Irak’ın İşgali -2- (Yalan Balonları Patlıyor -IV-)
August 9th, 2007 at 3:00 pm (Ekonomi-Politik)
Yazan: Kerem Kandemir
Irak’ın İşgali -1- için klikleyin
Yalan Balonları Patlıyor tefrikasının
1. bölümü
2. bölümü
3. bölümü
11 Eylül Sonrası: Altın Yılların sona ermekte olduğunun emarelerinden biri de, yeni binyılın ilk Amerikan başkanlık seçimini, Al Gore yerine oğul Bush’un kazanması olmuştu, diyebiliriz. Lakin, o dönemdeki endişeler (11 Eylül’den önce), Cumhuriyetçiler’in iktidara gelişiyle, A.B.D.’nin yine izolasyonist bir dış politikaya geri döneceği, dünyada olup bitenlere sırtını dönerek, kendi iç meselelerine yoğunlaşacağı yönündeydi. El Kaide hariç kim bilebilirdi ki, bizi bambaşka bir gelecek bekliyor.
Kapitalizmin sembolü İkiz Kuleler, yanarak-patlayarak, birer birer Manhattan Yarımadası’nın görkemli silüetinden silinirken, aynı saatlerde Amerikan savaş makinesinin beyni Pentagon da ağır yara alıyordu. Amerikan halkı, 11 Eylül sabahı başlayan bu dehşeti, gün boyunca televizyonlardan canlı izledi. Bu tür bir tecrübenin insan toplulukları üzerinde yaratacağı psikolojik travmanın boyutlarını kestirebilmek güç değil. Öyle ki, 50′lerin Amerikası’nı kuşatan komünizm korkusu, pencerelerinden insanların uçuştuğu, patlayan-çöken kule görüntülerinin yüreklere saldığı şok ve dehşet (shock & awe) yanında hiç kalırdı. Dolayısıyla, Amerika’nın Soğuk Savaş Dönemi’nde, komünizm korkusuyla geliştirdiği reaktif politikaların gözü dönmüşlüğünün de, 11 Eylül şok ve dehşeti sonrasında sergileyeceği vahşet yanında, zemzemle yıkanmış gibi masum kalacağını varsaymak da çok yanıltıcı olmayacaktı. Örneğin, 11 Eylül’ü takip eden günlerde, benim kişisel tahminim, Amerika’nın, fazla vakit geçirmeksizin (ilk bir ay içerisinde), simultane olarak hem İran’ı, hem Suriye’yi, hem Kuzey Kore’yi, hem de Afganistan’ı vurabileceği yönündeydi. Zira, böyle masif bir hava saldırısı kampanyası için (”high value targets” diye tabir edilen, can kaybından ziyade ekonomik yıkımı hedefleyen sortilerle) konjonktür de çok uygundu. Sıcağı sıcağına, henüz yanan kule imgeleri dünya kamuoylarının hafızasında taptaze durmakta ve her haber programında tekrar döndürülüyorken, kimselerin çıkıp da A.B.D.’ye “Dur be kardeşim, ne yapıyorsun? Delirdin mi?” diyecek hali yoktu.
Oysa, Bush yönetimi, kriz idaresinde, benim beklentimin çok ötesinde bir serinkanlılık sergiledi. Refleks tadında, ani ve reaksiyoner ataklar yerine, haftalarca, aylarca süren hazırlıkların ardından, planlı, programlı saldırılar başlatıldı, Afganistan’a (Taliban yönetimine) karşı.
Daha da ilginç ve önemli olansa, çok kısa bir süre içinde, şahin ruhlu neocon üst yönetim kadrosunun, Amerika’nın maruz kaldığı mega terör saldırısı karşısında, yeni bir doktrin geliştirmesiydi: “Teröre yataklık eden ülkelerle teröristler arasında ayrım gözetmeyeceğiz.” Aslında bu diskur, Suriye ve İran’ın hemen vurulması için çok uygundu. Yine de, Amerika, kendinden beklenmeyecek bir metanetle, intikam kampanyasını aylarca geciktirmeyi becerdi.
Taliban’ın devrilmesi ve ardından uluslararası koalisyonun, yerel güçlerden Kuzey Cephesi’yle birlikte, Afganistan’ı siyasi olarak yeniden yapılandırmaya başlaması, kulelerin yıkılmasına karşı verilen bir cevap olarak değerlendirildiğinde, dünya ve Amerikan halklarını tatmin etmekten çok uzaktı. Özellikle, Tora Bora’daki çatışmalarda gözlemlenen beceriksizliklere, Usame Bin Ladin’in elden kaçırılması da eklenince, Afganistan Operasyonu, manasını büyük ölçüde yitirmiş oldu
***
Şimdi, yalan balonlarını patlatma metaforumuz çerçevesinde, yeni bir tezimizi daha ortaya atalım:
Amerikan dış politikası bağlamında en fazla gözetilmesi gereken değer, A.B.D.’nin, dünya kamuoyları nezdindeki imajı/prestijidir.
