Dip Dalgası, Tarihin Motoruna Karşı (Yalan Balonları Patlıyor -III-)
August 6th, 2007 at 5:47 am (Ekonomi-Politik)
Yazan: Kerem Kandemir
[Yazının 1. Bölümü I 2. Bölümü ]
Sizi dünyadan kopararak, kendi karadüzenlerini sürdürmek isteyen yerel asalakların, dünyada olup bitenlere ilişkin bir araştırması, bir çalışması, bir gözlemi, bilgisi, bulgusu ya da entelektüel manada değer ifade edebilecek her hangi bir referansları, dayanak noktaları olmadığından, işlerini küfür, hakaret, karalama, iftira ve sloganlarla görmeye çalışırlar.
Siz onların karşısına araştırmayla, bilgiyle, argümanla çıkarsanız ve insana yakışır bir şekilde derdinizi anlatmaya çalışırsanız, sözlerinizi bitirdiğinizde, görüşlerini anlatma sırası onlara geldiğinde, ağızlarından, salyalara bulaşmış halde şu tür hitaplar dökülür: “Vatan haini! Satılmış! Müstemlekeci! İşbirlikçi!” Ezberi bozulamayacak kadar sürüngensi olanlar (hani şu, Hulki’nin, insanla timsah evrimlerini bağlayan ara tür olduğundan şüphelendiği fotomontaj yaratık geldi gözümün önüne), peş peşe sloganlar da patlatabilirler, akabinde. Lakin, hepsi odur işte, ussal cephanelerinin. Küfür ve slogan faslı bitince, söyleyecek başka bir şeyleri kalmaz.
Her neyse, sözel alanı kuru sıkı salvolarla, slogan ve hakaretlerle işgal etmeyi kendine misyon edinmiş dip dalgacılarını, tarihin motoru, zaten, kendi yarattıkları girdapta boğuyor. Bu, kaçınılmaz bir süreç. Medeniyetler tekamül ettikçe, insanoğlu korkularını aşıp özgürleştikçe, bu dip dalgacı sürüngenler de, can çekişerek, çığlıklar atarak, tarihin çöplüğüne doğru sürükleniyorlar. Nesilleri tükeniyor; kökleri kazınıyor.
Çok gerilere gitmeye gerek yok; daha 200 yıl önce, yüzbinlerce insan, o zamanın ideologlarının dolduruşlarıyla (indoktrinasyon), monarşiyi, krallıkları, soyluluğu savunmak için, bunların gücünü yitirerek tarih sahnesinden silinmesini engelleyebilmek için, pisi pisine canlarını verdiler. Onlara, monarşinin, soyluluğun, uğruna ölünecek kutsal değerler olduğu öğretilmişti. Çarkların arasına kendi vücutlarını sokarak, tarihin motorunu durdurmaya çalıştılar. Ne oldu pekiyi sonuçta? Burjuva devrimi, bunları ezip geçti. “Yaşasın Kral!” diye bağıranlar kaybetti, “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik!” diye bağıranlar kazandı. Aydınlanma’nın, modernitenin akla dayalı değerleri yeni dünya düzenini belirledi.
Tarih öncesi devirlerden beri bu böyleydi ama biz, tarihin motorunun durdurulamayacağını, gelişimin, özgürleşmeye doğru değişimin -dip dalgacılar tarafından yavaşlatılabilse bile- engellenemeyeceğini Marx’tan sonra öğrendik. İnsanlık tarihinin nasıl devindiğini, onu doğru okumak için kullanılması gereken yöntemi, ondan öğrendik.
Demek istediğim, internetten sonra patates-soğana geri dönüş mümkün değildir. Tarım devri bitmiştir ve tarım devrinin kutsalı olan toprağa, toprağı yüceltmeye geri dönülemez. Bu konuda, kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Kaçınılmazlık kavramı ile işaret edilen durum budur işte. Diş macunu, tüpünden; cin, şişesinden çıkmış bir kere. İnternetin zihinlerde yol açtığı özgürleşmeyi yok edemezsiniz artık.
