Kahrolsun A.B.D.! (Yalan Balonları Patlıyor -II-)

anti-abd02.jpgYazan: Kerem Kandemir

(Yazının birinci bölümünü okumak için klikleyin)

Buraya kadarki savlarımızı toparlarsak:

1-) Türkiye’nin temel sorunu, insanoğlunun küresel gelişim sürecine ayak uydurmakta güçlük çekmesidir.
2-) Buradaki müşkülat, statükodan beslenen yerel çıkar çevrelerinin ayak diretme çabasından kaynaklanmaktadır.
3-) Söz konusu guruplar, toplumsal dönüşümü engellemek, engelleyemediği durumlarda, ona karşı oluşan reaksiyonları maniple etmek ya da toplumda değişim talebi yaratacak unsurları baskılamak için toplumun bilinçaltına, yani geleneğe, göreneğe referans verip işlevini yitirmiş arkaik değerleri yücelterek toplumu muhafazakarlaştırma yoluna gitmektedirler.
4-) Bu meyanda, toplumu korkutmak, sindirmek, muhtelif terör ve psikolojik savaş yöntemleriyle onu kendi kabuğuna çekilmeye, savunmaya geçmeye mecbur bırakarak dışsal gelişmelerle temasını kopartmak da izlediği temel stratejinin vazgeçilmez bir görünümümü oluşturmaktadır.
5-) Geri kalmışlığın bir sonucu olarak, vasatı zayıf kişilikli ve aşağılık kompleksinden muzdarip bireylerden oluşan toplumumuz, kendisine giydirilen bu ateşten gömleği reddedecek iradeyi göstermekten yoksundur. Onun yerine, canını yakan sorunların ve yaşamaya mahkum edildiği göreceli yoksunluğun sebebini, onun için yaratılan hayali düşmanların şeytani oyunları olarak algılamayı (projeksiyon) ve böylelikle de özeleştirel bir tutum yerine dışsallaştırmayı (eksternalizasyon) yeğleme eğilimindedir.

Pekiyi, tüm bunların emperyalizm ya da küreselleşmeyle ne ilgisi var? Anlatmaya çalışalım:

Sizi korkularınızla körleştirerek statükodan beslenmeyi sürdürmek isteyen kesimler ve bunların sözcülüğünü, avukatlığını, halkla ilişkiler danışmanlığını yapan mentelektüeller (medya entelektüelleri), dünyayı dönüştüren gelişmeleri dışarıda tutabilmek için küreselleşmeyi, emperyalizmin ya da neokoloniyalizmin yeni versiyonuymuş gibi lanse etmekteler. Üstelik, bunu yaparken, çok enteresan bir zihinsel manevra kullanmaktalar: Şöyle ki, size sundukları hayali dünya senaryosunda, Batı’yı başınıza gelen her türlü melanetten sorumlu tutarken, aynı zamanda, Batı’nın bu emperyalist tavrının, yayılmacı, sömürgen siyasetinin aslında bir kaçınılmazlık arzettiğini de savlamaktadırlar. Yani, “Batı bize saldırıyor, bizi bölmeye parçalamaya çalışıyor çünkü varoluşunu sürdürmek için bizi sömürmek zorunda; enerji kaynaklarını ve hatlarını kontrolü altına almak zorunda.” diyorlar. Bu yalan balonuna göre, (1)bizim gibi zavallı ülkeleri sömürmedikleri takdirde, G7′ler ve/veya AB ülkelerinin ekonomileri kısa zamanda çöküp gidecek. Ayrıca, (2) Orta Doğu’daki petrol alanları da mutlaka, bir şekilde ele geçirilmeli ya da en kötü ihtimalle, gerekirse silah kullanarak, savaş çıkararak, bombalar yağdırarak kontrol altına alınmalı. Aksi takdirde, yine, tüm bu gelişmiş ekonomiler bir anda çöküp giderler. Yineliyorum, balonların bence en can alıcı tarafı, şu sözünü ettiğim manevra: “Adamlar keyfinden yapmıyor tüm bunları. Mecburlar. Bu, bir hayatta kalma meselesi onlar için. Ya bizi sömürerek ve enerji kaynaklarını ele geçirerek onlar hayatta kalacak ya da biz onlara direnerek hayatta kalacağız. Yani, bu, kelimenin tam anlamıyla, bizimle onlar arasındaki bir ölüm-kalım savaşı.”