Dünyanın jandarmalığını yapabilmek, diğer uluslar arasındaki meselelerde ahlaki önder olarak racon kesebilmek ve hatta daha da önemlisi, ekonomik alandaki hakim konumunu (hegemony) uzun vadede de sürdürebilmek için, A.B.D.’nin, sevilen, takdir edilen bir ülke olarak algılanması gerekmektedir. Ne var ki, Amerika’nın, Bush gibi, zeka özürlü görüntüsü veren birini başkan seçmesiyle başlayan imaj erozyonu, 11 Eylül saldırılarında yıkılan kule görüntüleriyle iyice ivmelenmiş, Afganistan’da kıymet-i harbiyesi olan hedef bulamamaktan ötürü dağı taşı bombalamak zorunda kalmasıyla devam etmiş, Bin Ladin’i elinden kaçırmasıyla da doruk noktasına tırmanmıştır. Hem içeride, hem de dışarıda, aradan aylar geçmesine rağmen, beynine beynine yediği uçakların öcünü dahi almayı becerememiş bir yönetim/ülke görüntüsü oluşmuştur.
İşte bu aşamada, neocon kurmaylarının, analist ve stratejistlerinin, dudaklarında rahmetli Zeki Müren’in “Bir Yangının Külünü Yeniden Yakıp Geçtin” şarkısı, bayat bir yemeği ısıtıp yeniden oğul Bush’un önüne koyduklarını hayal edebiliriz: “Efendim, bize, 91′deki Körfez Savaşı tadında, medyatik bir savaş lazım. Hem babanızın yarım bıraktığı bir işi bitirmiş, eski bir hesabı kapatmış, hem de görece en düşük maliyetle, dünya kamuoyuna, onları tatmin edecek manyitüt (büyüklük) ve görsellikte bir savaş izleterek, 11 Eylül’e, Amerika’ya yakışır tarzda bir yanıt vermiş olursunuz.”
Hiç sanmıyoruz ama Bush’un, yukarıda speküle ettiklerimizden daha dişe dokunur, daha elle tutulur gerekçeler talep etmiş olması durumunda da, ajandalarından, Büyük Ortadoğu Projesi (Greater Middle East Plan) adını verdikleri senaryoyu çıkarıp masanın üzerine koymuş olabilirler. O tartışmaları da hayal etmemiz zor olmayacaktır:
Bush: “Çocuklar, anlamıyorsunuz. Ben sorunun köklerine inmek istiyorum. Ne alakası var şimdi yani, Irak’ın?”
Paul: “Efendim, izin verirseniz açıklamaya çalışayım: Bu köktenci İslami terörün Amerika’yı ana hedef olarak görme nedeni, bizi, Orta Doğu’da yaşanan sorunların kaynağı olarak algılamaları. Filistin sorununun temelinde, bizim İsrail’e koşulsuz ve sınırsız destek veriyor olmamızın yattığına inanıyorlar. Ayrıca, halklarını geri kalmışlığa ve sefalete mahkum eden Arap krallıklarına ve hanedanlara da, petrol karşılığında arka çıktığımızı düşünüyorlar. Demek istediğim, bölgedeki ülkelerin halklarının durumları iyileştirilimediği sürece, bu coğrafyalar, Amerika’ya karşı her şeyi göze alarak savaşacak insanlar yetiştirmeye devam edecek.”
Bush: “Tamam işte, ben de bunu kastediyorum. Irak’a saldırmak, bize yönelik nefreti arttırmaktan başka ne işe yarıyabilir ki?”
