Azmettirici Mentelektüeller (Concorde Düştü -II-)

mentel01.jpg

Yazan: Kerem Kandemir

Yazının ilk bölümünü okumak için klikleyin

Tefrikamızın ilk bölümünde savunduğumuz pozisyona ilişkin kulağımıza gelen bir eleştiriyi yanıtlayarak başlamak istiyorum. Özetlersek, yazımın, ‘askeri aklama’ amacına hizmet ettiği söylenmiş. O halde, ben de, misalen şu soruyu soracağım: Hrant Dink cinayetinde, doğru tavır, Ogün Samast’a yoğunlaşmak, ona yüklenmek midir? Ogün Samast’ı mı eleştirelim?

Ben diyorum ki, askerin siyasete müdahalesinde asıl suçlu, gözü dönmüş bir iştahla azmettiricilik yapan mentelektüellerdir (medya entelektüelleri). Hal böyleyken, buna rağmen, yine de askeri birincil eleştiri nesnesi olarak seçmek isteyenler varsa, onların elini tutan da yok zaten. Ben, sorunun sonuçlarından ziyade, nedenleriyle ilgilenmek istiyorum. Zira, çözüm, -yalnız ve yalnız- nedenlerin maniple edilmesiyle mümkün olabilmektedir.

Kendini komplo teorileriyle eğlemek isteyenler için, sevgili Avni Özgürel, güzel bir seçenek daha sunmuş durumda: Bir dizi tarihi örneğin ardından, ‘kurmay zekasının’, her askeri müdahaleden siyasal dinci akımların daha da güçlenerek çıktığını ıskalayamayacağından hareketle, acaba diyor, askerin amacı/projesi siyasal islamı güçlendirmek olmasın?

Askerin PKK’yle süren mücadeleden beslendiğini, bu sayede Türkiye siyasetindeki ağırlığını koruyabildiğini, dolayısıyla, özünde, ayrılıkçı terörün bitmesini istemediğini de yazanlar olmuştu.

Benim zihnim, akademik geleneğe sadakatle yükümlü. Binaenaleyh, dünyayı komplo teorileri dolayımıyla anlamak isteyenler için, yazdıklarımın elbette ki bir kıymeti olmayacaktır.

Türkiye’de, herkes demokrasi, insan hakları, özgürlükler falan diye yanıp tutuşuyor da, bir tek asker mi, siyasi ağırlığını sürdürebilmek için ayak diriyor? Benim sivil entelektüelim, ultra-faşist demagojilerin borazanlığını yapıp dururken, ben dönüp silahlı güçleri mi kınayayım, “Neden siyasete müdahale ediyorsun?” diye?

Varsayalım ki bir odada dokuz kişi oturuyoruz ve bu dokuz kişiden birinin silahı var. Yine varsayalım ki, müşterek hareket etmemizi, organize olmamızı gerektiren nesnel koşullar var. İçimizden birini bir süreliğine bize liderlik etmesi için seçtiğimizi düşünelim. Eleman da, kendi ehliyeti, vukufu dahilinde, bizi organize ediyor; yönetiyor olsun. Derken, içimizden bazıları, silahlı olanımıza dönüp, “O belinde taşıdığın boru mu? Görmüyor musun, bu adamın niyeti kötü? Bizi felakete sürüklüyor. Bu gidişata hala nasıl seyirci kalabiliyorsun? Yeri geldiğinde kullanmayacaktın da, neden taşıyorsun o silahı?” türünden salvolarla, sabah akşam, gece gündüz, aylarca, yıllarca kafa ütülese… Hele bir de, bu çığırtkanlar, dokuz kişilik grup içinde, en akıllı, bilgili, kafası çalışan tipler olarak algılanmaktaysa…

Demokrasiyi yüceltmesini, içselleştirmesini bekleyeceğimiz ilk kesim silahlı kuvvetler mi? Memlekette herkes demokrat da, bir onlar mı özümseyemedi demokrasiyi? Hayır. Silahlı kuvvetlerin bu bağlamdaki tek farkı, bellerinde silah olması. Onlar anti-demokratik hareketler içine girdiklerinde, bunun ülke ölçeğinde, bütüncül bir etkisinin olması. Yoksa, zihniyetleri ölçüp sıralamaya koysak, asker, bir çok kesimden daha demokrat bile çıkar.

