“Yanlış Bunlar”
October 22nd, 2007 at 5:33 pm (Yorumlayanlar.com Üzerine)

Yazan: Kerem Kandemir
Tunçblake Hazretleri;
Naçizane, her yazıyı kritik etmeye ya da yanıtlamaya muteber bulmadığımı belirterek başlamak istiyorum, değerlendirmelerime. Örneğin, benim “Oyum Neden AKP’ye?” adlı yazımda, sayfalarca tespit ve analizle AKP’nin iktisadi alanda sergilediği başarıyı argümante edişime, senin “AKP’nin ekonomik başarısı büyük bir yalandır.” cümlesinden ibaret olan yorumun, tarafımdan yanıtlanmayı haketmeyen yazılar kategorisine sokmaktaydı, yazdıklarını. Nitekim, senin yorumunun hemen altında, “AKP’ye oy vermek vatana ihanettir.” cümlesiyle başlayan bir okur değerlendirmesini de, salt yaklaşım tarzınızdaki benzerliği ifşa etmesi amacıyla yayınladım. Normalde, sitemiz yazarlarına ait olmadığı durumda, bu tür hakaret içeren yazı/yorumlara, ilan ettiğimiz yayın politikamız gereği yer vermiyoruz. Lakin, tahkir,tezyif, sen ya da Tevfik Efendi gibi kadrolu yazarlarımızdan gelince, bir anlamda çaresiz kalıyoruz.
Tevfik Ayhan’ın “Küreselleşen Dünyada Bastığın Yeri Toprak Diyerek Geçme!” başlıklı yazısında, bana yönelik eleştirileri yanıtlamadığımı belirterek benden açıklama bekliyorsun. O son yorumundan da anlıyorum ki, hakaret/aşağılama içeren yazılar bile, senin için, düşünceyi ifade özgürlüğü kapsamında kalıyor. Doğrusu, benim iletişim ahlakım, hakarete tahammül göstermeyi suç sayıyor. İşte bu nedenledir ki, Tevfik Ayhan’ın son yazısını muhatap almadım.
Anımsarsan, seninle yaptığımız bir telefon görüşmesinde, Tevfik Ayhan’ın kabul edilemez bulduğum ifadelerini sana aktardığımda, o üslup unsurlarının Tevfik Efendi’nin “arogansından” kaynaklandığını söylemiştin. Oysa, benim bildiğim, kibirli kişi/kişilik, kendini övme, yüceltme eğiliminde olur. Ötekini/diğerini/muhatabını aşağılamak, bana göre, kibirden ziyade bir ecazet, nekaset, haset ya da onursuzluk/şerefsizlik göstergesidir. Üzülerek belirtmek zorundayım ki, -ceza yasalarını bir tarafa bırakıyorum- benim ahlaken cürüm saydığım bir davranışı senin hoşgörüyor olman, benim gözümde seni de suç ortağı konumuna düşürüyor. Dolayısıyla, Tevfik Efendi’yle birlikte, seni de muhatap almamak caizdi belki ama bunca yıllık dostluğumuzun hatırına, sessiz kalmak yerine bu satırları yazmayı yeğliyorum.
Bakınız Tevfik Efendi ne yazmış:
“……. Ama yukarıdakilerden tarımın artık önemsiz olduğu sonucu kesinlikle çıkmaz. Zira insanlar hala birer canlıdır ve hayatını sürdürebilmek için yiyecek bulmaya mecburdur. Bu bağlamda tarım halen insanlar için yaşamsal öneme haizdir.”
Şimdi bu ifadelerin, muhatabını (yani beni) alabildiğine aşağılamaya yönelik olmadığını iddia edebilen beru gelsin! Sevgili Tunçblake, eğer birisi sana, insanların birer canlı olduğunu, hayatlarını sürdürebilmek için yemek, içmek zorunda olduklarını, bu bağlamda tarımın hala insanlar için yaşamsal öneme haiz olduğunu söyleseydi, ne düşünürdün? En iyimser yorumuyla, bu tür ifadeler, “Sen, çoluk-çocuk dahil herkesin malumu olan bu basit ve banal hakikatleri dahi atlayarak/hesaba katmayarak yazıyorsun/argüman geliştiriyorsun.” demek manasına gelmiyor mu?
Bu kepazeliğe, bu rezilliğe mi yanıt vermem isteniyor? Ey Tunçblake Efendi! Benim “Yalan Balonları Patlıyor” tefrikalarımda, “Artık insanoğlu, fiziki/biyolojik varoluş kısıtlayıcılarından kurtuldu. Yemeden, içmeden de yaşamını sürdürebiliyor. Dolayısıyla tarımın da bir önemi kalmadı.” manasına gelebilecek bir ifadeye rastladın mı? “Toprak sahibi olmak ehemmiyetini yitirdi! Çünkü tarımdan geçinmiyor artık insanoğlu!” sözümden, sen de bunu mu anlıyorsun?
Benim kitabımda, bu tür bir tartışma hilesine, bağlam kaydırma manevrasına (kibar olmaya çalışıyorum) başvuracak kadar alçalmak, kibir değil onursuzluktur, şerefsizliktir.
***
Aleni hakaretlerini (bana insanın bir canlı olduğunu, yemeden içmeden kaç gün yaşayabileceğini vesaireyi öğretmesini) bir tarafa koyarsak, Tevfik Efendi’nin yazısının geri kalanını bir kaç bölüme ayırmak mümkün:
- Naçizane, bizim tespit ve analizlerimizin tekrarı…
- Sokaktaki adamın da malumu olan bir takım banal verilerin/hakikatlerin (facts) tekrarı…
- Kimi hakikat bazında yanlışlar…
- Spekülasyon ve ekstrapolasyonlar…
- Kendi tezlerini çürüten örnekler…
- Edebiyat yapmanın ötesine geçemeyen kof bir mesaj…
Bunlar arasında, bizim açımızdan en ilginç ve muteber olan kısımlar, Tevfik Efendi’nin kimi spekülasyonları olmuştur. Lakin siz, kendi okumanızda, başka hususlara takılmışsınız. Dolayısıyla, ben de, Tevfik Ayhan’ın bana yönelik eleştirilerinden ziyade, sizin algınızdan ve zihinsel dolayımınızdan geçen halleriyle sözünü ettiğiniz konulara değineceğim.
Diyorsunuz ki: “Özellikle, altını çizdiği iktisadi değer ve politika arasindaki ilişki, yani ekonomi-politik bakış, senin iddia ettiğin gibi, globalizm çağında coğrafyanın (ulus devletin, bir anlamda) önemsizleşeceğini değil, aksine, öneminin artacağını öne sürüyor.”
Bu yorumunuzu, yazarın hangi ifadelerine dayandırdığınızı çözemedim. Zira, temelde, küreselleşmenin nasıl bir mekanizma olduğunda, nasıl işlediğinde, dünyayı nereye doğru götürdüğünde ve nasıl sonlanacağında, Tevfik Efendi ile hemfikiriz. Sadece, onun bazı ilave ve koşullu spekülasyonları var: Kimi ülkelerde gümrük duvarlarının geri gelebileceği gibi… O da, Çin’in belli bir vadede, belli bir güce erişip erişmeyeceğine endekslenmiş.
Evet, ulus-devlet olmanın iktisadi gerekçesi (varoluş nedeni) gümrük duvarları yardımıyla, üzerinde ulusal egemenlik kurulabilen bir iç pazar yaratmaktır. Buna kendi yazılarımızda, daha önce de kısaca değinmiştik. Küreselleşme ise uluslararası serbest ticaret ve yatırımı öngördüğünden, gümrük duvarları ve dolayısıyla da ulus-devlet ideolojisiyle çelişen bir dinamiktir. Bize göre, bunun aksini tasavvur etmek mümkün olamadığı gibi (mantığa aykırı çünkü), Tevfik Efendi’nin de böyle bir iddiası yoktur.
Askeri güç olmaksızın telifli, patentli ürünlerin ticaretinin yapılamayacağı tezi ise bana tümüyle mesnetsiz geliyor. Uluslararası ticaretin yapılabilir kılınmasında, askeri gücün (direkt kullanım ya da caydırıcılık unsuru) bir katkısı varsa bile, bu katkının patates, soğan satmaktan daha fazla telifli ve patentli ürünlerin parasının tahsiline hizmet edeceği de nereden çıkıyor? Sanıyorum, telifli, patentli ürünlerin daha kolaylıkla çalınabilir ve çoğaltılabilir/ yeniden satılabilir olması, Tevfik Efendi’nin zihninde, teorik olarak, bunların karşılığının tahsilinde, askeri güce daha fazla ihtiyaç duyulabileceği varsayımını canlandırmış. Oysa, pratikte, bu tezi destekleyecek hiçbir örnek bulunmadığı gibi, aksi örneklere yazılarımızda yer verdiğimizi anımsatmak isterim: Herhalde, dünya üzerinde, Rusya veya Çin’e karşı, askeri güç kullanma tehdidiyle söz geçirmeye teşebbüs dahi eden hiçbir ülke yoktur. Nitekim, bu iki ülke de, salt ekonomik/ticari insiyatifler kullanılarak, telif ve patentli ürünlerin korunmasına dair ciddi tedbirler almaya yöneltilmişlerdir. Telif ve patentin korunmasında askeri güç bir zaruret olsaydı, Rusya ve Çin gibi masif nükleer güçlere karşı tümüyle çaresiz kalınması gerekirdi. Oysa, askeri güce hiç referans verilmeden de, telif ve patentin korunabildiğini görmekteyiz. Dolayısıyla, benim yazılarımda, globalizmden kimlerin zararlı çıkacağına ilişkin verdiğim listede, senin iddia ettiğin gibi her hangi bir tereddüt oluşmadığı kanaatindeyim.
