Küreselleşen Dünyada Bastığın Yeri Toprak Deyip Geçme!
August 6th, 2007 at 10:48 pm (Ekonomi-Politik)
Yazan: Ayhan Ulusoy
Yusyuvarlak
Küreselleşme denen fenomen aslen neolitik çağdan beri yavaş yavaş oluşmaktaydı. Geçtiğimiz yüzyılda yaşanan teknolojik gelişmeler, taşıma, ulaştırma ve iletişim gibi alanlarda yeni bir çığır açarak bu fenomeni belirgin bir trend haline getirdiler. Soğuk savaşın bitmesiyle de bunun önündeki siyasal engeller kalktı ve şaşırtıcı olmayan bir şekilde bundan bahsedilmeye başlandı.
Küreselleşme esasen dünya üzerindeki mesafelerin pratikte kısalmasıdır (daha kolay katedilmesidir). Hal böyle olunca, malların, bilginin ve sermayenin akışı nispeten kolaylaşmaktadır. Bunu mümkün kılan bir diğer etken de -siyasi olarak- gümrük duvarlarının yıkılıyor oluşudur. Aslen insanların akışı da kolaylaşmaktadır ancak bunun önünde belirgin siyasi engeller vardır bugün.
Bu akışlar bugün mümkün… Ama niye olsun? Halihazırda dünyanın değişik coğrafyalarındaki görece zenginlik farkı buradaki dinamiği oluşturmaktadır. Görece zengin ülkelerdeki yüksek işgücü maliyeti ve işgücü pazarının sosyal devlet mekanizmalarıyla esnekliğinin yitmiş olması, mal üretiminin, işgücünün katbekat daha ucuz olduğu birtakım “gelişmekte olan” ülkelere kaymasına sebep oluyor. Bu ülkeler de kalkınmalarını ihracata dayalı bir şekilde kuruyorlar. Hatta hizmetlerin de bir kısmı bu şekilde delokalize olabiliyor (Hindistan ve Romanya’daki çağrı merkezleri gibi).
Bu dinamik, bileşik kaplar gibi, “gelişmekte olan” ülkelerde işgücü maliyetinin “gelişmiş” ülkelerdekine kıyaslanabilir bir düzeye gelmesiyle son bulacaktır. Bu da bir anlamda zenginliklerin coğrafî olarak daha adil dağılımı ile sonuçlanacak, dünya artık “küreselleşmiş” olacak ve bu hızlı hareket bir son bulacaktır. Bu arada, bu süreçten neredeyse hiç nemalanamayan Afrika gibi bölgelerin gelecekleri ise meçhuldür. Bunun dışında, çalışan ve marijinal (çalışmayan, sistem dışı) kitlelerin bu görece coğrafî adaletten nasıl nemalanacakları da yakından takip edilmesi gereken bir husustur. Çünkü bu süreç, pekalâ değişik ülkelerin çalışan sınıflarını birbirleriyle yarıştırarak, bir nevi açık indirme usulüne de dönüşebilir.
Bu süreç içerisinde, “gelişmiş” ülkelerin çalışan kesimleri büyük acılar çekecektir. Buralarda kapanan fabrikalarda onyıllarca çalışmış insanları başka bir iş koluna kaydımak çok güç olacaktır. Bu ülkeler, hizmete dayalı iç ekonomilerine ek olarak, dış ticaret dengelerinde aldıkları mallara karşı bir şeyler satmak zorunda olduklarından, yüksek teknolojili mallara ve telif/patent türü yumaşak gri metalara yönelmek zorunda kalacaklardır.
“Gelişmiş” ülkelerin bu telif/patent işinde ne denli başarılı olacakları bir muammadır. Büyük ihtimalle bu, ülkesine göre değişecektir.
Telif/patent haklarına karşılık mal alabilmek ancak hatırı sayılır seviyede caydırıcı askerî güç sayesinde mümkündür. Bunun da ABD lehine daha ne kadar süreceği meçhuldür. Bunun dışında, üretimin kaydığı yerlerde patent kayıtları zamanla artacak, üretimden uzak yerlerde (bunun işlem bilgilerinden uzaklaşan ülkelerde) patent üretimi zamanla zorlaşacaktır.