Tefrikalarımızın amacı, başlıklarından da anlaşılacağı üzere, bu yalan balonlarını patlatmak. Nasıl? Tüm bu iddiaların mesnedi olmadığını verilerle ortaya koyarak…

Tabii, şu meşhur soru yine akla gelecektir: “İyi de be kardeşim, hırsızın hiç mi suçu yok?” Yani, diyelim ki biz (ev sahibi) gerçekten de geri kalmışlığımızın nedenlerini iç dinamiklerimizde aramalıyız ama en azından şu Amerika’nın (hırsızın) falan, -Irak’ta, Viyetnam’da ya da Orta Amerika’da yaptıklarını da düşünürsek- hiç mi suçu yok? Hemen yanıtlayalım: Var! A.B.D. sabıkalı bir hegemon. Sütten çıkmış ak kaşık olmak şöyle dursun, uluslararası arenedaki suç listesi de bir hayli kabarık bir ülke. Bunları da yazacağız. Lakin, benim derdim ev sahibiyle (yani kendimle ve sizinle). Önce kırmızı gerçeklik hapını yutup şu yalanların tesirinden bir kurtulalım. Özeleştirimizi yapıp yanlışlarımızı düzeltmeye, eksiklerimizi tamamlamaya koyulalım. Böylece hem özgüvenimiz yerine gelmeye başlayacak hem de korkularımızı yenebileceğiz. Daha sonra, hala canımız istiyorsa, hırsıza da çatarız. Çünkü benim asıl mücadelem, sizi yukarıdaki yalanlarla uyutup, kabuslara gark edip, bu sayede sülük gibi kanınızı emmeyi sürdüren statükocu ve faşist yerli çıkar çevrelerinin, çetelerinin sözcüleriyle. Mavi hapla uyumaya devam etmeyi mi seçeceksiniz yoksa kırmızı hapı yutarak uyanıp bu sülüklerden kurtulmaya mı çalışacaksınız, hep birlikte göreceğiz.

***

Anımsarsanız, tefrikamızın ilk bölümünde, kırmızı hapın alınışı ardından, yeniden tanımaya ve anlamaya başlayacağınız gerçek dünyanın, bugünlerde nasıl göründüğünü anlatmıştık, maddeler halinde. Ardından da, A.B.D.’ye ait bir dizi temel veriye bakarak, bugünün ve hatta yarının dünyasına ilişkin tespitlerimizin, yorumlarımızın geçerliliğini ispata girişmiştik. Şimdi, o veriler üzerinden, analizimizi biraz daha detaylandıralım:

A.B.D. ekonomisi, kendin pişir, kendin ye yönü ağır basan bir ekonomidir. Dış ticaret hacminin, yıllık hasılanın bütününe oranı (beşte bir gibi), A.B.D. ekonomisinin, dış ticarete bağımlı, dış ticarettetn beslenen, büyüyen, zenginleşen bir ekonomi olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Örneğin, büyüklük sıralamasında A.B.D.’den sonra gelen Japonya ve Almanya ekonomileri (eski Amerikan müstemlekeleri her nedense dünyanın en büyük ve gelişmiş ekonomileri oluyor ama bu başka bir yazının konusu olsun) fevkalade dış ticaret ağırlıklı ekonomilerdir. İhracata dayalıdırlar. Yani, başka ülkelere mallarını satamadıkları durumda perişan olurlar. Oysa A.B.D.’nin dış dünya ile bağlntısını kesseniz, yıllarca kavrulabilir, kendi yağıyla. Daha ziyade, Amerika’ya mal satan Çin gibi ülkeler sıkıntıya düşer, öyle bir durumda. Tabii, petrol ihracatçısı ülkeler de, varili 10 Dolar’dan satmak zorunda kalırlar tekrardan, petrollerini. (Amerika petrolsüz nasıl ayakta kalabilir, diye hiç sormayın; zira A.B.D.’nin petrol yatakları var ama rezervleri düşük olduğu için kendi petrolünü tüketmek istemiyor, dışarıdan almak imkanı varken).