Son olarak, zat-ı alinizin, modernitenin en önemli motorunun hayatta kalma (survival) dürtüsü olduğuna dair tezinize değinmek isterim:
Modernliğin yaşayan en büyük kalesi Habermas üstadımız, insanın (felsefi süjenin) derdinin, hiçbir zaman yalnızca yaşamak/hayatta kalmak olmadığını söyler. Bu özelliğiyle, insanın diğer canlılardan/hayvanlardan ayrıldığını söyler. Ona göre, insan, her daim, “iyi yaşam” diye bir hal, varoluş biçimi tanımlar/idealize eder ve ona ulaşmak için yaşar. Yani insan, hayatta kalmak için değil, iyi yaşamak için yaşar. Zaten, aksi takdirde, intihar olgusunu açıklamak mümkün olmazdı. İnsan, farkındalığının (awarenes) farkında olan bir (tek) canlı türü olarak, Darwinci evrim sürecinin dışına düşmüş, evrim yasalarına tabii olmaksızın varlığını sürdürebilen bir türdür. Üstelik, insanın evrim sürecinden kopuşu ya da salt hayatta kalmak yerine iyi yaşamaya çalışmak motifiyle devinmeye başlaması, modernitenin çok öncesi dönemlere, yazılı tarihin başlangıcına kadar uzanır.
Dolayısıyla, modernite ya da tarım devrimi (Tevfik Efendi’nin sandığı gibi 20. yüzyılın başında değil 17.-18. yüzyıllarda başlamıştır) ve onu takip eden endüstri devrimi ve bunların toplumsal sonuçları değildir, insanın hayatta kalma derdinin ötesinde bir erekle yaşamasına olanak sağlayan. Yine de, bizim toprağın önemini yitirmesi şeklinde sembolize ettiğimiz, çok ciddi bir takım toplumsal dönüşümler yaşanmıştır.
Her yüz kişiden doksanının karın doyurmak (hayatta kalabilmek) gailesiyle, tarım ve hayvancılıkla iştigal etmekte olduğu bir toplum düşünün. Geri kalan on kişi de, yönetim, din, askeriye, sağlık ve eğitim gibi konularda faaliyet gösteriyor olsun. Her ne kadar bu insanlar da sadece hayatta kalmak değil, kendilerince daha iyi yaşamak için çabaslasalar da, yüz kişiden doksanının tarım ve hayvancılıkla uğraşmadığı durumda, o yüz kişinin karnının doyamadığı bir sosyo-ekonomik düzende, iyi yaşama anlayışının hayatta kalma mücadelesinden çok fazla farklılaşamayacağı ortadadır.
Oysa, yüz kişiden sadece birinin, üçünün ya da beşinin tarımla iştigal ederek,yüz kişiye birden yetecek, hatta artacak kadar tarımsal üretim yapabildiği bir yapıda, bireylerin yaşam kalitesini arttırabilecek, onların daha iyi bir yaşama sahip olmalarına olanak verebilecek başka faaliyetlere ayıracak daha fazla insan kaynağı (zaman ve enerji) olmaz mı?
Demek istediğim, moderniteye ille de bu bağlamda bir fonksiyon atfetmek istiyorsak, senin tezinin aksine, onun, o zamana dek evrimsel hayatta kalma çizgisinin ötesine geçmekte zorlanan insan hayatını, tarım ve endüstri devrimleri vasıtasıyla özgürleştirdiğini (emancipation) söyleyebiliriz.
Tunçblake Hazretleri,
Bak, senin iki satırlık yorumunu bile, böyle detaylandırarak yanıtlıyorum ki, yazı göndermek konusunda bana vermiş olduğun sözleri tutma konusunda elinde bir bahanen kalmasın. Keşke Tevfik Efendi’nin yazısı da asgari insana yakışırlık düzeyini tutturabilseydi de, onu da yanıtlayabilseydim. Onun yerine, özetle “yanlış bunlar” demekle yetiniyorum.
Bu vesileyle, bugüne kadar sitemizde, dünya ve memleket meseleleri üzerine yazdığımız yazılarda yer verdiğimiz temel tezlerimizin hiçbirine kayda değer bir kritik gelememiş olmasının hayal kırıklığını seninle de paylaşmak isterim. Ben ne kadar ilmi anlamda cesur (bold) ve tarz olarak da provakatif yazarsam yazayım, sen dahil hiç kimseden, henüz, incir çekirdeğini dolduracak kalitede bir irdeleme (itiraz ya da onaylama) dahi elimize ulaşmadı. Haliyle benim de, bu durumu, tezlerimin güçlülüğüne yormaktan başka bir seçeneğim kalmıyor.
Herkesin, hem dişe dokunur bir içerikle hem de haksızlık etmeden, iç esenliğini sağlamış vicdan sahibi varlıklar gibi yazışabilecek olgunluğa eriştiği günleri de görebilmek dileğiyle…
Popularity: 12% [?]