Telifli ürünlerde ise durum bir nebze farklıdır. Yazılım, tıpkı mal üretimi gibi başka diyarlara kayabilecek bir üründür. Kültür ürünlerinin dışa satımı ise (kitap, sinema, müzik, vs), “gelişmiş” ülkelerin (özellikle ABD’nin) dünya çapında kültür hegemonyalarını sürdürmelerine bağlıdır. Gelişmekte olan ülkelerde, kalkınmayla birlikte, kendi kültürel ürünlerini de ortaya koymak gibi bir meyille karşılaşılabilir. Nitekim, Hindistan’da hatırı sayılır bir sinema sektörü vardır. Bunun Çin’de de gerçekleşmesi mümkün gözüküyor.
Telif konusunda bir diğer dikkate alınması gereken olgu da Internettir. Yasal düzenlemeler ne olursa olsun, internet ortamında telifli eserleri paylaşma alışkanlığı, gittikçe yaygınlaşan, teknik olarak kontrolü son derece zor bir fenomendir. Öyle gözüküyor ki, askeri hegemonya sayesinde başka ülkelerde çıkarttılan telif yasaları, artık bilgisayar ortamında istediği esere birkaç klikle ulaşabilen bireyler karşısında çaresiz kalmaktadır.
Öyle gözüküyor ki, “gelişmiş” ülkeler, uzmanlık alanlarını telif/patente kaydırabilseler bile (ki bu kendi başına birkaç nesil alacak zor bir transformasyondur), bu alanda sürdürülebilir bir başarı sağlamaları zordur.
Bu durumda, başta AB ve ABD gibi bazı blokların, orta vadede, en azından bir süre için, zor durumda kalacak geniş halk kesimlerinin sesine kulak vererek, yeniden gümrük duvarlarını ve benzeri yöntemleri masanın üzerine getirmeleri muhtemeldir. Bu kısa vadede güçtür zira bu ülkelerdeki etkin finans/sermaye çevreleri halen küreselleşmeden hatırı sayılır bir pay almaya devam etmektedirler. Hükümetler üzerindeki etkilerini de bu meyile destek olmak şeklinde görüyoruz. Ancak bu durum ilelebet devam etmeyebilir. Kaldı ki acı çeken halk kitlelerine ilelebet kulak tıkamak da demokratik rejimlerde görülme ihtimali zayıf bir olasılıktır.
Bu sekansta Çin’nin askeri/eknomik gücünün ne raddeye ulaşmış olacağı belirleyici olacaktır. Eğer Çin’in gücü o zaman ABD ile kıyaslanabilir hale gelmişse, “gelişmiş” ülkelerin bu manevralarında başarı kazanmaları ihtimali zayıflar ve küreselleşme, bu hızıyla olmasa bile süregitmeye devam eder.
Bu arada dikkat edilmesi gereken başka bir husus, başta Çin olmak üzere bir takım “gelişmekte olan” ülkelerin, paralarının değerlerini serbest piyasa dengelerinden sıyrılmış bir şekilde düşük tutma eğilimleridir. Eğer bu böyle uzunca bir süre devam ederse, malların üretiminin bu ülkere kayması fenomeninde bir “over-shoot” olgusuyla karşılaşabiliriz.
Peki iş burada bitecek mi? Büyük olasılıkla hayır. Zira, malların bu denli uzak coğrafyalardan tüketim yerlerine taşınması eknomik olarak optimal bir nokta değildir. Kaldı ki, taşımadaki bir takım aksaklıklara toleransı da düşüktür. Bu nedenle şöyle bir spekülasyon da mümkündür=> Böyle bir uç noktasından sonra trend tersine dönecek, malların üretimi tüketim yerlerine nispeten daha yaklaşacaktır. Tabii büyüklük eknomilerine (economies of scale) riayet ederek.
Bu arada, böyle ekonomik gelişmelere paralel, sanayi devrimden beri yaşadıklarımızın bir sonucu olarak insanoğlunun ense köküne doğru sıcak sıcak üflemekte olan “küresel ısınma” tehtidini de unutmamak gerekiyor. Bugün gelinen noktada bile “geri dönülemez” bir sürecin eşiğinde olduğumuz varsayılırsa, bir de Çin’deki insanların Batı’daki gibi tüketmeye başladıklarını düşünün. Böyle bir tablo, her halde o zaman “tarihin bittiği an” olacaktır. Bizler de “küreselleşme” gibi olgular üstüne konuşma derdine herhalde düşmeyeceğiz. Çünkü can derdinde olacağız.