Dolayısıyla, bana göre, sorunun kaynağı asker değil ki, işe, askere dönüp, “Sen de düzelt artık kendini be kardeşim.” diyerek başlayalım. Meseleyi bu şekilde görmek, birilerinin değerlendirmesinde ‘askeri aklamak’ manasına geliyorsa, bana göre have hoş.

Yazımızın ilk bölümünde, daha ziyade, hukuk alanındaki skandal kararlardan örnekler vermiştik. Mentelektüellerin yarattığı ve ülkeyi kaplayan zihinsel atmosferin etkisiyle tamamen sığlaşan ve siyasallaşan yargı alanının ahval ve şeraitini yansıtmaya çalışmıştık. Orada da, akşam pijamasını giyip Emre Kongar izleyen (en iyimser senaryo bu, tabii ki), sabah gazetesini açıp Emin Çölaşan okuyan sevgili yargıçlarımızı mı suçlasaydık yani, verdikleri dudak uçuklatan kararlardan ötürü? Hayır. Kimse gökten zembille inmiyor. İnsan dediğimiz toplumsal varlık, içinde yaşadığı entelektüel iklime bağımlıdır, büyük ölçüde. Kanaatlerinize önderlik eden insanların (mentelektüeller) çapı, sizin düşünce ufkunuz üzerinde de belirleyici rol oynar.

Pekiyi, nedir bu memleketin kanaatlerimize önderlik edenlerinin entelektüel vasatı?

Haydi, gerçeklerden kaçmayın artık. Gelin, birlikte yüzleşelim kendimizle.

Hulki Cevizoğlu…

“Efendim, sen de hep böyle tekil örnekler buluyorsun. Niye bunları bütüne genelliyorsun?”

Durun; panik yapmaya gerek yok. Sakin olun. Hulki deyip geçmeyin. Tekil bir örnek değil o. Kanıtlayacağım bunu size:

Elimde, Hulki’nin bir kitabı var.

“Verilen ödüller arasında, Hulki Cevizoğlu’nun kabul ettiği bazı ödüller:”

Liste, birbuçuk sayfa uzunluğunda. Yüzlerce kurum ödül vermiş. İçlerinden bir kaç tanesini seçiyorum:

Yılın Atatürkçüsü (Atatürkçü Düşünce Derneği-2004)
Yılın Tartışma Programı (Türk Eğitim Sen-2004)
Yılın En İyi Tartışma Programı (Özel Radyo ve Televizyon Yayıncıları Derneği-2004)
1998 Sedat Simavi Televizyon Ödülü (T. Gazeteciler Cemiyeti-1999)
Yılın Gazetecisi (Gazeteciler Cemiyeti-1997) (yalnızca bir kişiye verilen bir ödül)
TV Tartışma Dalında Yılın Televizyoncusu (T. Yazarlar Birliği-1997)

Böyle yüzlerce ödül… Ağırlık, üniversiteler tarafından verilmiş ödüllerde.

“Ne var yani bunda?” diyenlerinizi duyar gibiyim. Ben bir Hulki müptelasıyım; özetle anlatmaya çalışayım:

Hulki, Evrim Kuramı’yla ilgili yaptığı bir programda, kendisine gönderilen bir faksı konuğuna göstererek soruyor (mealen): “İzleyicilerimizden biri göndermiş bu fotografı. Belden aşağısı timsah; belden yukarısı bir çocuk (insan yavrusu) görüntüsünde. Hocam, acaba bu, yok olduğu iddia edilen ara türlerden biri olabilir mi?”

Sevgili Hulkiciğim’in tahayyülü, insanla timsah arasında bir ara tür bulunma olasılığına açık. Zaten kendisi, her yıl, iki, üç programını, muhtelif devr-i daim makineleri icat eden Türk mucitlere ayırır. Her ne hikmetse, memleketimde, mevcut bir motoru, yüzde bir ya da yüzde iki daha verimli çalıştıran bir icat yaptığını söyleyen çıkmaz. Benim mucidim, sonsuz, sınırsız enerji-iş üreten makinaları icat eder hep. Daha bir kaç ay önce, yanlarına emekli generalleri de alarak tüm medya organlarında lansman/kampanya yapan ERKE Grubu’nun makinasını unuttunuz mu yoksa?

