Irak’ın İşgali -1- (Yalan Balonları Patlıyor -IV-)
August 9th, 2007 at 9:04 am (Ekonomi-Politik)
Yazan: Kerem Kandemir
Yazının
1. bölümü
2. bölümü
3. bölümü
Yalan balonlarını patlatma metaforuyla lanse ettiğimiz yazı dizimizin bu son bölümünde, şu ana kadar söylediklerimizle çelişir gibi görünen ve bu yüzden de ısrarla açıklamamız, kendi paradigmamızın içine oturtmamız istenen Irak’ın işgalini masaya yatıracağız.
İlk iş olarak, ad hoc bir tez ortaya atalım: 11 Eylül olmasaydı, Irak işgal edilmeyecekti. Yani, siyasi anlamda, Irak’ın neden işgal edildiği sorusuna yanıtlar ararken, bu faaliyeti, 11 Eylül saldırıları sonrasında oluşan bir bağlam (context) içerisinde yürütmemiz gerektiğini düşünüyorum. Nasıl ki dinazorlar, dünyaya dev bir meteor çarpmasaydı, belki milyonlarca yıl daha, egemen bir tür olarak yeryüzünde dolanacak idiyse, Saddam ve oğulları (hatta torunları) da, 11 Eylül yaşanmasaydı, kuvvetle muhtemeldi ki, saltanatlarını daha onyıllarca sürdürecekti.
Şimdi bu tezden hareketle, işgale kadar uzanan süreci analiz etmeye çalışalım:
Anımsanacağı üzere, Baba Bush’un zamanında gerçekleşen ilk körfez savaşında (1991), Irak ordusunun Kuveyt’ten çıkarılışının ardından, beklentilerin aksine, Saddam’ı devirmek üzere, A.B.D. birlikleri Irak’ın işgaline kalkışmamışlardı. Oysa hem askeri, hem de diplomatik açıdan, Bağdat’ı ele geçirmek, 2001′deki savaştan daha düşük maliyetli olabilirdi. Bize göre, bunun nedeni, Baba Bush’un, bir çıkış stratejisi olmaksızın işgale kalkışmayacak denli devlet adamlığı erdemine sahip olmasıdır. Zira, -alim olmaya gerek yok- Saddam rejimini devirmenin, yaratacağı siyasi destabilizasyon açısından arı kovanına çomak sokmaktan farksız olacağını, siyaset ilmiyle iştigal eden herkes, 20 yıl önce de bilmekteydi. Dolayısıyla, sorun, hiçbir zaman, işgalin kendisyle ilgili olmamıştır. Çözülmesi gereken ama bir türlü çözüm bulunamayan asıl mesele, Saddam’sız bir Ortadoğu denklemiyle, nasıl olup da istikrara ulaşılabileceğiydi.
Hal böyleyken, oğul Bush’un derdi neydi ki, işin nereye varacağına aldırmadan, apar topar, düzmece olduğu işgal öncesinde bile aşikar olan bir takım ipe sapa gelmez güvenlik gerekçeleriyle Amerika’yı bu beyhude işgale sürükledi? Önceki tefrikalarımızı okuduysanız, bizim bu hadiseye bakışımızın, soğuk savaş ezberleriyle komplo kurmaya meraklı guguş dünya entelejansiyasından farklı olacağını da tahmin edebilirsiniz. Guguş diyoruz, çünkü komplo teorisi geliştirmenin dahi bir adabı olmalıdır, asgaride bir tutarlılık, akla yatkınlık taşımalıdır. Oysa guguş dünya mentelektüelleri, ezrberlerini değiştirme gereği duymadılar bile: “Efendim, Amerika petrol bölgelerini ele geçirmeye, kaynakları ve geçiş güzergahlarını kontrolü altına almaya çalışıyor. Irak’ın işgali, bu çerçevede değerlendirilmeli.”
A.B.D.’nin petrol faturası (fiyatı petrole endeksli bir çok başka türev ürünü de hesaba katmalı), işgal öncesine kıyasla en az üç katına çıktı. Petrol fiyatındaki artış, yalnızca talepteki (Çin’in hızlı büyümesi vs.) artışıla değil, arz cephesinde, işgal nedeniyle ortaya çıkan istikrarsızlık ve geleceğe yönelik kaygıların artmasıyla da alakalıdır. Her yıl, işgal yüzünden Irak’a gömdüğü 300 milyar Dolar’ı da hesaba kattığınızda, A.B.D.’nin işgal zararını karşılaması için Irak’ın tüm petrolünü 100 yıl boyunca bedava alması bile yetmez. Öyleyse, petrol denklemi bağlamında, Amerika ne elde etmiştir? Bu dehşetengiz maliyeti ödemenin neticesinde, kısa, orta ya da uzun vadede ne kazanmıştır? Savaş öncesindekine kıyasla bölge üzerindeki kontrolü mü artmıştır? Geleceğe matuf petrol gereksinimlerinin karşılanmasını güvence altına falan mı almıştır? Dünyadaki petrol oyununun baş aktörü olarak işgal sayesinde bir sürü avantaj elde etti de bendeniz mi göremiyorum?
