Oyum Neden AKP’ye?

akp-logo02.jpg

O Pazar, erken kalkmaya çalışacağım. Şortumu giyip, heyecanla oy vermeye gideceğim. Bu seçimlerde AKP’yi desteklemek, ahlaki bir zorunluluk benim için. Kimilerine şaşırtıcı, hatta paradoksal gibi görünebilecek bu tercihimin nedenlerini açıklamak istiyorum ki, hala kararsız durumda olanlara belki bir yararı olur.

Eski ve kadim dostum Tunçblake, bir önceki yazıma gönderdiği yorumda, “Hani sen Ortodoks Marxist’tin?” diye feveran etmiş. Doğrudur; hala da öyleyim. Lakin, bugüne kadar yalnızca bir kez oy kullandım ve o zaman da (1999) Yeni Demokrasi Hareketi’ni tercih etmiştim. Bana göre, Ortodoks Marxist olmak, zamanında YDH’yi, şimdiyse AKP’yi desteklemek, fevkalade tutarlı tercihler. Lakin, tutarsız olsaydı da, kafamızı duvarlara vuracak değildik. Zira, asıl mesele tutarlılığı sağlamak değil, doğru tercihleri yapabilmektir (doğru tercih yapmanızın bedeli, önceki tercihlerinzile tutarsız bir biçimde hareket etmek olabilir). Çok iyi anımsıyorum; 2002 seçimleri öncesinde, Erdoğan, Sultanbeyli’deki bir mitingde, doğum kontrolüne karşı çıkıp, “Sakın ha! Allah ne verdiyse…” şeklinde fetva verdiğinde, “İşte bu zihniyetten ne köy olur; ne de kasaba.” diye düşünmüştüm. Oysa, son dört yılda AKP’nin izlediği siyaset, önyargılarımdan vazgeçmeye zorladı beni.

Seçimlerin ardından, ezici bir milletvekili sayısıyla tek başına iktidar olan AKP’den beklentilerim çok farklıydı. Refah’ın adeta ‘light’ versiyonu olarak lanse edilen bu ekibin, ilk iş olarak, IMF ile ilişkileri köstekleyeceğini ummuştum. Milli Görüş penceresinden baktığınızda, IMF, Düyun-u Umumiye’den de beter bir Amerikan-Siyonist sömürü mekanizmasıdır. “%6.5′lik faiz dışı fazla da neymiş? Bizim müstemleke bütçesi yapmaya razı olacağımızı nasıl düşünürsünüz?” demesini ve sosyal gerekçeler ileri sürerek, IMF’le, mali politikaları gevşetmek için (örneğin faiz dışı fazlayı %4-5 civarına çekmek için) pazarlık etmeye koyulacağını, ayak direyerek, ipe un sererek, bin dereden su getirerek, kerhen de olsa IMF’yi buna razı edeceğini (sonuçta, IMF’in belinde silah yok) varsaymıştım.

Dolayısıyla, ilk şoku, maliye politikalarında yaşadım. AKP, kendinden ve daha doğrusu hiçbir T.C. hükümetinden beklenmeyecek bir biçimde, mali disiplinle bütçe yaptı. Bütçe açıkları, dört yılda minimize edildi. Bunun, makro düzeyde, ekonomiye getirisi muazzam oldu:

1-) Bütçe açıklarının azalmasıyla, kamu borçlanma gereği azaldı; enflasyon, ömrüm boyunce ilk kez ‘yaşanabilir’ düzeylere geriledi. İlk kez, bir T.C. hükümeti, enflasyonu hızla ve ciddi oranda düşürmenin sosyal-siyasal faturasını ödemeyi göze aldı. Sadece, -bir seçim döneminde (hatta ilk iki yılda) enflasyonun tek haneli rakamlara indirilmesi bile, tek başına hükümeti oluşturan partiye oy vermeyi ahlaken zorunlu hale (vefakarlık ilkesi) getirecek denli büyük bir şeydir, Türkiye’de. Bunun önemini anlamak için, dar ya da sabit gelirle, son otuz yılda, bu memlekette yaşamaya çalışmış olmak da yeterlidir.

2-) Disiplinli maliye politikası neticesinde, enflasyondaki düşüşün yarattığı istikrarlı ve güvenli ekonomik ortama, AB üyelik perspektifinin de eklenmesiyle (müzakerelere başlanması vesaire), ülkeye yabancı sermeye akmaya başladı. Öyle bir akış ki, YTL, kimsenin öngöremediği ölçüde değerlendi. Bu yabancı sermaye akışının kaçınılmaz bir sonucu olarak, Türkiye, son dört yılda, hızla ve kesintisiz olarak büyüdü. GSMH ya da kişi başına milli gelir, dört yılda ikiye katlandı. Üstelik, bu sermaye akışının ve büyümenin geçici olmadığı da anlaşıldı. İkisi de tüm hızıyla devam ediyor. Bu nitelikte bir ekonomik büyümeyi başaran bir hükümeti oluşturan partiyi ödüllendirmek de, bana göre ahlaki bir zorunluluktur.