Söz uçar, yazı kalır dendiği için (gerçi ben kaydederim Hulki’nin programlarını), Hulki’nin entelektüel kapasitesini ölçmede, televizyonu bir kaynak olarak seçmek haksızlık olabilir. Elimde tuttuğum kitabından bir alıntı yapayım, o halde:

“Bugün bir önder aranıyor. Toplumda büyük bir ‘boşluk’ var. Siyasi boşluk, insanlarda ‘duygusal boşluğa’ da yol açıyor.”

Bayağı zorlayınca, fikir olarak bunu bulabildim.

Anlatabiliyor muyum? Defaaten Yılın Gazetecisi, Yılın Televizyoncusu seçilmiş birinden söz ediyoruz. Onlarca kitap yazmış. Üniversitelerden aldığı yüzlerce ödülü yazmaya üşeniyorum.

Demek istediğim, Hulki münferit değil. Onu beğenen, onu takdir eden, destekleyen, ona inanan onbinlerce elitin bir simgesi. Sokaktaki adamdan, cahil, cüheladan bahsetmiyoruz: Akademisyenler, en seçkin meslek kuruluşlarının jürileri…

İşte budur. Elitimizin seviyesi, vasatı tam da budur. Bu yazıyı okumakta olan ‘kremanın kreması’ siz değerli okurların da yüzde doksanının vasatı bu. Gelin, kralın çıplaklığını görmeye buradan başlayalım. Bana beğendiğiniz gazetecilerin, televizyoncuların, yazarların, akademisyenlerin, siyasetçilerin kimler olduğunu söyleyin; size kim olduğunuzu, ne olduğunuzu söyleyeyim. Size, çıplak olduğunuzu söyleyeyim.

İlhan Selçuk değil miydi, Ziverbey’de darbeciler tarafından işkence edilen? Pekiyi, yıllardır askere darbe yapması için davetiye çıkran kim?

Kimler alkışladı e-blidiriyi? Hatta, kimler gecikmiş ya da hafif buldu?

Şöyle de sorabiliriz: E-bildiriye kaç kişi karşı çıktı? Rüstem Batum’un ya da Altan ailesinin verdiği türden bir tepkiyi, onlar gibi kaç kişi daha verdi?

………………………

Darbe çığırtkanı ya da şakşakçısı pek muhterem mentelejensiyamıza bir de müjde verelim; yeri gelmişken. Nefesiniz kuvvetliymiş; milyonları, gulyabani mavallarıyla, bindirilmiş kıtalara dönüştürüp, olmayan tehlikelere karşı farkındalık yaratıp, meydanlara dökebiliyormuşsunuz, kolaylıkla. Aynı kalabalıklardan, bir askeri müdahale sonrası, o meydanlarda eser olmayacağından, hepinizin önü açıktır; vatana, millete hayırlı olsun. O meydanlarda kimse tankların ne önünde duracağı, ne de üstüne çıkacağı için, Türkiye’de her zaman darbe yapılabilir ve başarılı da olur. Aydınım faşist; halkımınsa demokrasiyle işi yok. Bu haliyle, ister askeri vesayet türü rejimlere, isterse aleni cunta idarelerine zaten ziyadesiyle layıkız. Yineliyorum; bunun için askeri suçlamayın. Canım, siz de hemen desenize, “Kimseleri suçlayacağımız yok; bize göre düğün, bayram.”

Ben de onu anlatmaya çalışıyorum işte.

Bu arada, bu cinnetten, bu gerilikten ve gericilikten mesul tuttuğum mentelektüellerimize kızamadığımı da itiraf etmeliyim. Daha ziyade, acıma benimkisi. Böylesine sefil bir varoluş… İnsan düşmanını bile o halde görmek istemez.

Nasıl bir hal o?