Neyse, bu da ayrı bir yazının konusu…
Buna benzer başka bir “katastrofik” ihtimal de, petrolün, yerine konulabilecek başka mekanizmalar henüz geliştirelemeden bitmesi olacaktır. Bu kez, çevre açısından belki böyle büyük bir felaket yaşanmayacak olabilir (o da kesin değil, petrol bitmeye yüz tuttuğunda kömür kullanımı tekrar canlanmaya başlayabilecektir!) . Ancak, bunun dünya eknomisine etkisi, küreselleşme denen olguya en azından hatırı sayılır bir fren vuracaktır.
Ancak, gelecek hakkında böyle spekülasyonlar yaparken, insanoğlunun her an karşı karşiya olduğu olguları da unutmamak gerekiyor. Yazının geri kalan bölümünü bu tehlikeye karşı bir uyarı yapabilmek amacıyla kaleme aldık.
Canlı canlı
İnsan bir canlıdır.
Canlılar hayatlarını sürdürebilmek için çevreden madde ve enerji almaya mecburdurlar. İnsan türü söz konusu olduğunda bunlar hava, su, ve yiyecektir.
Bir insanın havasız hayatta kalabilme süresi 3-5 dakikayı geçmez.
Susuz hayatta kalabilme süresi günlerle, yiyeceksiz hayat ise ancak haftalarla ölçülür.
Başka bir deyişle bu üç kaynak (hava, su, yiyecek), insan için yaşamsal öneme sahiptirler.
Hava, her ne kadar kirlense de, dünyada epeyce bol bir kaynaktır. Ayrıca pratik nedenlerden ötürü parsellenmesi zordur. Ancak su ve yiyecek için aynı şeyi söyleyemeyiz.
Devletler son kertede kendi vatandaşlarının aç susuz kalıp ölüp gitmesini istemezler. Bunun aksi örnekler olabilse de bunlar istisnai psikopatik durumlardır. Dolayısı ile, kendi vatandaşları için yaşamsal önemi olan su ve yiyecek gibi kaynaklara erişim, devletler için de yaşamsal/stratejik önem arzeder.
Mesele su olduğunda, kısıtlı bölgesel kaynakların paylaşılması ülkeler arasında diplomatik sürtüşmelere yol açabilir. Türkiye’nin içinde bulunduğu bölge buna güzel bir örnektir.
Neolotik çağdan beri insanoğlu yiyecek gereksinimini tarım ve hayvancılıkla karşılayagelmiştir. Sanayi devrimine dek uzunca bir süre, ekonomiler tarım üzerine kurulu idi. Bir başka deyişle bu aktivite etrafında organize olmuşlardı.
Sanayi devrimi ile bu epeyce değişti. Özellikle 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren “gelişmiş” Batı ülkelerinde tarımda tam anlamıyla bir devrim gerçekleşti. Traktör gibi mekanize araçlar, sulama teknikleri, verime yönelik tohum seçiciliği, gübre ve ilaçlama sayesinde birim alandan alınan verim katbekat arttı. Bu yeni yöntemler aynı zamanda optimal çiftlik büyüklüğünde de bir değişime yol açtı ver ortalama çiftlik alanları epeyce arttı. Aynı zamanda buna bağlı olarak birim ürün için gerekli çalışan insan sayısında da epeyce bir düşüş gözlendi.
Bu olan biten, aynı dönemde nüfusta da epeyce bir artış yaşanmasına rağmen, pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde tarım ürünlerinin fiyatlarında görece katbekat düşüşe yol açtı. O zamana dek tarımda çalışan nüfusun büyük bir kısmı da, bu devrime paralel olarak, ve şehirlerdeki işçi açığını da kapatmak üzere, kırsal alanlardan kentlere göç etmek zorunda kaldı. Bu göç fenomeni zaten daha öncelerden başlamıştı.