Bir başka yazımda münferiden değineceğim üzere, Türkiye’nin en önemli sorunu az gelişmişliktir. Az gelişmişliğin sosyo-ekonomik yansıması, kendini köylülük, küçük esnaflık ve memurluk olarak göstermektedir. Türkiye’deki işgücünün yarıdan fazlasını, bu verimsiz, neredeyse hiç üretmeyen kesimler oluşturmaktaydı. Yıllardır yaşanmakta olan ekonomik bunalımların, çalkantıların ve krizlerin ardında yatan yapısal neden, Türkiye’nin, verimli ve verimsiz iki ayrı Türkiye olarak varolmaya çalışmasıydı. Zira, verimsiz kesimler (ki verimsiz olmaları kendi suçları da değil zaten) “Biz verimsiziz. Dolayısıyla az tüketsek de olur.” demediğinden, mütemadiyen, ülkenin verimli-üretken kesimlerinden, köylüye, küçük esnafa ve memura kaynak transferi yapılmak zaruretiyle yaşanmıştır. Dışa açılmış bir ekonomide, verimli-üretken sektörlerinizin üzerine, bu şekilde verimsiz kitlenizin bakımı külfetini de yüklerseniz, o sektörlerin de rekabet gücünü kırar, adeta, kendi bacağınıza kurşun sıkmış olursunuz. İşte Türkiye, onyıllar boyunca, böyle, bacağında kurşunlarla yaşadı ve perişan oldu.

Bazı düşünce özürlülerin, bu tür kaynak transferlerinin gelişmiş ülkelerde de yapıldığını söylediğini duyar gibiyim. Sosyal devletin bir gereği değil midir bu tür kaynak transferleri? Evet, öyledir. Lakin, buradaki püf noktası, büyüklükler… Bakmakla mükellef olduğunuz verimsiz kesimlerin bütüne oranı nedir? O örnek gösterilen ülkelerdeki gibi yüzde bir, üç ya da beş midir? Yüzde dokasanı verimli sektörlerden oluşan bir memlekette, verimsiz olan yüzde onluk kesimi, güle oynaya sırtınızda taşıyabilirsiniz ve ulusal ölçekte bu hiç de sorun olmaz. Lakin, yüzde kırklık bir kesim, yüzde altmışa bakmaya çalışıyorsa, o memleket iflah olmaz.

Aynı, sosyal güvenlik sistemleri gibi… Aktif çalışanların oranıyla emeklilerin oranı meselesi…

Konumuza dönersek, Türkiye bir tarım toplumudur. Oysa, bugün gelişmiş ülkeler diye sınıflandırdığımız ülkelerin hepsi, yirminci yüzyılın başında, tarım toplumu olmaktan çıkmıştı. İstihdamınızın yüzde onundan fazlası tarımda olduğu sürece, iflah olmazsınız.

Bahsettiğimiz mesele, yani böylesi bir sosyal transformasyon (tarım toplumundan sanayi toplumuna ve hatta bugün için post-endüstriyel topluma dönüşüm), öyle yenilir, yutulur nitelikte bir mesele de değildir. En gelişmiş, ‘medeni’ telakki ettiğimiz ülkelerde bile (İngiltere, A.B.D.) bu iş (o zaman için köylünün işçiye dönüşümü) ‘zorla’ olmuştur. Köylünün “çiti bozulmuştur”. Topraklarından sürülmüşlerdir. Aç, sefil bırakılmışlardır. Dövülmüş; öldürülmüşlerdir.

Şimdi, bizim bu dönüşümü, yüz yıl gecikmeyle, hem de medeni bir biçimde, insanca, nezaketle yapmamız, becermemiz gerekıiyor. Çünkü o köylünün elinde oy hakkı var. Onu kaba bir şekilde yok etmeye, işçiye, hizmetliye dönüştürmeye kalkarsan, seni seçmez; kendini koruyanı seçer; olur, biter.

İşte Türkiye’nin temel açmazı budur. (Tunçblake Efendi! Bak, talebin üzerine, sınıfsal analize de girdim). Köylülüğü, köylüyü perişan etmeden nasıl yok edebiliriz? Bu soruyu hiç aklınızdan çıkarmayın.