Aynı şekilde, uluslarüstü, küresel bir perspektiften üstyapıyı analiz ettiğinizde, küresel ekonomide (altyapıda) gelinen noktanın yeni bir ideoloji olarak küreselleşmeyi dayattığını görebilirsiniz. Artık, istesek de, istemesek de, ulus-devlete, milliyetçiliğe (makrosuna ya da mikrosuna) geri dönmek diye bir seçenek yok! Bunları, birer değer olarak yeniden üretmek, kutsallaştırmak, yüceltmek, yeniden allamak, pullamak… Nafiledir, beyhudedir.
Feodaliteye son veren devrimin, ta o devrin doğurduğu kavramlardı ulus, ulus-devlet. Milliyetçilik de, kapitalizmin başat ideolojisiydi. 200 yıl boyunca, yüzmilyonlarca insan ölmüştür uğrunda. Lakin, tarihin motoru durmuyor işte. O devrin ilerici ideolojisi, insanoğlunun altyapıyı yeni bir düzleme taşımasıyla birlikte, miyadını doldurmuştur. Bayrağı küreselleşmeye teslim etmesi bir zaruret halini almıştır. Artık, bu saatten sonra, bu konuda, sizin, benim… Kimsenin yapabileceği bir şey yoktur.
Ha, şu olur: Zorlarsak, milliyetçilik, daha uzun yıllar, bir zombi gibi etrafta dolanmaya ve milyonlarca insanın daha canını almaya devam eder. Edecektir de. Zira, hala, neredeyse bütün devletler, kendi vatandaşlarını, bu ideolojiyle indoktrine etmeyi sürdürüyor, “Ne olur, ne olmaz.” diye. Daha, çok insan ölüme gidecek, kutsal bir değer olarak içselleştirdikleri milliyetçilik için. Ya sonra? Sonra… Belki elli, belki yüz yıl sonra ama bir gün mutlaka, milliyetçilik, o günün dünyasında, monarşinin, krallıkların, bugünün dünyasında düştükleri duruma düşecek. Küreselleşmenin siyasi sembolleri, bayrakları dalgalanacak, dünyanın her yerinde. İşte bugünle o gün arasında, milliyetçilik uğruna ölen herkes, pisi pisine ölmüş olacak. İşin acı, yürek sızlatan tarafı budur.
***
Madem ki kaçınılmaz, küreselleşme diye adlandırdığımız sürecin emekleme dönemine, biraz daha yakından bakalım:
Önceki tefrikalarımızda, işgücünün sosyal bölünmesinde (social division of labour) meydana gelen dönüşümlerin, dünyanın siyasi ağırlık merkezini de değişmeye zorladığını anlatmaya çalışmıştık. Artık, uluslararası siyaseti, reel politik araçlarıyla anlamlandırabilmek için, kim kime silah satıyor ya da kimler enerji gereksinimlerini karşılamak için ne dolaplar çeviriyor, diye bakmanın işe yaramayacağını yazmıştık. Kapalı kapılar ardında nelerin konuşulduğunu, hangi pazarlıkların döndüğünü kestirebilmek isteyenlerin, temel kriminolojik düstura sadık kalarak, parayı takip etmeyi sürdürmeleri gerekir, demiştik. Örneğin, A.B.D., Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne girişine onay vermeden önce, on yıl boyunca neyi sağlamaya çalıştı? Ya da soğuk savaş sonrası, kanunsuzluğun ve mafyaşalmanın zirve yaptığı Rusya gibi bir memleket, bayram, seyran değilken ve hukuki açıdan çözmesi gereken onca başka sorun varken neden birden bire uluslararası telif ve patent haklarının korunması hususunda ciddi bir mücadeleye girişti?
Sevgili komplocular, entelektüel alana bir katkınız olsun istiyorsanız, finans kapitalin, telifin, patentin peşinden gidin. Aksi takdirde, emperyalizm gibi içi boş bir takım kavramlara saplanıp, Soğuk Savaş’ın arkaik unsurlarına referans veren bir ezberle, bozuk plak gibi “silah tacirleri”, “petrol savaşları” diye sabuklamayı sürdürüp, tarihin çöplüğündeki yerinizi hazırlamış olursunuz.