Paul: “Efendim, benim söylemek istediğim, uzun vadede, bu ülkelerin terörist üreten birer bataklık olmaktan çıkabilmesi için, klasik reçeteyi hayata geçirmeye gerek var. Yani, demokratikleşme, insan hakları, özgürlükler ve hızlı bir kalkınma için dışa açılmış piyasa ekonomisi… Bu ülkelerde, kendilerini meşru politik kanallardan ifade edebilen, ekonomik anlamda da kaybedecek şeyleri olmaya başlamış bir orta sınıf yaratabilirsek, bataklık kurumuş olacak. Lakin, tüm bunları tavsiye ve telkinlerle hayata geçirmek mümkün değil. Bizim önerimiz, bu proje için gerekirse güç kullanmaktan çekinmeyeceğimizi de göstererek, bir örnek, bir model ülke yaratmak. İşte Irak, bu açıdan ideal bir seçenek olarak görünüyor. Zira, hem halkı Saddam’dan nefret ediyor, hem de askeri yetenekleri çok sınırlı. Bu kez Bağdat’a kadar girip Saddam’ı devirirsek, ezilen halkın büyük sempatisini kazanmış olacağız. İşgali, işleyen bir yeni demokratik rejimin nüvelerini atana kadar sürdürdüğümüzde, ortaya çıkacak Irak tablosu, totaliter tüm komşu ülkeleri ,benzer yönde hızlı adımlar atmaya zorlayacaktır. Irak’ta yaşanan sürecin tetiklemesiyle başlayacak siysi ve ekonomik zincirleme reaksiyon, tüm bölgenin, belki de, 15-20 yıl gibi görece çok kısa bir sürede kökten değişmesine yol açacaktır. Orta ve uzun vadede, Amerikan çıkarlarına daha iyi hizmet edebilecek bir plan düşünebiliyor musunuz?”
***
Bush’u ikna etmek için kullanılan senaryonun bu olduğuna inanıp inanmamanızın pek bir önemi yok. Önemli olan, gerçekten de, Amerika’nın uzun vadeli ulusal çıkarları açısından, dünyanın her yerindeki tüm geri kalmış ülkelerin ve otoriter/totaliter rejimlerin, demokratikleşen ve küreselleşme sürecine adapte olarak zenginleşen ülkeler kervanına katılmalarının, en ideal gelecek kurgusu olmasıdır.
Bunu söylemiş olmamıza rağmen, tıpkı insanlar gibi, siyasi aktörlerin de, çoğu zaman rasyonel davranamadığını da aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Ülkelerin algıladıkları tehdit miktarı arttıkça, korkuya endeksli, irrasyonel ve yıkıcı tutum ve davranışlara yönelme eğilimleri de artmaktadır. “Manifesto” başlıklı yazımızda da belirttiğimiz üzere, dünya halklarının ekseriyeti, basit psikolojik harp teknikleri kullanılarak (propaganda, ideolojik indoktrinasyon vs.) korkutulmuş ve cinnete (departing from reality) sürüklenmişlerdir.
Bizim açımızdan asıl çarpıcı olansa, tüm dünyada, güvenlik kaygılarını ön plana çıkaran, tehdit alglaması en yüksek kesimlerin, ne tesadüftür ki, aynı zamanda, statükonun korunmasından fayda sağlayan, muhafazakar, değişime, demokratikleşmeye, dışa açılmaya, serbestleşmeye en fazla direnen kesimler olmalarıdır.
(Örneğin, “Laiklik tehlikede mi acaba? Eğer öyle bir durum varsa, buna izin vermeyeceğimizi, tepkimizi koyarak gösterelim.” diye meydanları dolduranlara, neden hemen kürsüden, “Aman unutmayın, siz aynı zamanda AB üyeliğine, A.B.D.’ye, küreselleşmeye falan da karşısınız.” propagandası yapılmıştır? Biraz komik değil mi, sizce de?)
Elbette, her memleketin delisi, divanesi, faşisti, militaristi, gerilikten, statükodan, cehaletten besleneni var. Elbette, Amerika’nın da içinde, silah ya da petrol endüstrisinden, ticaretinden beslenen kesimler var. Elbette bunlar, çıkarlarını gözetmesi için Bush’un, Cumhuriyetçiler’in etrafında öbeklenirler. Elbette bunların kişisel çıkarı savaşlardan, çatışmaları azdırmaktan, petrol fiyatını arttırmakan geçer. Elbette bunlar dünyada istikrarsızlık olsun, A.B.D., oraya buraya saldırsın ister. Elbette bunlar, dünyayı Amerika için çok tehlikeli bir yer olarak algılamak ve herkese de öyle algıltmak ister.
Bizde bile “Musul’u almazsak Diyarbakır’ı da elimizde tutamayız. Atatürk’ün de vasiyetiydi zaten.” diyenler yok mu? Azerbaycan’da darbe yapmaya çalışanlar olmadı mı? Devletin içinde, hatta tepelerinde, “Acaba İran ve Rusya ile alternatif bir ittifak senaryosu mu yazsak?” diye projeler yapanlar yok mu?
Etimize, butumuza bakmadan, biz dahi yayılmacı fantezilerimize gem vurmuyoruz da, elin süper gücü, dünya egemeni A.B.D.’sinde, “Oradan girelim, buradan çıkalım…” diye heveslenen bir sürü çıkar gurubu, düşünce kuruluşu ya da mecnun neden olmasın?
***
SONUÇ: Bizim bu yazı dizisinde anlatmak istediğimiz temel mesele, dünyanın, kritik bir iktisadi transformasyon sürecine girmiş olduğuydu. Öyle ki, hem yerelde, hem de dünya ölçeğinde, tarımdan sanayiye, sanayiden de hizmetlere doğru hızla kayan iktisadi ağırlık merkezi, beraberinde üstyapı unsurlarını, yani ideolojileri, ahlakı ve siyaseti de dönüştürmekte. Örneğin, telifin, patentin, finanasın önem (ağırlık) kazandığı yeni ekonomilerin hakimiyetine giren ülkelerde, ideolojik olarak milliyetçiliği ya da ahlaki değer olarak toprağın yüceltilmesini öngören anlayışların, söz konusu dönüşümün çarkları (tarihin motoru) tarafından öğütüleceğini iddia ettik. Yeni ekonomilerin ve küreselleşmenin, eninde sonunda, hem toplam pastayı büyüterek refahı arttıracağını, hem de bu refahın dağılımını dengeleyerek dünyayı daha yaşanabilir, ekonomik, sosyal ve siyasal çatışma potansiyeli düşük, istikrarlı bir yer haline getireceğini anlatmaya çalıştık.
Elbette bu dönşüm, bizim burada yazdığımız gibi kolayca ve kansız olmayacak. Çıkarları mevcut düzeni ve ekonomik, sosyal, siyasi yapıları korumaktan geçen gerici kesimler, olanca güçleriyle, bu süreci engellemeye çalışacaklar, kanlarının son damlasını akıtana dek direneceklerdir. Lakin, silah ya da petrol endüstrileri, iktisaden marjinalize oldukarı ölçüde, siyasi arenada da güçlerini yitirecekler ve marjinalize olacaklardır. Bunun aksini savlamak ilmen de mümkün değildir.
Bütün mesele, içine girdiğimiz bu dönüşüm sürecinin, uzun vadede, hem bütün memleketlerin hem de geçmiş/mevcut düzenden muzdarip olan geniş halk kitlelerinin yararına olduğunu kavrayabilmektedir. Aksi takdirde, mürtecilerin ve statükocuların, korkutmaya dayalı propagandalarına kapılarak, izolasyonist (dışa kapanmacı) ve anti-demokratik (özgürlükler yerine güvenlik ihtiyacını ön plana çıkaran) politikalarına maruz kalır, -daha da kötüsü- alet oluruz.
Popularity: 26% [?]

Selahaddin şöyle yorumlamış:
January 15th, 2008 at 10:13 am
Öncelikle silah-petrol endüstrileri ile entelektüel-finans kesimleri arasında bir çatışma değil bir işbölümü vardır. Örneğin finans sektörünün en büyük finansörü petrolün her yükselişinde muazzam karlar elde eden petrolcülerdir.
Ayrıca petrolcü değil enerjici demek daha doğru olur. Yarın uyum sağlayamayan petrol tekelleri çökebilir ama enerji tekellerinin rolü değişmez.
Yeni ekonomi yeni ekonomi, bu bilgisayarlar havayla mı çalışıyor? Bu makinalar yoldan mı bulunuyor? Sanayinin verimliliği arttıkça, geniş kitleler işsizleşiyor. İstihdamda elbette bu yönde bir değişim olacak. Bu da kitapta, eh baştan beri olan bir şey…
İkincisi ise hegemonya sağlamak için enerji ve silah tekellerine her zaman ihtiyaç olacaktır. Petrolü değil enerjiyi kontrol eden dünyayı kontrol eder. Entelektüel ve finansal birikim o beğenmediğiniz “toprak” üzerinde güvenlik ve refah sağlanmadıkça mümkün değildir. Güvenlik silahla, refah da enerjiyle sağlanır.
Hegemonlar ulus devleti hedef alırlar, dağıtmak isterler ama bunun özgürleşmeyle bir ilgisi yok. Sınırların kalktığı bir dünyada merkezin itibarını, gücünü ve fikri ve mülki haklarını korumak merkez ülkeler için daha kolay olduğu için bunu isterler.
Telif-patent mevzuuna takmışsınız… Haksız da değilsiniz aslında. Küreselleşmenin getirdiği en büyük yenilik tüketilen her nesne için fikri mülkiyeti elinde bulundurana ödenen paradır.Gerçekten bir dönüşüm arıyorsanız fikri mülkiyet haklarının iplenmediği bir dünyayı hayal etmenizi öneririm.