Aynı şekilde, memleketimizde, köylülüğün haricinde, ona pek benzeyen iki karadelik daha var: Küçük esnaf ve memur…

Bunlar da yok edilmek (minimize edilmek manasında) zorunda. Köylüyü, küçük esnafı ve memuru ‘arpalık’ ya da ‘oy deposu’ olarak kullanmaya devam ettiğimiz sürece, sözünü ettiğim sosyal transformasyonun siyasi ve sosyal faturasını ödeme cesaretini göstermek yerine, ’statükoyu korumanın’ ekonomik faturasını ödemeyi tercih ettiğimiz sürece, iflah olamayız.

Şimdi, AKP bu konuda ne yaptı?

Bir kere, AKP için son köylü partisi diyorlar. Öyle olsa, köylüyle olan ‘klientelistik’ ilişkisini sürdürmesi gerekirdi: Al sana sübvansiyon; ver bana oy!

Öyle mi yaptı pekiyi? Hayır. Yapabilir miydi? Evet. Nasıl? Yine, IMF’i uyutarak, oyalayarak, kulağına üfleyerek…

Dikkat ederseniz, yazımın başından beri, AKP’yi, bu hayati meselelerde, doğru politikaları geliştirdiği için değil, IMF’nin önerilerini benimsediği ve uyguladığı için takdir ediyorum. Fırsat verilse, meselenin ne olduğunu ve çözüm için neler yapmak ya da yapmamak gerektiğini, sokaktaki çocuk dahi bulabilir. Mesele bunları bulmakta, bilmekte değil uygulamaktaydı yalnızca. Zira, tüm bu tercihlerin ağır siyasal, sosyal bedelleri var.

AKP’den önce, Türkiye’de temel politika, statükoyu korumaktı. Hemen her konuda…

“Bırakın köylü köyünde kalsın! Kurcalamayın! Verin sübvansiyonu gitsin.”

“İşsizlik mi var? Memur yapın bakiym, kapıya yığılan işsizleri. Sallasınlar başlarını, alsınlar maaşlarını. Eğitimleri mi? Nasıl mı hizmet verecekler? Canım, bugün git; yarın gel!”

“Bir baltaya sap olamamış, milyonlarca ipsiz, sapsız insan mı var? Verin krediyi açsın bi dükkan. O işi batırırsa, o dükkanı kapatsın, başka bi dükkan açsın. Ayakkabıcı… Olmadı; boyacı…. Olamadı; dönerci… Olmadı; bakkal. Olmadı; sucu…”

Ziraat Bakası ve Halkbank… 2001 krizi öncesi, içlerine tıkıştırılmış 20 Milyar Dolar’lık açık… Kim ödedi pekiyi, köylüye, küçük esnafa verilen batık kredileri, ulufeleri? Hepimiz…

Görüldüğü üzere, “çözümsüzlük çözümdür” düsturu, yalnızca Kıbrıs siyasetimizin değil, ülkenin onyıllardır abonesi olduğu (”Baba” sağolsun) statükoculuğun doğal bir uzantısıdır yalnızca. Tüm sorunlarımızı, dayanılamaz, katlanılamaz noktaya gelinceye kadar erteleyelim; öteleyelim. Çözmeden idare etmek için ne bedel gerekiyorsa ödeyelim. Yeter ki, çözmek için gereken bedeli ödemeyelim. Türkiye’nin genel siyasetinin özeti budur işte.

AKP, kendinden hiç beklenmeyecek bir biçimde, pek çok alanda, statükocu değil, reformist bir tavır takındı.

“Deniz bitmişti; mecburdu öyle hareket etmeye.” denemez. Zira, pek de güzel idare edebilirdi o da, maslahatı.

“Bütçeyi biraz açıklı yapmam lazım; %6.5 faiz dışı fazlayla gidemem. Köylüyü, memuru aç bırakamam; yatırım da yapmam lazım. %5-10 açıktan, %30 enflasyondan kimseye zarar gelmez.” diyebilirdi ve kimse de kızmazdı; karşı çıkmazdı.

“İşsizliği azaltmam lazım. Bir milyon memur alıyorum. Bir milyon da geçici işçi alayım.” diyebilirdi. Mentelektüellerimiz, halk dalkavuklarımız da alkış tutardı.

Hatırlayın; daha birkaç yıl önce, kremamız, o süper zeka mentelektüellerimiz, “Her esnaf yanına bir ya da iki çırak daha alsa, işsizlik sorunu çözülür.” demiyor muydu? Ben diyorum ki, verimsiz, eritilmesi, başka (verimli) sektörlere kaydırılması gereken 3 milyon esnaf var; mentelektüelin projesiyse esnafın yanına çıraklar katarak verimsiz kitleyi 9 milyona çıkarmak!

AKP bu kepazelikleri yapmadı, işte.

Şimdi bu, az bir şey mi? Hoşafın yağı kesilince, son dört yılda köylülük yüzde kaç azaldı, haberiniz var mı sizin? Üstelik de, kimsenin çitini bozmadan, dövmeden, toprağından kovmadan…

“Efendim, varoşlarda poşetlen yiyecek dağıtıyor belediyeler. AKP sadaka kültürü yaratıyor.” Ah canım, destekleme azaldığı için, hayat gailesiyle metropollerin kenarlarına (varoşlara) yığılan cahil, işçi olacak donanımdan dahi yoksun o insanlar, ‘ikinci ekonominin’ (kayıt dışı) bir parçası haline gelip ekmeğini taştan çıkarana kadar aç mı bırakılsalardı? Kapkaç mı yapsalardı; adam mı kesselerdi?

Bunlar çok yaman problemlerdir ve çözüm demek, ağır bedeller ödemeye razı olmaktır.

Türkiye, AKP sayesinde, AKP eliyle, AKP iktidarında, görülmemiş bir hızla, köylü toplumu olmaktan çıkıyor. Üstelik de, bir imkansızı başararak: O tasfiye ettiği, desteğini kestiği köylüler, varoşlara gelip varolma savaşına girmelerine rağmen, hayata, devlete hatta hükümete küsmüyor; ayaklanmıyor. Bilakis, bu seçimde yine AKP’ye verecekler oylarını.

Dolayısıyla, AKP’nin benim oyuma ihtiyacı da yok aslında. O, başarısının ödülünü, karşılığını, geniş halk kesimlerinden alacak zaten. Bense, namus borcu olarak gördüğüm için vereceğim oyumu AKP’ye.

Devam edelim:

Kim derdi ki, Milli Görüş’ün light versiyonu, 30 yıldır yapılamayan özelleştirmeleri 3 yılda yapacak diye? O kuruluşlar, arpalık olarak, oy deposu olarak AKP’nin elinde dursa fena mı olurdu yani? Ne mecburiyeti vardı hiçbir iktidarın yapmadığını yapmaya? Ne gereği vardı muhaliflerinin “Memleketi satıyor.” demagojilerine malzeme olmaya?

Sen kendine muhafazakar demiyor muydun kardeşim (AKP’ye soruyorum)? Senden kimse böyle şeyler yapmanı beklemiyordu ki…

Kim derdi ki, bu adamlar AB projesinin bayraktarlığına soyunacak? AKP, “Devlet politikasıdır.” diye kerhen durumu idare etse bile yeterdi halbuki. Kimsenin daha fazlasını beklediği yoktu.

Ama o da ne! Reform üstüne reform… En azından yasal olarak Türkiye’yi demokratikleştirecek yüzlerce uyum yasası…

Demokratikleşme yönünde, reformist bir tavırla, AB’nin ya da toplumun bir talebi olmaksızın atılan her adım, o yasaların her bir tanesi bile, benim oyumu namus borcu haline getirmeye yeterdi.

Ha, bunları da AB’nin zoruyla yapmadığını biliyoruz çünkü bir raddede AB bile panikledi. “Durun yahu!” dedi. “Ne aceleniz var? Nereye koşuyorsunuz? Hem, bakalım biz hazır mıyız sizi almaya?”

İşte bu noktaya AKP sayesinde gelinmiştir. AB açık düşmüştür (yağlı güreş terimi). Takke düşmüş; kel görünmüştür. Bugüne kadar, Türkiye, hiçbir zaman üzerine düşenleri yapmadığı için veya yaptıklarını da vaktinde yapmadığı için, boynu bükük, sorunlu, suçlu, ezik taraf olmuştur Avrupa’yla olan ilişkisinde.

Tarihinde ilk kez proaktif bir dış siyasetle, muhataplarını gafil avladı Türkiye. Asıl sorunun bizde olmadığı ya da tek sorunlu tarafın biz olmadığımız ortaya çıktı.

Kıbrıs’ı düşünün: İçerideki yoğun ‘Türk’ün, Türk’e milli dava propagandası’ furyasından başını kaldırıp, dünya medyasına da bakabilenler bilir; tüm dünyada haksız, işgalci taraf konumundaydı Türkiye; düne kadar. Kıbrıs Rum’unun, politik ihtirasları açısından bizden bin beter bir durumda olduğu, AKP’nin değiştirmeyi göze aldığı Kıbrıs politikamız ve onun neticesinde yapılan referandumla ortaya çıktı.