Bugün geldiğimiz noktada “gelişmiş” Batı ülkelerinde geçimini tarımdan sağlayan kesim nüfusun %3-5′ini geçmemektedir (Örneğin ABD’de bu %1, Fransa’da %4 civarındadır). Tarımın GSYH’daki payı da epeyce azalmıştır (ABD’de yine %1, Fransa’da %2 civarında). (Merakısı için Türkiye’de geçimini tarımdan sağlayan nüfusun oranı %35 ve tarımın GSYH’deki payı %11′dir).
Buradan şu sonucu çıkarabiliriz=> Bu ülkelerde tarımsal ürünler bugün için görece olarak boldur. Fiyat paritesindeki yerleri de buna bağlı olarak görece olarak düşüktür. Ekonomiler artık yalnız tarımın etrafında değil, aynı zamanda sanayi ve özellikle hizmetler etrafında organize olmuşlardır.
Ama yukarıdakilerden tarımın artık önemsiz olduğu sonucu kesinlikle çıkmaz. Zira insanlar hala birer canlıdır ve hayatını sürdürebilmek için yiyecek bulmaya mecburdur. Bu bağlamda tarım halen insanlar için yaşamsal öneme haizdir.
Bugünün “gelişmiş” Batılı devletleri de bu gerçeğin bilincinde olarak tarımsal sektörlerini, pazar dışı önlemler (subvansiyonlar, vs) de dahil olmak üzere korumaya ve devam ettirmeye çalışmaktadırlar. Bunu en azından sıkı sıkıya bağlı bulundukları bloklar içinde yapmaktadırlar (Bkz ABD ve AB). Bu önlemler bir nebze tarımdan geçinen %1-5′lik nüfusu sosyal olarak korumaktadır. Ancak buradaki asıl maksat, ülkedeki (ya da bloktaki) tarımsal aktivitenin süregelmesi, toprağın işlenmeğe devam etmesidir.
Takip edenler bilir: Dünya Ticaret Örgütünün toplantılarında “az gelişmiş” ve “gelişmekte” olan ülkeler, “gelişmiş” ülkelerdeki tarım sübvansiyonlarının kalkmasını ve tarımsal ürünlerdeki gümrük duvarlarının indirilmesini talep edegelmektedirler. Bundaki maksat görece daha ucuz işgücünden faydalanarak tarım ürünlerinin üretimini üzerlerine almak ve bu sayede kalkınma yönünde adım atmaktır. Ancak gelin görün ki “gelişmiş” ülkeler buna yanaşmıyorlar.
Eğer tarım ürünleri nispeten uzak diyarlarda üretilip buradan tüketim yerine taşınırlarsa, bu, herşeyin güllük gülistanlık olduğu bir dönemde fazla bir sorun çıkartmaz. Ancak doğal afet ya da savaş gibi durumlarda veyahut taşımanın bir sebepten aksadığı durumlarda, bu tam bir felaketle sonuçlanır. İşte alınmak istenmeyen büyük risk budur.
Bu tür politikaların görünürdeki tek istisnası İngiltere’dir. Bu ülke, kendi tükettiği tarım ürünlerinin hatırı sayılır bir kısmını ithal ettiği gibi, AB içersinde de tarım sübvansiyonlarının sürmesine açıkça karşıdır. Yine de 2 trilyon$ kadar olan GSYH’sının ABD gibi %1 kadarı direkt tarımdandır.
Bu arada şuna da değinmeden geçmeyelim. Yukarıda verdiğimiz oranlar, direkt tarımsal ürünlerin GSYH’daki paylarıydı. Ancak bu oranlar, gıda sanayiinde oluşan gelirin önemli bir bölümünü içermez. Çünkü bu sanayiden sayılır. Yine örneğin bar-restaurant gibi tarımsal ürünlerin sunumu üzerine yoğunlaşmış, ya da bu ürünlerin dağıtımını yapan süpermarket vs. gibi ticari kuruluşların geliri de burada sayılmaz, çünkü bunlar da hizmetlerden sayılır. Ancak bu tip aktiviteler de son kertede tarım etrafında döner.
Kanlı Kanlı
Gelelim petrole…
Bugün gelinen noktada “gelişmiş” ülkelerdeki taşıma ve ulaşımının çok büyük bir kısmı petrolle çalışan araçlarla yapılmaktadır. Bunun istisnası bazı ülkelerdeki demiryolu ağı aracılıyla yapılan taşıma ve ulaşımdır ki bunun payı da pek yüksek sayılmaz.