İşte ilimle komplonun farkı da bu noktada devreye giriyor. İlim yapıyorsanız, teorinizin olan bitenle örtüşmesi gerekiyor; sadece işkembe-i kübradan üfürmek yetmiyor. Lakin, yiğidi öldürürken, hakkını da yememeli: Komplo teorilerinin sırtını asla yere getiremezsiniz. Her daim, yeni ad hoc hipotezler devreye sokularaktan, komplonuzun çürütülmesini sonsuza dek engelleyebilirsiniz. Nitekim, bizim yukarıda yaptığımız sorgulamaya da, “Efendim, işgali yaparken niyeti petroldü ama evdeki hesap çarşıya uymadı. İşgalin faturasının bu kadar büyük olacağını kestirememiş.” türünden bir yanıt vererek, işin içinden, tereyağından kıl çeker gibi sıyrılmak, her daim mümkündür. Hatta, sevgili komplo teorisyenlerimiz, eğer, “Kalede nasıl olsa Davinci Code, Tapınak Şövalyeleri, Masonlar, Sabetaylar, okkült, fal, büyü, astroloji… Allah ne verdiyse bayıla bayıla yemek için bekleşen global bir kitle var. Dolayısıyla, elimizi korkak alıştırmayalım.” diye düşünerekten, “Efendim, A.B.D.’nin asıl niyeti, zaten Irak’ı parçalamak, bölgeyi istikrarsızlaştırmak ve Kürt devleti kurdurtmaktı. Bu gözle baktığınızda, işgal zaten çok başarılı olmuştur.” derlerse ne yapacaksınız?
Davranışlarını yorumlamaya çalıştığınız bir siyasi aktörün ille de niyetlerini tahmin etmeye çalışacaksanız, en azından, bir insandan bile dah karmaşık bir yapıyla iştigal ettiğinizin bilinciyle, o aktörü yakından tanımaya çalışmanız gerekir. Dolayısıyla, gelin biz de, A.B.D.’nin, Irak’ın işgaline yol açan niyetleri konusunda fikir yürütebilmek için, onun karar mekanizmalarına etki eden muhtelif faktörleri tespit ederek başlayalım işe.
Tarihsel perspektifimizi korumak açısından A.B.D.’nin dış politakasını bir kaç dönem altında incelememiz mümkündür: Soğuk Savaş öncesi, Soğuk Savaş ve Soğuk Savaş sonrası. Bilahare, Soğuk Savaş sonrası da, 11 Eylül öncesi ve 11 Eylül sonrası olarak iki alt kategori altında incelenmelidir. Şimdi kısaca, bu dönemlerin karakteristiklerini meydana getiren ayırt edici yaklaşım farklılıklarına bir göz atalım:
Soğuk Savaş Öncesi: İngiltere’den bağımsızlığını kazanmasının ve İç Savaş’la siyasi birliğini sağlamasının ardından, A.B.D., Eski Dünya’nın çatışmalarından uzak, kendi halinde, hızla sanayileşen ve her anlamda hızla güçlenen bir ülke görünümündedir. Bu göz kamaştırıcı gelişim sürecinin arka planında, değişime adapte olma becerisi görece çok yüksek bir göçmen nüfusuna sahip olmak (bkz. Pragmatizmin doğuşu), doğal zenginliklerle dolu, uçsuz bucaksız, verimli bir coğrafya, insan hakları ve demokrasi gibi siyasi, girişim özgürlüğü gibi iktisadi liberalizm değerlerine referans veren bir kuruluş felsefesi yatmaktadır.
İşlenmeyi bekleyen koca bir kıta, inşa edilmesi gereken yeni bir medeniyet varken, komşuları Meksika ve Kanada’yla barışı tesis etmiş, kendini her açıdan güvende hisseden (ne de olsa, bağımsızlığını, üzerinde güneş batmayan Britanya İmparatorluğu’nu dize getirerek kazanmış) bir ülke olarak Birleşik Devletler’in, 20. yüzyılın başlarına kadar, dünyanın geri kalanında olup bitenlere pek ilgi göstermediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Örneğin, o dönem A.B.D.’sinin en önemli dış politika hedeflerinden biri, Amerika kıtalarını ayıracak bir kanal inşa etmekti.
I. Dünya Savaşı, A.B.D.’nin bu umursamaz tavrını değiştirmeye zorlayan büyük olaylardan biridir. Avrupa’nın güçler dengesine (ballance of power) dayalı, bitip tükenmek bilmeyen bir savaşlar silsilesiyle örülü siyaset sahnesinin içine çekilmek, her ne kadar A.B.D.’nin doğal tercihi olmasa da, Almanya’nın İngiltere’ye uyguladığı denizaltı ablukası yüzünden zarar gören ticari ilişkileri (ekonomik çıkarları), savaşa girmek suretiyle, savaşın bir an önce sona ermesine katkıda bulunmak arzusu, 1917′de, o tarihe kadar nötral kalmayı tercih eden A.B.D.’nin Almanya’ya savaş ilan etmesine yol açar (Almanya’nın, Meksika’ya, A.B.D.’ye karşı ittifak kurma teklifi götürdüğüne ilişkin bir belgenin ele geçirilmesi de, kuşkusuz katalizör etkisi yapmıştır).
Bu dönemde, A.B.D.’nin, dünyanın geri kalanına ilişkin niyetlerinin neler olduğunu bize gösterecek en önemli belge Wilson İlkeleri‘dir. İşin ironik tarafı, Başkan Wilson’un barışı, refahı, özgürlük ve demokrasiyi tüm dünyaya yayma çabaları, bizzat pek çok Amerikalı tarafından ulusal çıkarlara aykırı girişimler olarak değerlendirilmiştir.
Savaş sonrasında Milletler Cemiyeti (League of Nations) projesi çerçevesindeki etkinlikler haricinde, A.B.D.’nin, izolasyonist dış siyasetini sürdürme eğiliminde olduğu görülmüştür.
Soğuk Savaş Dönemi: II. Dünya Savaşı ve ardından girişilen Soğuk Savaş, Amerikan dış siyaseti açısından bir dönüm noktasıdır. Pearl Harbour Baskını’yla, ilk kez kendi topraklarında bir saldırıya maruz kalarak II. Dünya Savaşı’nın içine çekilen A.B.D., o tarihten itibaren, izolasyonun kendisi için yararlı bir dış siyaset seçeneği olamayacağını idrak etmiştir. Dünyanın geri kalanında olup bitenlerin, eninde sonunda, istese de istemese de kendi istikrarını da etkilediğini gören A.B.D., proaktif bir dış politika geliştirmeye başlamıştır.
Akademik alanda ilk kez uluslararası ilişkiler bölümleri kurulmuş, binlerce üniversite, enstitü ve düşünce kuruluşu aracılığıyla dünyada olup bitenleri izlemeye, anlamaya ve kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek için gereken strateji ve taktikleri belirlemeye çalışan kadrolar yetiştirilmiştir.
Japonya ve Almanya’nın işgali, Kore Savaşı, NATO, Domino Teorisi ve Marshall Planı, Yeşil Kuşak Projesi, Vietnam Savaşı, Güney Amerika’daki sayısız darbeler… Hepsi de, yeni Amerikan Dış Politikası’nın, Soğuk Savaş Dönemi’ne damgasını vuran görünümleridir. Birkaç cümleyle özetlemek gerekirse bu, korkuyla beslenen (içeride McCarthycilik olarak nitelenen, Amerikan halkının kaymak tabakasını, entelektüellerini, kanaat önderlerini siyasi baskıyla sindirmeye çalışan) bir anti-komünizm furyasıydı. İlkel içgüdülere referansla şekillendirilen her politika gibi irrasyonel, saldırgan ve ahlak yoksunuydu. 1950 ve 1990 yılları arasında, komünizmin dünyaya yayılmasını engellemek adına, içlerinde Usame Bin Ladin’in de bulunduğu her türlü siyasi aktörle -faşist, terörist, köktenci demeden- işbirliği yapılmış, pek çok ülkede, doğal demokratik devinimin sosyalizan iktidarlar meydana getirme eğilimi gösterdiği durumlarda, rejimlerin, askeri darbelerle, faşist diktatörlüklere dönştürülmesi sağlanmıştır. Amerikan ulusal çıkarlarına (Soğuk Savaş denkleminde, bunun tekabülü komünizmle mücadele idi) hizmet ettiği düşünüldüğü sürece, halklarına zulüm ve işkence etmekle ünlenmiş katliamcı diktatörlükler (örneğin Irak’ın Baas rejimi), krallıklar, emirlikler, şeyhlikler, şahlıklar korunmuş ve hatta her türlü destekle semirtilmiştir (Taliban dahil).
Soğuk Savaş Dönemi, pek çok ülke için olduğu gibi (Örneğin Sovyetler Birliği ve Çin’in yaptıkları daha da beterdir) A.B.D. tarihi açısından tam bir yüz karasıdır.
Soğuk Savaş Sonrası (11 Eylül Öncesi): Büyük şeytan olarak adlandırılan Sovyetler Birliği’nde rejiminin çökmesiyle, tabiri caizse takke düşmüş ve kel görünmüştür. O zamana kadar nükleer silahların gölgesinde kurulan dehşet dengesi, dünyanın, iki süper gücün etrafında şekillenen, iki kutuplu bir sisteme sahip olduğu yanılsamasını yaratmaktaydı. Soğuk Savaş’ın ideolojik propaganda yorganlarının yırtılmasıyla, aslında tek bir süper gücün olduğu ortaya çıktı. Ezberleri bozan bu uyanış sürecinin ilk yıllarında, hem A.B.D.’nin kendisini ve dünyayı, hem de dünyanın A.B.D.’yi algılama biçimi değişmeye başladı.
Benim açımdan, söz konusu dönemi, özellikle de Clinton iktidarında geçen sekiz yılı , altın yıllar olarak nitelemek mümkün. Zira, komünizm tehdidinden kurtulan, müdahil olmadığı takdirde, bir yerlerde, devrimlerin kapıda olduğu korkusunu yenen A.B.D., C.I.A merkezli bir dış politika yürütme gereği kalmadığını da görmeye başladı. Aksine, artık, yeniden, Wilson’un ideallerini hayata geçirmek doğrultusunda, iyiliksever bir güç olarak (benovelent hegemon), dünyanın ahlaki önderliğini (moral leadership) üstlenebilirdi. Üstelik, Soğuk Savaş Dönemi’nden miras kalan, dünyanın 70 ayrı ülkesine yayılmış 700′den fazla askeri üs, sonsuza dek okyanusları dolaşarak dünyanın her yerini vurabilecek nükleer denizaltılar, nükleer uçak gemileri, kıtalar arası hedefleri vurup dönebilecek görünmez uçaklarla, bu önderlik işini hayata geçirmesine imkan verecek askeri altyapıya da sahipti. Burada, dikkat edilmesi gereken husus, dünyaya ahlaken önderlik etme mevhumu ya da misyonuyla, dünya jandarmalığının, fazlasıyla örtüşen görev kümelerine sahip olmalarıdır.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle başlayan yeni döneme uyacak ve A.B.D.’nin kendine biçtiği yeni rolü meşrulaştıracak, yeni bir ideolojik tasarıma gereksinim duyulmaktaydı. İşte küreselleşme iktisadi alanda, Yeni Dünya Düzeni (New World Order) ise siyasi alanda, 21. yüzyılın üstyapısını oluşturmak üzere piyasaya sürüldüler. Birinci Körfez Savaşı’nı, yeni dönemin ilk icraatı olarak da değerlendirebiliriz: Başka bir ülkeyi işgale kalkan Irak’a, A.B.D. önderliğindeki uluslararası bir askeri koalisyon tarafından haddi bildirilmiştir. Clinton’lu yıllara damgasını vuran dış politika hamlelerine baktığımızda da (Somali, Bosna Hersek ve Kosova müdahaleleri), bunların, bütün dünyanın onayını ve takdirini kazanan uygulamalar olduklarını söyleyebiliriz. Dünya jandarması A.B.D., soykırımlara müsade etmemektedir. Anımsarsanız, o zamanki eleştiriler, daha ziyade, A.B.D. müdahalelerinin gecikmiş olmalarına ilişkindi. Hatta, Clinton yönetimi, iktidar sonrası yıllarında, daha aktif bir dış politika izlememekle, El Kaide’nin yükselişine imkan vermekle eleştirilmiştir.
Özetle, altın yıllar, A.B.D.’nin popülaritesinin ve prestijinin tavan yaptığı (İzmit Depremi ardından Türkiye’yi ziyaret eden Clinton’un, kucağına aldığı ve burnunu ellemesine izin verdiği depremzede bebekle olan pozunu gözünüzün önüne getirin), tüm dünyaya daha güzel bir gelecek vaat eden yıllardı. Tek süper güç olarak algılanmasına rağmen, dış politikada özenli, tek başına ve tek taraflı olarak (unileteral) hareket etmeyen, sorumlu bir portre çizen A.B.D., yeniden, insan hakları ve demokrasi gibi değerleri ön plana çıkarmaya başlıyor, Noriega gibi, Soğuk Savaş Dönemin’de kendi elleriyle yarattığı canavarları beslemeyi kesiyordu. [yazının devamı]
***
Not: Irak’ın İşgali yazımızı, uzun olması hasebiyle iki bölüm halinde yayınlaycağız. İkinci bölümde, -kaldığımız yerden- 11 Eylül sonrasında Amerikan dış politikasında görülen değişiklikleri ve Irak’ın işgali ile neticelenen sürecin arka planını irdelemeye devam edeceğiz.
Popularity: 22% [?]