“Dik duruş!”, “Dik duruş!” diye haykıranlar! ‘Milli’ davalarımızda, ilk kez dik durabiliyoruz, dünya kamuoyu karşısında. Çünkü çözüm olasılığından, statükoyu değiştirmekten, anlaşma yapmaktan, referandumdan kaçan taraf olmadık, ilk kez. Dahası da geliyor; Lahey’e gitmeyi falan da göze almış durumdayız. Dik durmak budur işte! Cesur adam dik durur. Cesur olan, haklı olduğuna inanan, özgüveni olan adam dik durur; mehkemeye ya da hakeme gitmeyi göze alır.

Bunların hiçbirini yapmak zorunda değildi AKP. Kendine, “Kıbrısı sattılar.”, “İşbirlikçiler, müstemlekeciler!” hatta “Vatan hainleri!”dedirtmese de olurdu. Siyasi risk almasa, taşın altına elini koymasa da olurdu. Kimsenin AKP’den böyle hareket etmesi doğrultusunda bir beklentisi yoktu çünkü.

Kaderin cilvesine bakın ki (ironi de diyebilirsiniz), AKP böyle liberal (hem siyasi hem de ekonomik anlamda), demokrat ve reformist bir tavırla ülkeyi yönetmeye çalıştıkça, muhalefeti de gerçek yüzünü göstermeye itti. Başta CHP olmak üzere pek çok parti, peçelerini açtı. Faşizmin korkunç ve iğrenç ifadesi çıktı ortaya.

Seçimler sonrasında, CHP, kendisini -muhalefet partisi olarak-, bugün AKP’nin yaptıklarını eleştiri olarak dillendirmeye hazırlamıştı. Evet, elbette statüko timsali CHP, AKP’nin yaptklarını asla yapmazdı; yapamazdı. Benim dediğim, AKP, yaptıklarını yapmış olmasaydı, CHP’nin ona, bunları yapmamasının hesabını soracak olmasıydı; muhalefet gereği.

Eğer AKP, kendinden beklendiği (Milli Görüş’ün light versiyonu) gibi hareket etseydi, CHP şöyle haykıracaktı:

“IMF’le niye köprüleri atıyorsun?!”

“Enflasyonu neden düşürmedin?!”

“Bütçe açıklarını neden azaltmadın?!”

“Neden TL’yi pul ettin Dolar karşısında?!”

“AB üyeliği için gerekli reformları neden yapmıyorsun?! Niye Türkiye’yi içe kapamaya çalışıyorsun?”

“Kıbrıs’ta niye daha aktif politika izlemedin? Niye çözüm isteyen taraf olmadın?!”

“Kürt sorunu için neden demokratik bir açılım yapmıyorsun?!”

“Gördünüz; dinci bunlar! Şeriatçı bunlar! Yabancı düşmanı, Amerikan karşıtı, anti-semitist bunlar! Çağdaş dünyayla bizi düşman etmek için uğraşıyorlar. Bizi Kuzey Irak’a sokup, olmadık maceralara sürükleyecekler. Sen önce içerideki terörü hallet de, sonra girersin Irak’a!”

Uzatmak mümkün. Lakin, anafikir anlaşıldı sanıyorum. AKP kendinden beklenmeyenleri yaptıkça, CHP de, o devletçi, ceberrut, statükocu, faşist, popülist, militarist, komitacı, tehcirci, asimilasyoncu, istiklal mahkemeci yüzünü sergilemeye mecur kaldı.

……………………………………….

Son dönem, yazılarım için yapılan eleştirilerden biri de, uzun olmaları. Doğrusu, ben yazarken, arada meta bir bakış atıp, “Kısa oldu; biraz daha uzatayım.” ya da “Uzun olmuş yahu; biraz kısaltayım.” demiyorum. Yine de, örneğin bu yazıda da, istesem daha yüzlerce sayfa yazacak malzeme olduğunun farkındayım. Lakin, madem ki okurlarımız sıkılıyor bu kadar uzun yazıları okumaktan, ben de bir kısım düşüncemi filtre edeyim bari.
Biliyorsunuz, yakın zamanda, benim için Concorde düştü. Yani, Türkiye’nin aydınlık geleceğine ilişkin düşlerimi, umutlarımı, hevesimi (motivasyonumu) yitirmiş durumdayım. Dolayısıyla da, benim durduğum kötümserlik odasının penceresinden, kimin iktidar olacağı çok da bir şey değiştirmiyor. Eninde sonunda, mentelektüellerimizin haykırışları şiddetlenir; -iktidarda kim olursa olsun- zinde kuvvetler duruma vaziyet eder. Askerin vesayetinde, böyle, -gelişmiş ülkelerin yüz yıl gerisinden- yaşar gideriz.

O halde, 22 Temmuz’da neden erken kalkmaya çalışacağım? Neden şortumu giyip, heyecanla oy vermeye gideceğim? Benim gibi bir liberal için en uzak siyasi duruş, aksi kutup, muhafazakarlık değil midir? Benim gibi bir agnostik, -dini, imanı olmayan bir insan- neden koştura koştura, kendini muhafazakar olarak tanımlayan bir partiye oy vermeye gidecek? Nedir bendeki bu heyecan? Yanıtlayayım:

Öncelikle, defaaten belirttiğim üzere, bu benim için bir namus borcu. O borcu ödemek istiyorum. O yükü üzerimden atmak; o sorumluluğu yerine getirmek istiyorum.

Buraya kadar tamam. Lakin bu, heyecanımı açıklamıyor. Borç ödemek, ödeyecek olmak, insanda bir heyecana yol açmaz çünkü. Bendeki heyecanın sebebi, etrafımı saran bu faşist cinnete karşı bir şey yapacak olmanın heyecanı. Biliyorsunuz, Nasyonal Sosyalist Parti de, demokratik yolları kullanarak (seçimle) iktidar yürüyüşüne başladı. Demokrasiyi yok etmek vaadiyle seçimlere girdi ve oy istedi. Nazi Partisi’ne oy verenler de, bir daha oy kullanmamak için, bir daha seçim yapılmaması için, insanlıktan vazgeçip, faşist devlet istediğinde, her an kendini feda edebilecek birer karınca olabilmek için bastılar mührü, gamalı haçın böğrüne.

Bütün bunların konumuzla ne alakası mı var? Söyleyeyim:

Ulusalcı, milliyetçi, faşist, anti-emperyalist, anti-globalist, gerici, aşağılık kompleksi ve eziklik duygusuyla hareket eden, bizi korkularımızın esiri haline getirip, sefalet içinde ama sözde daha güvenli bir yaşama mahkum etmek isteyen bir cephe oluştu. Sivil ve askeri bürokrasideki uzantılarıyla, hali hazırda, AKP’ye karşı gayri nizami ve gayri meşru bir iktidar mücadelesi yürüten bu cephenin galip gelmesini, yani, Türkiye’de faşizmin, bugün olduğundan daha da aleni ve sıradan hale gelmesini istemiyorum.

Sonradan, Nazi Partisi’ne oy veren ya da oy kullanmayarak Naziler’in iktidara gelmesine katkı yapmış olan o zavallı Almanlar gibi hissetmemek için teyakkuza geçmiş durumdayım. Heyecanım ondan. Zira, o zavallı Almanlara da “Tehlikenin farkında mısınız?” diye sormuşlardı Naziler, seçim kampanyalarında. Almanlar, kendi korkularının kurbanı olarak Hitler’i başa getirdiler.

Ben aynı yanılgıya düşmeyeceğim. Çünkü tarihe bakıyorum ve evet, tehlikenin farkındayım!

Popularity: 19% [?]

4 yorum »

  1. Özgür Erbaş şöyle yorumlamış:

    July 10th, 2007 at 6:06 pm

    Kerem’in “gönül borcu” olarak tarif ettiği bu oylamada, ben de şu formülü ürettim: Hiç kullanmadığım koyu kırmızı rujla süslediğim dudaklarımı, bağımlı bağımsız bütün adayların kutucuklarına dokunduracağım. Böylece, adaylar arasında seçim yapmanın ne denli güç olduğunu, hiçbirinin gönlünün kalmasını istemediğimi, bu nedenle hiçbirini seçmediğimi/seçemediğim, zira seçmek için elimde/dudağımda yeterli neden olmadığını göstermiş olacağım.

    Kaldı ki beni Türkiye’de yapılacak seçimlerden çok 2008 ABD seçimleri ilgilendiriyor. Bir “imparatorluk” vatandaşı olarak seçme ve seçilme hakkımı kullanmak ve ABD Senatosu’nda Ortadoğu Valisi olmak istiyorum… Kekeme olmayan Çiçero tadında…