ABD gibi barınmanın çoğunlukla kentler dışında ve dağınık olduğu, toplu taşımacalığın son derece yetersiz olduğu bir ülkede insanlar işlerine gidip gelebilmek için arabalarını kullanmak zorundadırlar.
Öyle ki petrol arzında oluşabilecek bir sıkıntı, çok kısa bir süre içinde ABD ekonomisinin her alanını topyekün etkileyecektir. Zira insanlar ister tarımda, ister sanayide, isterse hizmet sektöründe çalışıyor olsunlar, işlerine gidemedikleri takdirde üretimleri bir anda sıfırlanır. Kaldı ki, ABD gibi bir yerde dağıtımın da öbek öbek “shopping mall” tadında olduğu bir yerde böyle bir sıkıntı sonucu tüketim dahi zora girer. İnsanlar aç-bilaç kalırlar.
Kısacası, insan bedeni için su neyse, “gelişmiş” ekonomiler söz konusu olduğunda, bugün için, petrol de odur. ABD gibi bir yerde eknominin petrolsüzlüğe dayanması birkaç günü, bilemediniz birkaç haftayı geçmez. Sonra herşey darmadağan olur.
Bunu, 1970′lerin petrol krizleriyle iyice öğrenmiş olan ABD yönetimi, Stratejik Petrol Rezervi altında, ABD’ye birkaç ay yetecek kadar petrolü stoklamaktadır.
Petrol topraktan çıkar. Her topraktan da çıkmaz. Çıktığı yer vardır, çıkmadığı yer vardır. ABD’de (örneğin Alaska’da), zengin petrol yatakları vardır (22 milyar varil civarında olduğu söylenmektedir). Bu kaynaklar (günlük tüketimin 20 milyon varil olduğu göz önüne alındığında) ABD’ye üç yıl kadar yetecek bir miktadadır. ABD bu kaynakları henüz çıkartmaz. Bunun bir nedeni ekonomik gerekçeler olsa da, diğer nedeni bunu sonlara saklamak arzusudur. Nitekim petrol kısıtlı bir kaynaktır. Sonuna yaklaştıkça da oyun kızışacaktır.
Bu arada, petrol henüz bitmemişken ve “gelişmiş” eknomilerin petrole bağımlığı sürüyorken bu çerçevedeki amaç, petrol arzınının mümkün mertebe akışının sürmesi, ve mümkünse petrol fiyatlarının aşırı derecede birdenbire yüselmemesinin sağlanmasıdır. Zira, yukarıda açıklandığı gibi “gelişmiş” ekonomiler bu meretin müptalasıdırlar. Kaldı ki bugün için “gelişmekte olan” eknomilerde de gelinen nokta budur.
Diyebilirsiniz ki? Peki “gelişmiş” ülkeler bu mereti tüketmenin müptalası da, petrol ihracatçısı ülkeler de bunu üretip satmanın müptalası değiller midir gelinen bu noktada? Evet öyledir. Ancak bu “küreselleşen” dünyada “gelişmekte” olan ülkeler dörtnala ekonomilerini büyütmekte olduklarından bu metayı bugün veya yarın tüketme meraklısı olanlar göreceli olarak boldur.
Kısıtlı bir kaynak olan petrole bu denli ihtiyacı olan bir ülkenin (ya da bloğun) bu çerçevede yapabileceği üç şey vardır:
- Neo-kolonyalist bir biçimde petrol kaynaklarını yalnızca kendisinin kullanacağı şekilde petrol çıkan toprakları direkt veya indirekt bir şekilde kontrol etmek;
- Başka devletlerin birinci şıkka başvurmasını önleyerek petrolün açık pazarda serbest olarak fiyatının belirlenmesini sağlamak;
- Bekleyip görmek, ve bir başkasının (bir dünya devinin) ikinci şıkkı hayata geçirmesini ve tutmasını ummak.
Iran’ın yakın tarihini incelemiş olanlar bilirler => Uzunca bir süre birinci şıkkı kendi çıkarlarları için hayata geçirmeye çalışan Avrupa devletlerinin oyunlarıyla gitmiş, sonunda 20. yüzyılda bir dev olarak ortaya çıkmış olan ABD’nin ikinci şık için bastırmasıyla devam etmiş, sonra da Humeyni epizoduyla yeni bir boyut kazanmış acıklı bir hikayedir.
Hiç kuşkusuz ki en azından Iran’nın 20. yy’ın ikinci yarısından itibaren tarihi petrol oyunlarıyla damgalanmıştır. Birinci Körfez savaşının da ardında petrol yatar. Ikinci Körfez savaşı biraz daha karışık olmakla birlikte yine bir petrol boyutu vardır. ABD’nin BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ile bir ara moralist gerekçelerle vazgeçermiş gibi gözüktüğü, ama aslında şu an aynen devam eden, petrol zengini Ortadoğu ülkelerinde baskıcı oligarşik rejimleri destekleme politikasının ardında da petrol vardır.
Şu ana kadar ABD’nin politikası, ikinci şıktır => yani petrolün serbest piyasada alınıp satılabilmesini sağlamak. Geçmişte Ingiltere ve Italya gibi bazı ülkelerin birinci şıkka benzer yaklaşımları olmuştu (bkz Iran tarihi). Ancak şu an gelinen noktada Avrupa devletlerinin hemen hepsinin tercihi üçüncü şıktır => Yani ABD’nin pazarı açık tutmasını beklemek. Zaten verili güç dengelerinde başka bir şansları yoktur. Bu arada Türkiye’nin de, net bir petrol ithalatçısı olarak, tercihi (ve kudreti) yine bu yöndedir.
Geçtiğimiz yıllarda petrolün varili $30 gibi bir rakamdan bugün $75 civarına fırlamıştır. Çin’in gelişimi böyle sürerse, önümüzdeki kısa vadede $100 civarına konumlanması işten bile değil gibi gözüküyor. Şu ana kadar ABD’nin petrol konusundaki politikası halen ikinci şık olmaya devam ediyor. Ama petrolün varili birgün $1000 olursa, bunu hâlâ sürdürebilecek midir? Bir başka değişle herhangi bir ABD başkanı, hemen hepsi araba sürücüsü olan seçmenlerinin karşına böyle bir tabloyla çıkmayı göze alabilir mi? Bilen bilir, ABD seçmeni benzin istasyonunda kaç para vererek çıktğı ile çok ilgili bir seçmen kitlesidir. Bu durumda gelecekte ABD’nin politikasının birinci şıkka kaymayacağı yönünde hiçbir garanti yoktur. Zaten izlediği politiklarla kendisine bu opsiyonu açık tutmayı sürdürüyor.
Irak’ın ikinci Körfez Savaşı’ndan sonra ABD tarafından işgali, ABD açısından iki şıkka da yatkın bir süreci başlatmıştır. Zira ABD bugün Irak petrollerinin tümünü (yakın müttefiki olan Ingiltere ile birlikte) kontrol eder bir konumdadır. Gelecekte hangi şıkkı tercih edeceği bugün için bilenemez. Büyük bir ihtimalle ABD yönetimi için iki opsiyon da, gelecekteki dünya konjonktürüne bağlı olarak, şu an için açıktır.
Yalnız şunu da unutmamak gerekiyor: Viatnam Savaşı’ndan acı dersler çıkarmış olan ABD seçmeni, Irak’ta olup bitenlerden hiç de etkilenmiyor değil. Bu da, gelecekteki ABD yönetimlerinin ellerindeki opsiyonları bir ölçüde daraltabilir. Gelecek yılın seçimlerine hazırlanan Demokrat adayların birçoğu bugün Irak’tan “kontrollü” (petrol bölgelerinin “kontrolü” olsa gerek bu) bir çekilmeyi savunur durumdadır. Tabii başa geçerlerse ne yaparlar, o bugün için bilinemez.