Oyun kuramı çerçevesinde bakılacak olduğunda, durağanlık arzeden ideal durum senaryolarından biri, her memleketin, kendi kıyaslamalı avantajını (comperative advantage) maksimize edecek şekilde, ekonomisini tanzim etmesidir. Zira, tarihsel perspektiften baktığınızda, bütün büyük medeniyetlerin, memleketler arası ticaret yoluyla refah ve zenginliklerini arttırdıklarını görürsünüz. Besin zincirinin tepesindeyse, her daim, teknolojik açıdan en ileride olan ülkeler yer almıştır. Her kim ki, üniversiteler ve AR-GE faaliyetleri için azami kaynağı ayırır, o ülke, üstün silah ve üretim teknolojisiyle uluslararası alanda egemen hale gelir. Bu senaryoya ilişkin simülasyonu uzun vadeye taşıdığımızda, besin zincirinin tepesinde yer alan memleketlerin, bir noktadan sonra, kendilerini, neredeyse tamamen telif ve patent, ticaret ve finans ağırlıklı birer ekonomiye dönüştüreceklerini, zincirin daha alt halkalarını oluşturan ülkelerin de, sırasıyla, yüksek teknoloji gerektiren ürünler, kitlesel tüketime yönelik endüstriyel ürünler ve en nihayetinde de çiftlik ürünleri (tarım ve hayvancılık) ile iştigal edeceklerni öngörebiliriz. Yani, ülkelerin kendi içlerindekine benzer bir sektörel işgücü dağılımı, bu kez, kıyaslamalı avantaj ilkesi çerçevesinde, ülkeler arası ticari faaliyeti tanzim etmeye başlayacaktır.
Kuramsal olarak izah etmeye çalıştığımız bu süreç, küreselleşme dediğimiz olgunun da temel dinamiğini oluşturmaktadır. Gelişmiş ülkeler kategorisindeki ekonomiler için, esasen, tarımsal ve hatta endüstriyel üretim, angaryadır. Bu ülkelerdeki sermaye birikimi, üretim için, işgücünün görece çok daha ucuz olduğu az gelişmiş ülkelere akmak istemektedir. İnanması zor ama gelinen noktada, Çin dahi (hızla büyüdüğü ve geliştiği için) cazibesini kaybetmeye başlamış, küresel sermaye, Viyetnam, Kamboçya gibi yeni işgücü pazarlarına yönelmiştir. Görüldüğü üzere, siyasi müdahaleler (ya da kaygılar) olmadığı koşulda, tıpkı bileşik kaplar teorisinin öngördüğü gibi, sermaye, çok olduğu yerden az olduğu yere doğru akmaktadır. Yabancı sermaye çekmek, başkalarının parasıyla kalkınma fırsatı elde etmektir. Ha, kendilerine akan sermayeyi nasıl kullandıkları, verimli yatırımlar için mi, yoksa tüketim için mi harcadıkları, ülkelerin kendi meselesidir. Küreselleşme, -ceteris paribus- ülkeler arası kalkınmışlık düzeyi farklılıklarından beslenen bir mekanizadır. Dolayısıyla, söz konusu farkları azaltıcı etkisi vardır ve uzun vadede, kendi kendisini yok edecektir. Yani, küreselleşme süreci, zaman içinde, ülkeler arasındaki gelişmişlik farklarını minimize edeceğinden, küresel sermaye hareketleri de adeta entropiye maruz kalacaktır.
Kuşkusuz, küreselleşme, yukarıda sözünü ettiğimiz sermeye hareketlerine indirgenemez. Benzer şekilde, malların en ucuza üretilebildekleri yerlerde üretilip, karlı bir şekilde satılabilecekleri tüm pazarlara ulaştırılması da küreselleşmenin temel dinamiklerindendir. Malların ve bilginin küresel ölçekte görece düşük maliyetlerle dolaşımı, ulaştırma-lojistik ve iletişim teknolojilerindeki muazzam gelişme sayesinde mümkün hale gelmiştir. Siyasi ve sosyal engeller kaldırılabilse, işgücü ve dolayısıyla hizmetler de, en fazla gereksinim duyuldukları ülkelere ve coğrafyalara doğru hareket etmek isteyeceklerdir. Tüm bunlar birlikte düşünüldüğünde, küreselleşme olgusu, verimliliği arttırarak pastayı büyütmekte, geri kalmış ülkelerin, bu büyüyen pastadan daha fazla pay almalarını sağlamaktadır.
Pekiyi bunda ne kötülük var? Eğer yazdıklarımız, analizlerimiz doğruysa, neden küreselleşmeye bir emperyalizm/ülkeler arası sömürü versiyonu olarak bakılıyor?
Bu sorunun yanıtını bulmak için, küreselleşmeden kimlerin, hangi kesimlerin muzdarip olduklarına bakmamız gerekiyor. Bunun en kolay yolu da, bu kez parayı değil, bağırtıları, çığlıkları takip etmek. Aklımıza gelen ilk örnekleri sıralayalım:
- Kendin pişir, kendin yeciler… dünya standartlarında üretim yapamayan, kalitesiz, tapon malları, gümrükler ve başka bürokratik engellerle korunan bir iç pazara, o iç pazarın zavallı, çaresiz tüketicilerine kakalayan sanayiciler… İşte bunlar çok rencide olurlar küreselleşmeden.
- Teknoloji geliştirmeyen, rekabet gücünü arttırmak için parmağını kıpırdatmayan, kurulu karadüzenden beslenen, klientelistik ilişkileri sayesinde, gayri ekonomik ölçütlerle devletten iş kaparak geçinen sülükler…
- Gelişmiş memleketlerin görece yüksek ücretle çalışan işçileri… Doğrudur, küreselleşmeyi engellemezseniz, Amerika’nın, Batı Avrupa’nın fabrikalarında üretim yapmak mümkün olmaz. Kol emeğinin ehemmiyetli olduğu her sektörde çözülme olur. Batı’nın gelişmiş memleketlerinden sökülen sanayiler(fabrikalar), işgücünün görece çok ucuz olduğu fakir, az gelişmiş memleketlerde kurulur, oraları kalkındırmaya başlar. Haliyle, Batı’nın semirmiş orta sınıfını oluşturan işçiler de feryat etmeye başlar, küreselleşme silindiri üzerlerinden geçerken.
- Kendi devletleri tarafından korunan tekeller, karteller ve rantiyeler… Küreselleşme dalgası, bizim mentelektüellerimizin uydurma, zorlama dip dalgasına benzemez. Önündeki siyasi engelleri kaldırdığınız anda, rekabetsizlikten beslenenlerin suratında şamar gibi patlar.
- Küçük, düzgün çalışan, görece verimli ama ölçek sorunu yaşayan şirketler… Küreselleşme, ölçek ekonomisi dinamikleri çerçevesinde, sırf daha büyük olduğu için aynı zamanda daha güçlü ve daha rekabetçi olan balıkları kayırır. Küçük balıklar, büyükler tarafından yutulmak (acquisition) ya da kendileri gibi başka küçük balıklarla birleşmek (merger, pazarın konsolidasyonu) şeklinde bir kadere doğru sürüklenirler. Haliyle, küçük olsun, benim olsuncular, küreselleşmeden hoşlanmaz.
- Mentelektüeller… Evet, şaşırmayın hiç. Kalkınma, bir ülkedeki insanların ortalama eğitim düzeyinin artmasına yol açar. Yabancı dil bilenlerin, dünyayı takip edenlerin, internette gezinenleri sayısı dramatik bir şekilde artar. İşte o zaman, kapıcı yapmayacağınız adamlara, yazmaları için gazetelerde köşe veremezsiniz. İşte o zaman, daha iki kelimeyi bir araya getirmekten aciz yaratıkları, altlarına uzman konuk, akademisyen, gazeteci-yazar gibi etiketler yapıştırarak TV’lere, açık oturumlara çıkartamazsınız.
Lakin, bizim ülkemiz özelinde ele alacak olursak konuyu, küreselleşmenin, mentelektüellerimizin medyatik saltanatlarını tehdit eden bir nitelik taşımadığını itiraf etmek zorundayım. Zira, Türkiye’deki en gerici, en karanlık sınıflar, en eğitimli sınıflardır. Psikolojik harp uygulamalarından en fazla etkilenen, tehdit algılaması en yüksek, en etkili biçimde korkutulabilen, korkusundan realiteyle bağı kolayca koparılıp cinnete sürüklenebilen, dolayısıyla da aydınlanmış her bireyin yapacağı gibi daha fala özgürlük talep edeceğine, bütün özgürlüklerinden yok pahasına vazgeçmeye hazır bir şekilde sadece, hayali, sanal tehditlere karşı daha fazla güvenlik talep eden, çoğu en az lise, üniversite mezunu, meslek sahibi kesimlerdir bunlar. Binaenaleyh, küreselleşme bizim kaymak tabakamızı iflah edemez, onların gözlerindeki mührü kaldıramaz. Çünkü zaten, görece en fazla okuyup yazan, en fazla internette dolanan insanlar bunlardır. Cumhuriyet okuyup tehlikenin farkına varırlar. Elektronik posta listeleri oluşturup bilinçlerine taşıdıkları tehlikeyi ve korkuyu etraflarına da yaymak için var güçleriyle çalışıp, bir işaretle, bindirilmiş kıtalar halinde meydanları doldurur, -şeytan taşlarmış gibi- “Şeriat’a hayır!” diye haykırırlar.