Şimdi, mantıken, birilerinin ihtiyaca binaen, mecburiyetten emperyalist emelleri peşinde koşmakta olduğunu varsaydığımız durumda, o birileri, öncelikle Alman veya Japon olmalıydı, diye düşünüyor insan. Bizim (Türkiye) bile dış ticaret hacmimiz, toplam hasılamızın üçte ikisi, neredeyse. Almanya’yı, Japonya’yı emperyalist olmakla, diğer ülkeleri sömürmekle suçlayan kaç tane komplo teorisi var piyasada? Pek yok değil mi? Oysa, görece fevkalade kendi kendine yeter bir memleket olan A.B.D. gösterilmiyor mu, dünyadaki tüm kötülüklerin kaynağı olarak?

Elinizi vicdanınıza koyarak sorun şimdi kendinize, yalan balonları patladı mı, patlamadı mı? Artık, en azından şunu kabul etmek zorundayız: A.B.D. tüm dünyayı sömürüyor olsa bile, bunu hayati bir ihtiyaçtan, ölüm kalım diyalektiği çerçevesinde yapmıyor. Yapıyorsa, daha ziyade, psikopatlığından yapıyor demek bile, daha makul bir itham olur.

Gelelim enerji kaynaklarının ve bunların dağıtım hatlarının, güzergahlarının kontrol altında tutulması gereğine…

Evet, doğrudur; Amerika (A.B.D.), dünyanın en büyük enerji tüketicisi ve ithalatçısıdır, aynı zamanda. Kendi enerji kaynaklarına yüklenmeye kalkıştığında, bunların görece kısa sürede (15-20 yıl, Amerika’nın perspektifiyle bakıldığında, kısa vadedir) tükeneceğini bilmesi, Amerika’nın, dünyadaki diğer ülkelerin enerji kaynaklarına “stratejik” gözle bakmasına yol açmaktadır (zira, kimi ülkelerin 80-100 yıl yetecek gibi görünen rezervleri var). Şimdi, en kritik kısma geliyoruz: Parasını verip alabildiği sürece, enerji konusunda Amerika’nın bir sıkıntısı olmaz. Yıllık petrol ithalatı, bugünkü fahiş fiyatlardan hesaplandığında bile, milli hasılasının % 5′inden küçüktür (petrol kullanımı açısından, Çin’inkinden 4 kat daha verimlidir, ekonomisi). Yani, Amerika’nın petrol ihtiyacını ithalatla karşılamak için yeterince parası vardır. Satın aldığı petrolle, kendi ekonomisinde çok büyük değer yaratabildiğinden, varili 100 Dolar’a hatta 200 Dolar’a da çıksa, bu durumdan, dünyanın diğer ekonomilerinin etkileneceğinden çok daha az etkilenir.

Hazırsanız, bir balona daha batırıyoruz şimdi iğneyi: O beğenmediğimiz Araplar, A.B.D.’nin borsaya kote güzelim şirketlerinin tümünün, kabaca % 15′ine sahip olmuşlardır, bugüne kadar sattıkları petrolün sayesinde. Bir avuç Bedevi, hiç çalışmadan, kıçlarını oturdukları minderden kaldırmadan, kadınlarını taşlayarak öldürmekten falan da vazgeçmeden, yani ultra-barbar toplumlar olmayı sürdürerekten, sırf yerin altından fışkıran petrolü satatrak (çıkarma işini bile kendileri yapmıyor), Microsoft’undan Intel’ine, Google’ından Ebay’ine, General Electric’inden Wallmart’ına… Aklınıza ne geliyorsa, % 15′ine sahip olmuş durumdalar. Yarın petrolleri bitse, sırf Amerikan şirketlerinden alacakları yıllık temettülerle, milyarlarca yıl boyunca, neye kaç para harcadıklarını bilmeden yaşamayı sürdürebilirler.