Fallı fallı
Bu tablonun yakın gelecekte değişebilmesinin bir yolu, “gelişmiş” ve “gelişmekte olan” ekonomilerin petrol bağımlığından kurtulmasıdır. Bu da ancak teknolojik ve altyapısal değişikliklerle mümkün olacaktır. Örneğin hidrojenin ulaşımda bir enerji vektörü olarak kullanılması hem bu bağımlığı ortadan kaldırabilecek, hem de çevreye verilen zararı kısabilecek bir teknolojik yenilik olabilir. Tabii hidrojen üretmek için gerekli enerji fosil yakıtlardan elde edilmezse… Nereden üretilecek peki bu enerji? Görünen odur ki uzun vadede çevreye zarar yaratacek olsa da, kısa vadedeki çevre katastrofundan kurtulmanın tek yolu bunu nükleer enerjiyle üretmektir. Tabii bu arada yenilenebilir enerji kaynaklarını (güneş, rüzgar, dalga, vs) geliştirmek ve bir raddede nükleerden vazgeçebilmek kaydıyla.
Peki nereden elde edilir nükleer enerji? Uranyumdan. Nereden çıkar uranyum? Topraktan…
Hidrojeni direkt bir vektör olarak kullanmanın çeşitli sakıncaları bulunduğundan, bazı çevreler bunu bir bor bileşeniyle araçlara kadar götürme fikrini geliştermektedirler. Peki nereden çıkar bu bor? Topraktan…
Bu arada ABD’deki ilgili çevreler, bir yandan petrole bağımlıktan kurtulmanın yollarını ararken, bir yandan da hidrojen ekonomisin bugün için çok uzak olduğunu düşündüklerinden olsa gerek, çareyi bio-yakıtta (ki pratikte bu ethanol olacaktır) bulmaktalar. Ethanol bildiğimiz etil alkoldür. Şeker kamış, şeker pancarı, mısır gibi şeker ihtivası yüksek bitkilerden elde edilir. Peki bu bitkiler nereden yeşerir? Topraktan… Bir de bunun yiyecek ve sanayi bitkileriyle yarış halinde olduğunu düşünün bir kez…
Uzun lafın kısası, yakın gelecekte “gelişmiş” ekonomilerpetrol müptalalığından kurtulsa bile bir şekilde toprak bağımlılığından kurtulamayacalar gibi gözükmektedir. Bu, teoride mümkün olsa da pratikte olası gözükmemektedir.
Hani bana, hani bana?
Söz konusu olan küreselleşme fenomeni olduğunda Türkiye’nin önünde bu olguyu red veya inkâr etme lüksü yoktur artık. Bu olguyu beğenirsiniz veya beğenmeyebilirsiniz ama şunu kabul etmek durumundasınızdır ki bu, dünyanin bugünkü meylidir. Öyle ki bunu bugün ABD istese bile tersine çevirmekte epeyce zorlanacaktır. Akan sulara karşı kürek çekmenin hiç kimseye bir faydası yok. Buna şöyle veya böyle bir reaksiyon vermek, şu veya bu şekilde uyum sağlamak zorundayız. Yoksa sonumuz ufalıp yokolmak olur.
Türkiye’ye düşen, verili bu koşullarda, ekonomik dinamizmini ve uluslararası dengeleri mümkün mertebe lehine kullanarak, “gelişmekte olan” ülkeler arasından sıyrılmaya çalışmaktır.
Söz konusu olan AB veya ABD ilişkileri olduğunda yapıcı ama yalaka olmayan, onurlu ama paranoyak olmayan ince bir politika izlemek olmalıdır amaç.
Kaldı ki ABD ve AB, Türkiye’de bazı çevrelerin tanıttığı gibi monolitik bloklar olmaktan çok uzaktır. ABD’de hemen her konuda birbiriyle çatışan çıkar ve fikir çevreleri vardır. AB’de ki durum iyice heterojendir.
Ucuz ABD ve AB düşmanlığına rağbet etmeyelim. Bu dünyada kimse kimsenin ilelebet dostu ya da düşmanı olamaz. Uluslarası ilişkiler esas olarak çıkar hesapları üzerine kurulur. (Bir de buna “dünyanın ve insanlığın iyiliği” gibi parametreler eklenirse daha iyi olur tabii.)
Yalnız bunu yaparken ipin ucunu kaçırmamak, “toprak artık önemini yitirdi”, “petrol de neymiş” gibi “fuite en avant” (ileriye kaçış) pozisyonlara düşmenin alemi yoktur… Eleştirel düşünce bunu gerektirir…
Popularity: 42% [?]