Mentelektüellerimiz rahat uyusun. Küreselleşmenin bilgiye erişim alanında sağlayacağı sinerji, benim memleketimin okumuş insanına hiç işlemez. On yıl sonra, yirmi yıl sonra bile, el alem uzayda kurduğu kolonilerde tavla oynarken, biz hala meydanları doldurup “Kahrolsun emperyalizm, kahrolsunA.B.D.!” diye bağırıp dururuz.
Yazımızın başında, tarihin motorunun durdurulamayacağını, dip dalgacılarının kendi yarattıkları girdapta boğulacaklarını söylemiştik. Çevrede, merkezin kendi iktidarını korumak için, mentelektüeller aracılığıyla piyasaya saldığı korku propagandasına aldırış etmeden yaşamayı becermeye başlayan, hamaset yerine karnını doyuracak somut şeyler talep eden, paragmatist çıkar gurupları, yeni kitleler oluşmaya başlıyor.
Bu şizofrenik, bu paranoid cinnet sarmalı kırılacaksa, bunu, memleketimin okumuş sınıfları değil, cahil diye horlanan, “Böyle halka böyle iktidar layık zaten.” diye aşağılanan, bir çuval kömüre oyunu satmakla suçlanan varoş insanları yapacak.
Memleketim, memleketim, memleketim… Ayaklar baş olduğunda, sen de kurtulacaksın inşallah…
***
Not: Bir önceki yazımızda, dostlarımızın ısrarlı talepleri üzerine, Irak’ın işgalini yorumlayacağımızı vaat etmiştik. Lakin, bize göre, işgali manalandırma açısından, küreselleşme hakkında uçurulan yalan balonlarının patlatılması öncelik arz etmekteydi. Şimdi, hayırlısıyla, sloganlarla zehirlenmiş, mayınlanmış bir alanı temizlemiş olarak, bu vaadimizi, daha steril bir ortamda gerçekleştirme imkanı bulacağız.
Popularity: 21% [?]

Tunçblake şöyle yorumlamış:
August 27th, 2007 at 8:11 pm
Kerem, hala Tevfik Ayhan’ın yazısında, sana yönelik eleştirileri cevaplamadın. Özellikle, altını çizdiği iktisadi değer ve politika arasindaki ilişki, yani ekonomi-politik bakış, senin iddia ettiğin gibi, globalizm çagında cografyanın (ulus devletin, bir anlamda) önemsizleşeceğini değil, aksine, öneminin artacağını öne sürüyor. Aynı şekilde, bu bakış, askeri gücün, globalizmle yeni bir önem ve rol kazandığını, mesela telif teknolojisinin askeri destek olmadan ayakta tutulamayacağını öne sürüyor. Bu çerçevede, senin yukarda verdigin listede, globalizmden kim kaybeder, kim kazanır sorusuna, önemli farklar getiriyor. Bunlar gibi, aynı yazıda, bayağı geniş bir spektrumda, insanın varoluş sorunsalı ile ilişkilenmiş bir kaygı dile getiriliyor ki, globalizmin öncelikleriyle, senin iddia ettiğin sonuçlarıyla, son üçyüz senedir, hayatta kalmayı en önemli şey sayan (bu, modernizmin, evrim teorisi dolayısıyla bir çok söylem alanına yansıyan önemli bir boyutudur) bir bakış açısı, bu temelden hareket edip, ona dönen bir bakış açısı ortaya koyuyor ki, senin yazın, modernitenin bu en önemli motorunun, artik, insanliğın global dünyadaki kültüründe önemli olmadığını öne sürüyor. Bütün bunlara bir açıklama bekliyoruz ki, biz de yorumlayalım.