Bu mu sömürü?!!!

Bu mu emperyalizm?!!!

Bu mu küreselleşme?!!!

Kim, kimi sömürüyor pekiyi? Amerika, petrol için savaş çıkarıyordu, çoluk çocuğu bombalıyordu da, niye kaptırdı bütün ekonomik varlığının % 15′ini? Emperyalizm buysa, kıçımı kıpırdatmadan sattığım petrol karşılığında, 150 milyon Amerikalının her yıl ürettiği her şeyin % 15′i benim olacaksa (teoride, “sonsuza kadar” hem de), ben de istiyorum o Amerikan emperyalizminden nasiplenmeyi!… Gelsin beni de sömürsün!…

Cevap verin şimdi, patladı mı bu balon da?

***

“Ee, pekiyi, o halde neden saldırdı ki, Irak’a? Derdi petrol değilse, neden işgal etti ki?”

Siz, hele şu emperyalizm yalanlarının tesirinden kurtulmayı hazmetmeye başlayın, bu bölümde yazdıklarımız zihninizde demlenirken, biz de, bir sonraki bölümde, küreselleşen dünyanın yeni düzeninde, Amerika’nın vukuatlarının gerçek sebeplerini yazmaya başlarız.

(yazının üçüncü bölümünü okumak için klikleyin)

Popularity: 19% [?]

1 yorum »

  1. Selahaddin şöyle yorumlamış:

    January 15th, 2008 at 9:45 am

    Saçmalık. Bunlar tamamen saçmalık. Ezber bozmayla ilgisi falan yok.

    Emperyalizm hakkında birileri böyle diyor diye atfediyorsunuz ama kim demiş kaynak yok. Ben size kaynak vereyim: Kitabın adı Emperyalizm, yazarı Lenin, çevirmeni Cemal Süreya… Türkiye’deki hiçbir egemen de bu kitapla uygun şekilde emperyalizmden bahsetmez. Mugalatadan vakit bulursanız buyrun buradaki tezleri çürütün.

    Arap emirleri ABD şirketlerinin %15′ine sahip oldu diye ABD emperyalistlikten kurtulmadığı gibi, Arap emirlikleri de sömürülen ülke olmaktan çıkmaz. Aksine emperyalizm şirketlerin karar alma mekanizmalarını kilitleyecek konumda kaldığı oranda Arap emirlerinin bu şirketleri sermaye transferi emperyalizmin kanıtı olarak bile görülebilir. Halka açık bir şirketin %40′ını bile elinde tutan, genellikle o şirketi yönetebilir.

    Emirler petrolü batılı petrol şirketlerine satar, karıyla da oradan hisse alır. Onların bu hisseler karşılığında tek istediği de petrol bittiğinde gidecek bir memlemet ve alacakları temettüdür. (Zaten o duruma geldiklerinde o hisseleri de elden çıkarırlar.) Ama onların ülkelerinde kitleler hala sefildir.

    Emperyalizm, sermayenin merkez ülkelerdeki yoğunlaşması sayesinde bunların dünyanın geri kalanı üzerinde de egemenlik sağlamasıdır. Bunu tarım arazisini fethederek mi, petrol kaynaklarına el koyarak mı, yoksa telif gelirleriyle mi yapmış farketmez.

    Onların elindeki sermaye, diğer ülkelerde senin karar almanı, iş yapmanı, yemek yemeni engelliyorsa, o ülkeleri mülksüzleştiriyorsa emperyalizm vardır ve hiç bitmez.

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın