Yalnızlık, arı kovanından çıkıp yayılan yüzlerce arının sanki hiç tükenmeyecek vızıltısıyla üşüşmüştü başıma. Kurtulamadığım bir kalabalığa sahibim şimdi. Öylece uzanmış tavana bakıp dururken, zihnimdeki tüm görüntüler fiziksel tek başınalığımla dalga geçmekteydiler. İstemiyordum, ama heryerdeydiler. Şiddetle büyüyen ‘yalnız’ kalma isteğim, başa çıkılması zor kalabalıkları da sürüklüyor peşimden. (Kurtulamıyorum)
Yalnız olmak çoğunlukla ‘tek başına’lıkla özdeşleşen bir şey. Oysa yalnız kalmak istemek bazen tam anlamıyla “bırakın beni, çünkü zihnimde beni yalnız bırakmayan şeylerle fiziksel bir yalınlıkla savaşmak, anlaşmak, dinleşmek istiyorum” demektir. Bu anlamda tek başımıza kalabileceğimiz hiçbir yer de yoktur aslında; etrafta hep o yalnızlığın içinde olacak, dolayısıyla o ‘yalın’ olma halini artık ‘yalnız’ olma durumundan çıkaracak bir şeyler vardır; müzik vardır, radyodaki sesler vardır, sokaktaki köpek, saksıdaki çiçek vardır… Hepsinin de ayrı ayrı var olma telaşları, ayrı ayrı hikayeleri vardır; ve siz istemeseniz de bu hikayeler hep kulağınıza kendilerini fısıldarlar.
Yeni sulanmış bir saksının dibinden yere damlayan suyun sesi gibi, her hikâyeden yansıyan sesler vardır, duymak istemeseniz de gelip sizi bulan. Her hikâyenin ardında sessiz sessiz sandıktan çıkarılmayı bekleyen kendi hikâyelerimiz vardır. Etrafımız kaçınılmaz biçimde her saniye anılarımızdan fışkıran kahramanlarla, ya da kendi hikâyelerini yaşarken bunu ‘yalnız’’ yaşıyormuş gibi yapan, ama o yalnızlıklarının zamandaki tınlamasını bize de bulaştıran, geçmişimizden, bu günümüzden yüzlerce varoluşla sarılı. (sinsi sinsi gülüyorlar şimdi hepsi bana)
İşte bu yüzden yalnız olmak diye bir şey yok.
Kafamız, kalbimiz, oturduğumuz yer, yazdığımız defter, onu yazan eller, pencerenin içi, dışı, sokağın başı, gece, gündüz, doğanın var ettiklerinin tümüyle hiçbir zaman gerçekten yalnız değiliz. Her yerimiz, aslında bazen hiç istemediğimiz kadar da kalabalık. Yalnız kalmak isteyince, başımızdaki bu kalabalığın arasından birlikte olmayı seçtiğimiz, ya da o sırada birlikte olmanın yükünü taşıyabileceğimize karar verdiğimiz şeylerle olmayı yeğliyoruz sadece. Seçtiklerimizle rahat bırakılmayı istiyoruz. (beni rahat bırak)
Kendimizi olan bitenden soyutlayıp bir köşeye çekilince; birden çalan bir müzikle beraber, geçmiş zamanımızın, işte belki şu anımızın, ya da bir zamanlar bizi seve seve hiç yalnız bırakmayan, fiziksel yalınlığımıza ortak olup da onu ‘yalnız’ bir halde olmaktan kurtarıveren suretleri -hiç de seçmediğimiz halde- başımıza üşüşüveriyorlar, oysa. Bu kalabalıktan kurtulmanın tek yolu bazen daha yüzeysel ve kök salmayacak, boğazımıza duygusal kementlerini dolamayacak birileriyle olmak olabiliyor. Ağır olanın nadir varlığını, hafif olanın karmaşık kalabalığı ile kovuşturmak isteyebiliyor insan. Daha yüzeyde sürüklenen bir şeylerin fiziksel varlığı, bizi hem yalnızlıktan hem kendi kalabalığımızdan kurtarıyor. (bir süreliğine demiştim, bak sen hala buradasın)
“Yalnız: yanında başkaları bulunmayan, salt kendi kendine, tek başına olmak;” diye yazıyor sözlükler.
Yanım diyorum… Hangi yanım? İçimdeki yanım? Dışımdaki yanım? Arı vızıltısıyla üstüme saldıran hafızamdaki bir dolu varoluşla mı yalnızım? Acıkılan bir anda nasıl olduğu pek de düşünülmeyip, karın tokluğuna alınan bir simidin milyon susamının bir tekinin kavruk tadıyla döndüğüm çocukluk zamanımın başıma doluşan görüntüleriyle, sevindirip güldüren hikâyeleriyle mi yalnızım? Dışımdaki yanım? Oturduğum pencerenin önündeki çiçeğin, kışın ortasındaki bir güneşli güne kapılıp, çiçek açarmış gibi yapan, sonra birden kötüleşince rüzgâr, boynunu bükerek aldanışının cezasına, çiçeğini kırıp rüzgâra vererek nasıl da kapandığının hüzünlü hikâyesiyle mi yalnızım?
O zaman yalnız olmak diye bir şey de yok. (Allah kahretsin) Seçtiklerimizle baş başa kalmak diye bir şey var. Bazen hiç istemediklerimizle dolup taşarken etrafımız, umulmadık bir kalabalıkla kan ter içinde boğuşmak diye bir şey de var.
Hiç kimse yoksa bile etrafta, hafızamda Türk filmlerinden devşirme güzel bir replik var:
- Beni kendimle yalnız bırak Nalan, anılarımla baş başa kalmak istiyorum.
Bu sayıklamanın sahibine hiç sormuyoruz; anıların varsa nasıl tek başına kalabilirsin? Hem kendinle baş başa olmak da ne demek? Sen kendin değil misin? Kendin başka biri mi? İçerideki biri mi, dışarıdaki biri mi? Kendi suretini alıp karşına dinliyor musun arada bir peki sen? Ne diyor sana bana da söyler misin?
“Yalnızlık, paylaşılmaz… …paylaşılsa yalnızlık olmaz;” demiş, Özdemir Asaf. Benim iki sayfada dediğimi tek satırda demiş. İşte bu yüzden çok seviyorum “yuvarlağın köşeleri”ni görebilenleri. (yalnız kalmak istiyorum)

seçtiklerimizle başbaşa kalmaksa yalnızlık, hep yalnızız.. hani o dışımızdaki kuru gürültü de bizim seçimimiz.. içimizde yığınlar oluşturan birikimlerimiz de… sadece yalnızlığı tanımlamaya çalışma gereksizliği bunların hepsi..
Yalnızlık, aslında abartıldığı kadar kötü olmadığı gibi bir bakıma da özgürlüktür. Yalnız olduğunuzda dilediğiniz her hareketi, her saçmalığı mantıklı mı, değil mi, diye düşünmeden yapabilir, radyo veya televizyonda istediğiniz programı seyredebilirsiniz.
Oysa kalabalık bir ortamda insanın her hareketi kısıtlanıyor.
Bir de, insanın kendini yalnız hissetmesi var ki o apayrı bir şey; etrafınızda bir tabur insan olsa, yine de kendinizi yalnız hissedebilirsiniz. Tamamen psikolojik bir durum…
Yalnızlık, ruhunuzda bulunan bir dolu şeyi doldurabileceğiniz boş bir alan gibi gelmiştir hep bana. Boşlukların ise tehlikesi vardır; içine ne dolduracağınıza karar verdiğiniz “şeylerin” önemi açısından. Yorumunuza teşekkür ederim, soyadımızın aynılığı da ayrıca ilgimi çekti.