  2. Pınar Elmasoğlu şöyle yorumlamış:

    July 17th, 2007 at 7:58 pm

    Türkiye’de siyaseti sadece ekonomik veriler üzerinde değerlendirmek içimi bir fena yapıyor. ve fakat, ekonomik dengelerin son derece hassas olduğu ülkemde de başka türlüsü biraz zor oluyor. Kerem’in tespitte bulunduğu pek çok konuya -düşen enflasyon, göreceli olarak artan refah- katılıyor olmama ve fotoşoplanmış yüzüyle süslenmiş seçim afişlerindeki aydınlatılmış yüzüyle bile halen yapıcı bir tablo çizmekten çok uzak deniz baykal sinirlerimi tel tel geriyor olmasına rağmen, oyumu kesinlikle AKP’ye vermeyeceğim. Bu son derece kişisel bir beyanat olmakla birlikte; asla bir vicdan borcu hissi içinde olmadığımı, tam aksine, tabiri yerindeyse eşşekler gibi (afedersiniz) çalışıp kazandığımın neredeyse yarısını vergiye geri kalanını da kiraya ve faturalara yatırıp, üstüne üstlük de halen doğru düzgün sağlık hizmeti alamadığım, insanca muamelesi görmediğim devlet bazlı vatandaş hak hukuk kurumlarının hali nedeniyle, devleti ve “iktidar “partisini bizzat şahsıma borçlu görüyorum.
    Yanı sıra, bu seçim malesef kişisel siyasi tercihlerin değil, topyekün rezalet bir seçim sistemi olan ülkemde, zaten olacağa ve öleceğe benim de bari katkım olsun seçimidir. Bu yüzden sol yumruğu havada son derece sempatik bulduğum Ufuk Aras’a da oyumu vermeyeceğim, çünkü bir yıl sonra medya pompalamazsa ( bakınız; baskın Oran medya dayanışması-ve onun nedenleri de tartışılır) hiç bir bagımsız adayın adını bile duymayacağız. meclise önerge mi vermiş, inanın farkında bile olmayacağız. Ayrıca da ben, ramazan aylarında oruç tutmadığım için iftar vaktinden erken gittiğim beyoğlu pidecisinden “cehennemliksin sen” yüz ifadesi ile geri çevriliyor olmamın, resmiyetten münafık sayılacağım bir uygulamaya dönüşmesinden deli gibi korkuyorum mesela. Ya da gelen geçen tüm kara yolları, hava ve deniz yolları ihalelerinin islam inancı sayesinde kazanılan paracıkları cebine atan şirketlerin kazandırılıp ve onlara peşkeş çekilen daha nice nice işlerin ve güçlerin sonucunda gittikçe yükselen “ılıman islamcı” vaziyetlerin başımıza patlayıvermesinden korkuyorum. Sevgili ile tatile gitmenin otelde evlilik cüzdanı ibrazına dayandırıldığı günler bu hükümetle sizce ne kadar uzak diye de soruyorum. karnım tok, sırtım pek, ülkem de borşçsuz olmuş aman ne iyi olmuş da, Recep tayyip bey oğluna gemicik ala dursun, ben lise edebiyat kitaplarında nazım hikmet’in şairden sayılmamasına hem de ne biçim içerliyorum.
    Ayrıca Türkiye tahıl ambarı filan değildir, buğday dahi komşulardan satın alınmaktadır ve çiftçi başka yönlerden ( üretme-aracı-fiyat) kan ağlamaktadır. Hoş, zaten su da yok; küresel ısınma vs için bir çabamız mı var, yoksa seçim öncesi daya suyu, istanbula barajlarda kuzular otlasın, seçimde kaybedersen susuzluk da yeni hükümet icraatı olur artık refahı yağmur duası-iman ikilisinden mi kaynaklanıyor anlamış değilim.
    Sonuçta dudak ruju ile öpülmüş oy pusulası da, akp’ye kuşanılan vicdan borcu durumu da yarın ne o ruju sürdürür ne o şortu giydirir adama diye içten içe fısır fısır söylenip düşünüyor, durmaksızın yazacak kadar taşan coşan kalbimi “meryem’in ölümü” tablosunun bir ortodoks versiyonunda meryem’i yatağında ters çevirmeye yeltenen yahudi arkadaşların ellerini kesip atan mikail’e hediye ediyorum.

  3. Tuncblake şöyle yorumlamış:

    July 19th, 2007 at 2:26 am

    Benim oyum Ufuk Uras’a ve başka her yerdeki sosyalist/bağımsız adaylara… Yok, bunlardan yoksa bir yerde, orda CHP’ye oy vermek de caizdir, hattı zatında. Fetvayı verdikten sonra gelelim şaşkınlara kılavuzluğa:

    AKP’nin ekonomik başarısı büyük bir yalandır. Bunlar kesinlikle liberal yada anti-fasist değildir; tam aksine islamofaşisttirler. AKP, DP ve AP geleneğinin bile devami digildir. Yani o kadar bile liberal digildir. Turkiye’de hep varolan irticanın nihayet AP geleneğini yıkıp kendi siyasi hegemonyasını kurmasıdır ki, bunun da arkasında, faşizmin gerçek isverenleri, yani tekelci işbirlikçi sermaye vardır. Benzer bir düşünce, aynı şekilde Cumhuriyetci Parti’yi Amerika’da rehin almiş ve iktidara getirmiştir. Teraziyi şaşırtmayin; eğer Holocaust’u anlamak istiyorsan, Ermeni katliamını yapanların hangi ideolojiyle mobilize edildiğine (evet, İttihatçılar tarafindan ki, o tip ittihatçı gelenekte MHP’de, -CHP değil- MHP’de yaşamaktadir) bakin ki, o, politize islamdır!

    Yani AKP, Sivas’tan Maraş’a, din adına seferberliğin bir parçasdır; yeşil kuşak seksenleri anti-komunist banker olarak düşünülmüş bir 12 Eylül projesi olup, 2002′de halkımın yılana sarılmasdır!

    Fazlası var ki, okuldan kaçıp Boğaz kıyısında, Anadolu’ya doğru taş sektirmeyenler zor anlar:

    Bu işi bir CHP-AKP dualitesine indirgemek isteyenler, özellikle ve öncelikle AKP taraftarlarıdır. Böylelikle, zaten tutucu halkımin yüzde yetmişini yani CHP’ye zaten oy vermeyceği kesin olanları, AKP seçeneğinin kapsama alanina almaya calisiyorlar. Işte “CHP gelirse faşizm olur.” da, bu sahte dualiteye barut vermektir; hakiki liberallik, bu ikilemin dışındaki olası seçenekleri düşünebilmekle başlar.

    Senin sınıfsal(!) analizinden çıkan sonuç AKP’nin asıl başarısının, DP/AP geleneğinin tarımsal üretime dayalı politikasını değiştirmek olduğu, o hareketin siyasi geleneğini yikmak, tasfiye etmek oldugu çıkıyor! Ki bu da, aslinda temel CHP politikasıydı zaten, değil mi? Bu kadar mı şaşılır be Keremof! Tabii, doğru sölüyorsun; işin aslı odur; işin aslinı tıpkı sahan gibi bilmeden söylüyorsun; DP/AP’yi yıkmaktır işin aslı! CHP/AKP karşıtlığı, suni bi karşıtlık. Bu seçim, Baba’nın şapkasını Tayyip’in başına taç olarak oturtmak, Turkiye’nin oy depolarına, bu numarayı yutturmak uzerine! En azindan, o sağ liberal gelenekten gelenler için boyle, değil mi? Yani, Demireli’n sana, “Sen de mi Brutus?” demesi lazım aslinda!

    Kentteki tek oyun bundan ibaret digil. Daha da öte; daha da ileri: Turkiyemizin aydın insanlarının, DİSK, KESK gibi sendikaların, Gencay Gürsoy, Baskin Oran gibileri desteklemeleri lazım. Çünkü medya ne kadar gizlese de aslinda, İzmir’deki mitingle bir uyanış yaşanıyor; verimli toprak odur!

    Aklı başında bir liberal, AKP’yi pazarlamaya kalkmaz.

    Eğer bugun bir borç olarak oyunu AKP’ye verirsen, yarın, AKP’nin Türkiye’ye taktığı borçlarla, uluslararası finans kapitale hortumlattığı paraları da senden tahsil ederler; haberin ola Kerem Hoca Efendi.

  4. Tuncblake şöyle yorumlamış:

    July 11th, 2008 at 11:44 am

    Eveet geldik karsa…. Yukardaki yazında nazizme karşı akp diye zırvalamıştın yakında akpnin kapatma davası görülücek aradan da bir sene geçti bir durum tesbiti yapmak lazım ki ilerde bakıcak bir mihenk taşı olsun; yukardaki yazında hala sabitmisin kerem bu gün seçim olsa oyunu akpye verir misin? Yukarda ifade ettiğin argümanlar hala geçerli mi? Sonuçta senin oyunu verdiğin parti seçimleri kazandı bu güne kadar icraatlarından memnun musun? Benzer biçimde biladerin Ayhanda seçimlerde önce bağımsızlara yoksa akpye oy vericeğini söylüyordu dolayısıyla onada aynı soruları soruyorum; Akp nin siyasal ekonomik sosyal kültürel varoluşu türkiye için dünya için hayırlı olmuştur diyor musunuz? Yukardaki yazından vazgeçtiğin bir şey varmı?

     

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın