“Yazı Bekliyorum…”

say-no.jpgYazan: Pınar Elmasoğlu

Bekleyen ben değilim. Beklediğim ise, olanca sıcaklığı ile ılıman iklim kuşağında konumlanan güzel ülkemin çöl sıcaklarıyla kavrulduğu yaza dair günlerden biri daha değil üstelik.

“Yazı bekliyorum,” yazası olmayan insanı yazmaya mecbur kılma cümlesi. Kibar, mesafeli. Yazarken göğüste bir sıkışma ile soluklandıkça yine de dağılmayan bir daraltma cümlesi, seyrek bir emir kipi, tatlı tatlı kaşındıran bir buyurma. Üstelik işin fenası, yazmaya çalıştıkça yazı bekleyen kişinin yüzü kağıdın önüne geliyor, gözlerimi görüntüden kurtulmak için sağa sola kaydırıyorum ama nafile. “Yazı bekliyorum” beyaz ve çıplak, mürtet ayaklarının ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi edilgen ama güçlü bir ısrarla üzerime üzerime yürüyor, kıvranıyorum…

Hayır, şimdi yazmak istemiyorum.

*****

Çoğumuz “hayır” demeyi hep ileri yaşlarda kendi çabamızla öğrenmiş, öğrenmek zorunda kalmışızdır. Hayatta bize öğretilen ilk şeylerden biri; “ istemediğimiz” şeyleri de “yapmak zorunda” olduğumuzdur. Çocukken sevmediğimiz yemekleri “yararlı” olduğu için yemek zorunda bırakılmış, okulda hiç merak etmediğimiz konularda yazılmış, bir çoğu zihnin çöplüğünde çürümeye atılan bilgilerle dolu kitapları “gerekli” oldukları için okumaya mahkum edilmişizdir. Birileri hep bizim için kararlar vermiştir, geleceğimiz üç saatlik şıklı sorularda standart sapmalara kurban edilmiş, bize sormadan yaratılan en “güvenlikli” ortamlarda, genellikle seçme hakkımız olmayan bir sistemde büyütülmüşüzdür birçoğumuz.

Bize dayatılan şeylerin karşısında birazcık huzurlu durabilmenin kolay yolunun “boş vermek” olduğunu keşfettiğimizde ise, önce itiraz etmeyen suni uyumlu çocuklar, sonra da bir türlü “hayır” diyemeyen büyükler haline getirilmişizdir zamanla. Kendimizi bulmaya başladığımızda, istemediğimiz şeyleri yapmamanın yolunun “hayır” demekten geçtiğini anlamamız oldukça acılı bir süreçtir; bunu en doğal hakkımız olarak değil de bir başkaldırıymış gibi görmeye başlarız içten içe. Yıllarca sinmiş ruhların soyunduğu ani militanlık rolü öyle kolay bir şey de değildir elbet. Kendimizin kendimize alışması bir yana, çevrenin buna alışması da zaman alır. Sonuçta buna “ergenlik çağı” gibi bir yakıştırma gelip kondurulur, hormonlar tüm olan bitenden sorumlu tutulur, içler ferahlar, yüreklere soğuk sular serpilir, çocuğunu sevgiyle büyüten ailelerde savaşılacak tek şey sivilcelerdir.

Yetişkinliğe geçerken “hayır” diyebilmek, kişiliğimizde en övünç duyacağımız, ama hazmedilememiş bir ödül gibi üzerimizde asılı kalmıştır çoğumuz için. Hayır diyebiliyor olmanın gizli gururu, itirazsız olmaya zorlanılan vicdanlarımızı öyle pişmanlıklara sürüklemiştir ki bazen, sonunda hep beraber susup tepki vermemeyi öğreniriz, bu da kolay bir yoldur çünkü. İstemediğimiz şeylere baş kaldırıp, kişisel bağımsızlığımızı peş peşe zaferlerle kutlamaya başladığımız ilk gençlik dönemlerinde, topluma karşı, ailemize karşı, sevgilimize karşı en değerli silahımız oluverir “hayır” kelimesi. Bir şeylere niçin itiraz edildiğinin önemi bir taraflarda gizlenmiş kaldığından, hayır demenin altındaki anlamları, serzenişleri, zorla oldurmaya çalışmaları, eksik gelenleri hiç düşünmeyince de, çocuklarımızı -bırakalım rahat oynasınlar- hezeyanlarında “kirlenmek güzeldir “ sloganlı ebeveynlere dönüşüveririz fark etmeden. İtirazların içini anlamlı bir biçimde dolduracak söze sahip olmayanlarımızın bile, evlerindeki sivri sehpa köşelerine takacak yuvarlak lastik topları vardır; hijyenik ortamlar ve güvenlikli evler, apartman içlerindeki oyun parkları özgür ruhları desteklemese de iç ferahlatıcıdır.

Kendimizi bulduğumuz, kendimizde bulduklarımızın içinde debelendiğimiz dönemlerde “hayır” demenin açtığı kapıları, kapadığı kapıları da kendimizle beraber keşfetmeye başlarız. O zaman kıvançla dolar içimiz; ya da delicesine bir kaçış başlar kendimizden. Hayır demeyi acı çekerek, kıvranarak, düşe kalka öğrenmiş olabiliriz belki de. Oysa öğrenemediğimiz önemli bir şey kalmıştır geriye; kendimizle kendimizi en barışık sandığımız anda dahi bize “hayır” denildiğinde içimizde kırılan camdan duvarların altında eziliverir ruhlarımız, kendimize karşı onca zaferden sonra bile, bize “hayır” denildiğinde ne yapacağımızı öğrenememişizdir.

Gerçek yenilgimiz ise gerektiği zaman kendimize “hayır” diyemediğimiz durumlarda başlar. Böyle zamanlarla baş edebildiğimizde ise verdiğimiz cevabın pek önemi yoktur aslında. Bazen de açık açık ve şüphesiz evet diye bağıran “hayır”lar vardır. Orada tüm gücüyle isteyerek yükselen iç sesimizi “hayır” diyerek seslendiririz. Biri gelip bizi kendimizden kurtarsın diye, biri gelip içimizdeki sesi duyduğunu anlatsın, onaylasın diye. Bazen ise sadece dövüşmeyi sevdiğimizden…

*****

Hayır, şimdi yazmak istemiyorum.

Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>