O öyle bir hal ki, iki lafı bir araya getiremeyen, bırakın artikülasyonu ya da tonlamaları, diksiyonuyla bile dehşete düşüren sunucu parçalarını, TV’de, uzman konuk diye ekrana çıkarılan kelli felli, meşhur mentelektüellerimizle çatır çatır tartışırken bulursunuz. En temel düşünce melekelerinden dahi yoksun bu sunuculardan biri, her gün başka bir uzmanla, başka bir uzmanlık alanında, al takke ver külah tartışır mevzuları. Bir gün maliye politikaları, ertesi gün AB müktesebatı, bir başka gün reel faizlerle kur arasındaki ilişki ya da Kuzey Kore’nin nükleer programı… Dikkat edin; soru sormaktan bahsetmiyorum burada. Kora kor fikri münakaşadan… Normalde, kendiniz de uzmanı değilseniz, bir uzmanla, onun uzmanlık alanına giren bir konuda konuşamazsınız. O konuşur; sizse pek bir şey anlamadan dinlersiniz. Hatta, uzmanın dili size yabancıdır. Normalde, uzmanın, derdini anlatabilmek için çırpınıp durması gerekir. Söylediklerini sizin de anlayabileceğiniz bir dile, kültür düzeyine taşıyabilmek (indirgeyebilmek) için. Tabii, bunların hepsi ‘normalde’ olur. Oysa benim memleketimde, uzman konuk diye TV’nin önüne konan mentelektüellerin ekseriyeti, uzmanı oldukları konuda, kahve köşelerinde pişpirik oynayan bir vatandaştan bile daha biligisizdir.

Çok mu abarttık? Nasıl olabilir ki? Vallahi, eğer o kahvede, es kaza bir belgesel kanalı açık kalamışsa, farkındalık dahi olmadan, salt kulak dolgunluğuyla, o uzmanı üçe katlayacak hale gelmiş olabilir vatandaş. Zira, benim mentelektüelim, benim uzmanım, 20-30 yıl öncesinin ezberiyle gider. Asla kendini güncellemez. İşte bu yüzden, bunları, muhtelif olaylar karşısında, mütemadiyen “Ezberimiz bozuldu.” derken bulursunuz.

…………………………..

Bu ülkenin geleceği için ümit beslemekten yoruldum. Bu sığlıkta boğulmamak için çareyi yabancı kanalları açmaktan, Internet’e kaçmaktan bıktım. Gulyabanilerle korkutulamayan, özgürlüğün kıymetini, azıcık da olsa bilen bir halk istiyorum. Bu bir itiraf…

Sorunları çözmek için, nedenleri bulup maniple etmek gerekir demiştik. Sorunun nedeni mentelektüeller. Onları değişitirebilseydik, -illa birer Ali Bayramoğlu, Mehmet Altan, Zafer Üskül, Baskın Oran, Faruk Birtek seviyesine ulaşmalarını ya da Rüstem Batum kadar cesaret gösterebilmelerini de beklemiyorum- onları yeniden, düşünmeyi seven birer talebe yapabilseydik, sorun çözülürdü. Lakin, malesef, mentelektüellerimizin ekseriyeti, yalnızca cahil ve zayıf kişilikli değil, aynı zamanda namussuzdurlar (ahlaksız manasında).

Demek istediğim, sizler tüketmeyi seçtiğiniz müddetçe, bunlar metal fırtınalar yaratır; sizi kurtlarla dolu vadilerden geçirir; devr-i daim makinelerine bindirir. Bu müsveddeler, bilseler ki Türkiye -hatta dünya- yok olacak, yine de aynı şerbeti vermeye devam ederler, nabzınızı tutup.

Dolayısıyla, mentelektüellere umut bağlanamaz, kurtuluş yolunda. Sizin taleplerinizi değiştirmeniz lazım. Sizin, bu namussuzlardan daha fazlasını istemeniz lazım. Oysa bunu yapmanızı gerektirecek koşullar da yok artık. Hatta belki de hiç olmadı.

Concorde belki de hiç uçmamıştı ki, düşsün.

Popularity: 19% [?]

1 yorum »

  1. Tuncblake şöyle yorumlamış:

    July 6th, 2007 at 12:20 am

    Keremoviç!
    Seni böyle çağırıyorum çünkü bir zamanlar sen ortodoxtun… Marxisttin… Concord diğil Soyuzlarla, Mirlerle düşünür, Sergei Bubka gibi atlardın…
    Muhtıradan beri, halbuki; Ordu, darbeler, filan, sen bunları ağzindan sınıf kapitalizm, emperyalizm kelimeleri çıkmadan analiz edicem diye öyleee uğraaşıyorsun; hani ağzında igneyle türkü soylemeye uğraşmak gibi bi şey bu…
    Üstelik yazık! Yani böyle uzun uzun da yazıyosun bilader yahu…
    Sınıftan bahset hocam ne oluyosa orda oluyo; Varidatı analiz etmessen Hulki olursun, varidatı analiz edersen Hulk!

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın