincisi mi?
Evde kalmış, daha kurumamış ama büyük ihtimalle kuruyacak bir kızdan okuyorsunuz bu cümleleri desem, istihza ile gülümsersiniz değil mi? Aklınızdan, -hiçbir şey geçmese bile- “Kimse almadı mı seni?” diye geçer. Biri beni almalıdır, çünkü ben pazarcı tezgahında birinin beni eve götürmesini bekleyen bir elmayım.
Bu satırlar evlilik iyidir ya da kötüdür kararını vermek üzere yazılmıyor. Bu satırlar, düğününde giyeceği gelinliği bile 12 – 13 yaşlarında kararlaştırmış, sonra “mecburen” okumak zorunda kalmış, bu okuduklarından zerre kadar bir şey anlamamış, diplomaları olmayan kadınlardan hiçbir farkı olmayan, yani eğitimin kâr etmediği kadınların, hayatları boyunca, “Biri gelse de, beni tezgahtan alsa.” diye diye beklemeleri üzerine, nihayet biri onları aldığında, evliliklerinin niye hiçbir şeye benzemediğini, tam da bu gruba anlatmak üzere yazılmaktadır.
Biraz evrimden bahsedelim: Kadın ve erkek, birbiriyle çakışan hatta ters yönlere giden evrimsel amaçların mamulleridirler. Bunlar benim değil, “Erkeğin Karanlık Yüzü(1)” kitabının yazarı Michael p. Ghiglieri’nin sözleri. Olduğu gibi benimsiyorum. Bu amaçların ayrıntılarını gidiniz bu kitaptan okuyunuz. Ben, üçüncü sayfadan sonrasını okumadım, ukalalığımdan elbette. Ben, yıl be yıl tefekkürün, istişarenin üzerine çıkarsadıklarımla özetleyeceğim bunları. Efendim, kadın ve erkek üremek ister çünkü tür devam etmelidir. Bunu anladık. Erkeğin binlerce seks partnerine karşılık kadının yavrulamak için yılda en fazla bir seks partneri olduğu kısmını da bilmiyorsak bile tahmin edebiliriz (bkz. kedilerin 9 hafta, insanların 38 hafta ‘kuluçka’ süreleri). Sonra tabii off-spring’i (2) koruma, büyütme işi var. Zaten aşkın ömrü de üç yıl vs. vs. vs…
Sonra, -BBC’de de izlemiştim- kadınlar, bir erkekle birlikte olup olmayacaklarına, temelde ondan çocuk yapıp yapmayacaklarına, erkeği gördükleri andan itibaren dört dakika içinde karar verirlermiş. Erkeklerin buradaki seçme hakkı hem kendi doğaları hem de olayın doğası itibariyle kısıtlı, ondan bahsetmeyeceğim bile.
Bu da iki oldu. Binaenaleyh, evrimci kuram açısından her bir sevişme aslında türemek (tür ve üremek) için birer eylemdir. Tabii hormonlardı; aşktı; seviyoruz, ebediyen birlikte olacağızdı; yakınlık(3) kısımları var ama geçelim onları bu yazılık, lütfen!
Bir de, erkek asla emin olamaz ama kadın hep bilir, ‘o bebeğin babası kim’ tarafı var. Bu, evliliğin yani uzun süreli tek eşli ilişkinin ortaya çıkış nedenlerinden ilki. Sonra, ortalıkta genç genç kızlar dolaştıkça, yaşı geçen ve doğurmaktan ve yıllar yüzünden pörsümüş diğer kadınların da hâlâ sevişmek istemesi ve çocuklarının babalarını evde tutma ihtiyacı da evliliğin bir kurum olarak anılmaya başlanıp kafalarımıza bu şekilde kazınmasının ikinci nedeni. Buradan sonra üçüncü hatta bininci nedeni bile söylemek mümkün ama ihtiyacım olan şeyi bu kadarı verecek bana. Bu şey de: evliliğin kadınlar ve erkekler tarafından ortaklaşa bir şekilde devam ettirilen bir kurum olduğu. Tam bir danışıklı dövüş, ortak kararname, hatta kanun hükmünde kararname. Erkeğin bu hesaptaki cürümlerini sıralamayacağım. Sevdiğim bir arkadaşımın tabiriyle cinsiyet kusuru (4) deyip geçeceğim bu seferlik. Ben kendi cinsimi bu girdaptan kurtarma çabasındayım; en azından kurtulabilecek, nasır tutmamış dimağları…
Efendim, bu kız çocuklarımız, akrabalarının düğünlerine melek kisvesi altında gelinlikle götürülürler, ilkokul-ortaokul-lise ve dahi üniversitede defterlerinin kenarlarında kalpler çizilidir, pembeye bir düşkünlükleri vardır, tüylü kalemdi bilmemneydi hep bu grup kızlar satın alsın diye üretilmiştir, ayrıca her şeyin satıldığı o dükkânlardaki eteklerine evdeki fazla alışveriş torbalarının sokuşturulduğu kız bebekler de onlar için üretilmiştir. Masallar da… ve sonra pamık prensesle prens evlenmişler, külkedisini prens almış saraya götürmüş, rapunzeli saçından tuttuğu gibi düğün halayına katmış prins çarming, prenses fiyona şirekle evlenmiş gibi. Bu masallarda varolan prens ejderha dövmekten, kuleye tırmanmaktan, büyü bozmaktan başka bir işe yaramaz. Masalların unutulan tarafı (yoksa masal olmazlardı) ise bu insanların sonsuza kadar mutlu yaşadıkları kısımların ayrıntılarının verildiği kısımlardır. Mesela pamuk prensesin kocası pamuk kral eve geç geldiğinde kavga etmiyorlar mıydı? Ya da rapunzel’in kuaför masraflarına kocası kral rapuzel zengin bir kral olduğu için sesini çıkarmıyor muydu? Önce külkedisi sonra Sindirella olan prenses sürekli cam ayakkabı almaya nereye gidiyordu ya da ayakkabının topuğu kırıldığında ayağına batan cam parçaları için sürekli estetik cerrahi masrafları kraliyetin hazinesinden mi prensesin mutfak harçlığından mı karşılanıyordu?
Bu kısımlardan kimse bahsetmiyor, sonsuza kadar nasıl mutlu yaşanır kimse anlatmıyor. Masalların en önemli kısmı sümenaltı edilmiş gitmiş.
Biraz da psikolojinin 50’lerden kalma bir akımına bakalım. Der ki Gestalt psikolojisi “bütün, parçalarının toplamından daha büyüktür”. Bunun dışında bir de bu bütünün yaşamdaki her durum, duygu ve ilişki için tamamlanması gerekliliğinden yoksa içimizde kalacağından bahseder. Ayrıntılar yine gereksiz. Benim bunca yıl kadınlık tecrübem ve kadınlarla olan mesaimin ardından çıkarsadığım şey şudur: kadın birlikte olup olmayacağına ilk 4 dakikada karar vererek başladığı Gestalt döngüsünü, tamamen hatalı bir şekilde, evlendiği yani gelinliği giydiği gece tamamlanmak üzere kuruyor. Düğünden ya da nikâhtan sonra, artık üremek erkeğin ve kendisinin aslî görevi olduğu için Gestalt döngüsüne dâhil edilmiyor. Zira evlenip birinin karısı olmak, bunun sonucunda da anne olmak kadınlık şablonunun/stereotipinin son ve en zayıf halkasıdır. Ayrıca anne olmak cennete gitmek için de piyano biletidir, annelerin ayakları altında olduğuna göre. Hele üredikten sonra çocuğuna “aşkım” gibi hitabet sözleri kullanan kadınlar, ikinci çocuğa kadar kocalarının varlığını unutuyorlar.
Bu, Sören’in(5) geleceği yad etmek ve geçmişi umut etmek diye tabir ettiği sözlerine götürüyor beni. Kadınlar hiç yaşamadığı bir geleceği yad etmeye devam edip, çocukluğundan itibaren eskittiği ve şimdiki zamana pek işinin düşmediği bekarlık zamanlarından sonra, geçmişi umut etmeye başladıkları bir döneme girerler. O kadar mutsuz olurlar ki, etraflarında mutlu olmaya niyeti olan zavallı bir kaktüsü bile soldururlar.
Aslına bakınca, kız çocuklarına tasallut eden bu melanet kimseyi memnun etmiyor. Şimdiki anların öneminin kaybolduğu, mutlaka gizli bir ajandanın olduğu, istediği şeyin o olduğunu sanıp aslında ondan çok uzakta bir yerde olmayı isteyerek yaşanan bir hayat kaybedilmiş bir hayattır. Milyonlarca hayat kaybediliyor bu şekilde. Bu tarihin en büyük katliamıdır. Bu şekilde evlenmiş, nafile yaşayan, yakın bir zamanda alnına bir öpücük kondurulmamış ve o öpücük için evde çıkarmadığı çıngar kalmayan milyonlarca kadın var bu ülkede. Böyle bir hayata kimse mahkûm edilmemeli. Bir kız çocuğunu evlilik hayalleri ile büyütmek insanın evladına yapabileceği en büyük kötülüktür, onu sanattan, erkekten, yemekten ve kendinden zevk alan bir insandan çok, bir gizli ajan yapmaktır bu. Karşısında oturan adama, “Neden hâlâ evlenme teklif etmiyor?” diye bakmak ve bunu açıkça ifade etmenin küçük düşmek olduğunu düşünerek yaşamak ne ağır?
Artık siz karar verin, yalan bu yazının neresinde?
(1) Phoenix Yayınları, 2007
(2) yavru, kendinden doğan, döl
(3) intimacy
(4) gender defect
(5) Kierkegaard
Popularity: 14% [?]


Nazlı şöyle yorumlamış:
December 7th, 2007 at 4:07 pm
Eyvallah… Yalanı aramaya gerek yok, doğrular pek münasip.
Pınar Elmasoğlu şöyle yorumlamış:
December 12th, 2007 at 9:26 am
Ebrucuğum, harika yazmışsın, çok keyifle okudum.
Ama yani bi kereden bir şey çıkmaz diyorum ben, hatta iki kereden de, üç kereden de… Yedi Kocalı Hürmüz hikayesini diğerlerinin yanında tek geçerim. Nasıl da hayat insana aşkın ve meşkin sonsuz olmadığını mükemmel yollardan öğretiyor, su kisacik hayatta arada bir evlensek de, törenlerle kutlayıp eglensek çok mu? “Evlenmiyorsun da ne oluyor?” diye soruyorum ben kendime; beraber yaşama formatına geçmeyi, evlilik kadar sorgulamıyor insan ( asil hata da hep burada), sonra her ayrılık, bir nevi boşanma… Nasılsa durmadan evlenip boşanıyoruz bir nevi. Öyle görüyorum. Kısacası, benim duruşum, ne Pamuk Prenses hikayelerine aldanmak, ne de kendini hayatla cilveleşmekten uzak tutmak üzerine. Hayatın tadı, çeşidi, zenginliği bu gercekten: Hiç, “şiddetli geçimsizlik” gerekçesiyle boşanmak için mahkemeye çıkmış bir insanla, çıkmamış bir olur mu? Yani o yüzden diyeceğim şu ki; Tanrım, bana üç tane, üç de yetmez beş tane, beş de yetmez, yedi tane ver, ver, ver, ver!
eakman şöyle yorumlamış:
December 24th, 2007 at 5:54 am
Pınarcım,
So say we all!
Ayça Sağlam şöyle yorumlamış:
December 29th, 2007 at 4:56 pm
Ebrucum çok güzel olmuş yazı… Tümüne yürekten katılmakla birlikte, şunu da eklemek istiyorum: Kadınlar, çocukluklarından itibaren kendilerine dayatılmış pembe hayalleri sorgulamaya başladıklarında, onları bekleyen çetin bir yol oluyor. Ataerkil sistem, kendi kurumlarını desteklediği için, bu kurumlara karşı çıkmak cesaret istiyor. Her ne kadar hukuk bilgim çok az olsa da, evli olmayan kadınlara yasaların pek bir desteği olmadığını sanırım rahatlıkla söyleyebilirim. Yani kadının özgürleşme sürecinde, yüklenilmesi gereken tarafın yine erkekler olduğunu düşünüyorum. Erkeğin “evlenilecek kadın” mantığı, kadını çoğu kez çaresiz bırakıyor. Keza mahalle baskısı da kadının işini pek kolaylaştırmıyor. Kadının her şey için ödediği bedel, katmer katmer fazla oluyor. Dolayısıyla bu dünyada kadın olmak, zor zanaat…
Tuğçe Ayteş şöyle yorumlamış:
October 4th, 2008 at 10:04 pm
Merhabalar,
Yazıda net bir şekilde argümanlar sıralanmış. Ama ataerkil bir toplum olmamıza rağmen sadece kadınlara yüklenildiğini de düşünmüyorum.
İlk olarak Ayça Hanım’ın “Her ne kadar hukuk bilgim çok az olsa da, evli olmayan kadınlara yasaların pek bir desteği olmadığını sanırım rahatlıkla söyleyebilirim,” sözüne katılıyorum. Ancak sadece evli olmayan kadınlar değil, evli olmayan çiftler mağdur olmaktadır. Zira böyle çiftlere yurdumuzda ev bile verilmez. Kadın “namussuz” sayılır ama erkek de bir açıdan kadınla “evlenmediği için” suçlu görülür.
Evlendikten sonra tüm sorumluluklar kadınlara yıkılıyor gibi görünse de aslında erkeğin de üstüne “erkekliğini/delikanlılığını kanıtlama” baskısı vardır. İlk gecede başarısız olup intihar eden erkekleri gazetelerden okumuşuzdur. Bu, yazıda belirtildiği gibi, yıllar yılı toplum tarafından dantel gibi işlenen bir zihniyettir. (Modernlikle de alakası yok. Annem modern bir kadın olmasına rağmen benim bu konudaki görüşlerim yüzünden cinnet ha geçirdi ha geçirecek.)
Erkekler güçlerini kültürel, akılsal vs olarak değil fiziksel olarak kanıtlamaya çalışırlar. Toplum genelinde çok okuyan erkek daha itibar görür gibi görünse de sonunda “skoru fazla olan” kazanır. Erkekler üzerilerindeki bu yükü atlatabilmek için kadınlar üstünde maddi ve manevi baskı kurmaya çalışmaya başlarlar. Kadın eğer bunu kabullenirse amenna. Kabullenmezse işte asıl sorun orada başlıyor.
Bekârete bu kadar vurgu yapılması da yine buradan kaynaklanıyor. Eğer kadın birden fazla erkekle birlikte olursa bu erkekleri kıyaslama şansı da olur. Elbette ki bir erkek başka bir erkeğe tercih edilmeye katlanamaz, çünkü erkek için en önemli olan şey malum. Yazıda bahsedilen tek eşlilik,daha doğrusu evlilik tam da kadınlar “gözünü açmasın” diyedir. Yani hem kadın hem de erkek mağdurdur.
Sorunun kökenine inmek gerekir. “Mahalle baskısı” diye kestirip atmak kolaydır. Ama asıl sorumlusu “devlet”tir. Bir devlet oluşturulduğunda o devletin ona bağlı olacak bir halka ihtiyacı vardır. Bunu kontrol etmek için de “aile” denen birimler oluşturulmalıdır çekirdekte. Böylece birlikte olan çiftlerin bunu devlete “onaylatma” süreci başlatılıt nikâh adı altında. Bir de “düğün” denen olgu vardır ki tam evlere şenlik. Bence tam anlamıyla serbest pazarı beslemek için ortaya çıkartılmış. Kiralanan oteller, takılan paralar/mücevherler/altınlar, ekşimiş ekşimiş gülümseyen çehreler… Başka açıklama bulamıyorum. (Düğün yapılmadan evlenen çiftlerden kadının “şansız”, erkeğin de “sorumsuz veya hakir” görülmesi de cabası.)
Sonuç olarak evlilik yapay bir kurumdur. İnsan doğasında yoktur. Halil Cİbran’ın “Evlilik üzerine” şiirini okumanızı tavsiye ederim. Sevginin hiçbir anlaşmaya, kısıtlamaya ihtiyacı yoktur.
olgu şöyle yorumlamış:
June 19th, 2009 at 11:16 pm
Elinize, fikrinize sağlık. Nikah/düğün davetiyelerine “beraberliğimizi şu tarihte noktalıyoruz” yazan kadınların gelecekteki mutsuzlukları ile ve çok iyi anlattığınız mutluluğa dayanamama halleri içinde büyüttüğü kızlar ve erkekler olarak yaşıyoruz.
ergen toplum büyümüyor.
kaldırım taşı olsa sorumluluğu devlete verelim ama kendimiz de kapının önünü süpürelim bence. örneğin gestalt döngülerinin farkına varıp etrafa çeki düzen verelim falan…