1 Mayıs Tanıklıklarım…

1mayis1.jpgYazan:  Özgür Erbaş

“Yanılmaların esasını anlamak için ihsasların mahiyetini düşünmek lazımdır. İhsaslar, idrak haline geçerken bazı saklı unsurlarla temasa gelirler, saklı unsurlar, yeni ihsasa benzeyen, eski ihsaslardan şuurda kalanlardır. Eski unsurlar, yeni ihsaslara eski manayı vermeğe, idrak mekanizmasını sevk ederler; bundan, yanılmalar benzetmeler hâsıl olur… Karanlık, heyecan, telkin diğer şahitleri taklit, vak’a ile dinlenme arasında zaman geçmesi veya sanığı teşhise yetmeyecek kadar az görmüş olmak yanılmaları artırır, ihtiyarların görmeğe müstenit şahadetlerinde samimi hatalar pek çoktur… dikkat azalır, hissetme uzuvlarındaki zayıflamadan hâsıl olan boşlukları gayri şuurî olarak doldurma temayülü kendini gösterir. Bu gayri şuurî doldurma, hadiselerin yanlış tefsiri, şekil değiştirmeler neticesini doğurur. Hafıza zayıflaması yeni intibadan eskiye doğru gider.. İhtiyarlarda telkin kabiliyeti artar… Muayyen şahısların tesiri altında kalırlar. Umumiyetle ihtiyarlıkta bir ruhi değişme kendini gösterir, daha ziyade kendilerini düşürme hali başlar. Cahil şahidin ruhi hali, mühim miktarda davadaki tarafların kendi üzerindeki tesirine bağlıdır. Bu sebeple ya iki, taraftan birini tutar yahut söylemeyi daha münasip görür… Dava ile az veya çok menfaat veya alakanın bulunması halinde şahidin tarafsızlığından haklı olarak hakim şüpheye düşer… Aile, bağı, kan birliği, menfaat rabıtası. (taraflarla) şahit arasında bir tesanüt hissi doğurmuş olabilir” (Prof. Dr. Faruk Erem, Adalet Psikolojisi, Sahife: 307 ve devamı, Ankara 1977 ).

(“Hafıza-i beşer, nisyan ile maluldür,” denmiştir. Bizler unuttukça, birileri de her seferinde çıkıp, “Sizi korumak için yaptık,” demeye devam ediyor. Ben de tanıklığım sıcakken sözler gibi uçup gitmesin diyerek, notumu düşüyorum.)

***

Bahar günlerinin insanı ev kedisine çeviren, buharlı, çiğli, az nemli bir sabahı idi. Farkındaydım, o gün 1 Mayıs’tı. İşçinin, emekçinin bayramıydı. Ben de işinde gücünde bir kişi olarak hemandem adliyeye, adliyelerin en meşhuruna gitmek zorundaydım. Müvekkillerin hakları, bayram falan dinlemezdi.

Duruşmanın geç sayılabilecek bir saatte oluşu ve akşam beni misafir eden arkadaşımın, beni arabayla karşıya atacak olması içimi rahatlatıyordu; nasıl olsa yetişiriz canım, diyerek sabah 8:45’te evden çıktık. Atladık arabaya, bastık gaza, neşemize neşe katsın diye açtık radyoyu. Birinci köprü trafiği, İzmit’ten, ikinci köprü trafiği Çanakkale’den itibaren tıkalıydı. (Abarttığımı düşünüyorsanız, Çanakkale’ye yaklaşık 6, İzmit’e 1,5 saatte gidilebildiğini, o sabah insanların sadece köprü üzerinde 4 saat beklediklerini anımsatırım.)

Hemen eve çark ettik, arabayı bıraktık, bir taksiye atladık, “Haydarpaşa İskelesine…”. Bu konuda bir akşam önceden arkadaşım tarafından uyarılmıştım, Haydarpaşa ve Üsküdar iskelelerinin açık olduğunun farkındaydım, nihayetinde bilinçli bir yurttaştım. O sırada, akşamdan uyarılarını ileten arkadaşım telefon açtı, “10 dakikalık yolu 2 saatte aldık, hala otobüste oturuyorum.” dedi. Oysa ben deniz yolunu seçmiştim, ilerlemekteydim; uzun sürmedi. Haydarpaşa ve Üsküdar iskelelerine açılan tüm yollar kapalıydı, geniş bir tur daha atıp atladık taksiden, başladık yürümeye. Haydarpaşa’da, yanlardaki lastiklerine bile öpücük atıp hop atladık vapura. Koca vapurda, çaycının siparişleri tek tek alıp bir daha görünmeyerek saklambaç oynamasına ve vapurda kötü de olsa çayımı içme ilkemi bile çiğnememe karşın hiç sinirlenmedim. O derece neşeliyim.

Vapur yanaştı. Derhal sıçradım karaya, üst geçitten koşar adım çıktım, yuvarlanarak indim. Taksi dolmuşları bekliyorum, yoklar. Durumu kabullenip anlayışlı bir yurttaş olarak tırmanmaya başladım Bab-ı Âli Yokuşunu. Tıknefes daldım adliyeye. Baktım daha bana sıra var, hemen çay eksiğimi tamamladım, bir nefes sigara… Duruştum, çıktım adliyeden.

Büromuz, bütün yolların kesilmiş olduğu yerde olduğu için, yürüyerek mi gitsem, yolları bahane edip mesaiyi yarıda mı kessem diye düşünürken uyarıcı arkadaştan bir telefon daha aldım. Güzergâhımın üzerinde çatışma çıktığını, polisin önüne geleni dövdüğünü ve gözaltına aldığını, kendisinin bir işçi olarak bayram yapmaya karar verdiğini ve eve gideceğini söyledi. Bir çay molası daha verip ortalığın sakinleşmesini beklemeye karar verdim. Ama midenin de bir kapasitesi var. Bir yandan da işçi olarak kaytarmanın verdiği vicdan azabıyla, düştüm yola. Gelen geçen taksilere el sallıyorum, hepsi dolu.

Nihayet ön koltukta müşterisi olan bir tanesi yanaştı, müşteri ne tarafa dedi, söyledim. Atla dediler, atladım. Ben homurdandıkça taksici iki kat homurdanıyor, “Böyle rezillik olmaz.” diyorum, “Asker bile var içlerinde,” diyor. Diğer müşteriden ses seda yok, ilerliyoruz. Diğer müşteriyi gideceği yerde indirip yola devam ettik. Büroya gidince valiliği arayacağımı söyledim, taksici dikiz aynasından bana hafif bir güldü, ben “Kimi kimden korudukları belli değil,” deyince o, “Belli olmaz mı? Bölücüleri…” dedi. İşte o dakikadan sonra açtım ağzımı, yumdum gözümü. Gözümü açana kadar, “Bu şehirde 5 gün arayla 4 yer bombalandı, bir gazete binası 1 haftada 3 kez bombalandı, sokak ortasında bunca ihbara rağmen adam öldürüldü. Kimi kimden korudukları belli,” deyivermişim. Taksici bu kez daha bir dikkatli baktı yüzüme ve “Ben memurum,” dedi. İlk anda anlamadım, “Ek iş mi yapıyorsunuz,” dedim. O, “Hayır ben memurum,” dedi. Trink diye indi bu sefer jeton. 1 Mayıs nedeniyle İstanbul’da 3 bin sivil polisin taksici olarak görevlendirildiğini söyledi. Benim sinirlerimi aldı bir gevşeme, başladım kahkahalarla gülmeye. Ben güldükçe memur bey de gülüyor, sinirlerim tel pişmaniye olup taksinin arka koltuğuna dökülüyor. Büroya yakın bir yere ulaşınca, toplanan paraları sormak aklıma geldi, “Devlete irad kaydediliyor,” dedi. Bu kez kahkahalarım daha yüksek perdeye çıktı. “Yani devlet yolları kesip taksi mi işletiyor,” dedim, yorumsuz kaldı. Gider makbuzu gerektiğinden, üstelik devlete giden paramı da belgelendirmek istediğimden fatura istedim, taksici memur bey, “Aman avukat hanım, onu da başka taksiden alıverin,” dedi. Ben güle oynaya taksiden indim.

Büroya ulaştım ve telefona sarıldım. İstanbul Valiliği Halkla İlişkiler Bölümü’nü aradım, beni “Doğrudan Başbakanlık Hattı/150”ye yönlendirdiler. Tabii, dedim orayı da aradım. “Hizmetlerimizin size daha kaliteli ulaşması için görüşmeniz kaydedilecektir,” uyarısını dinledim ve hattın ucundaki hanımefendiye, “önlemler, mağduriyetler, böyle şey olmazlar, kesinlikle olmazlar…”la dolu bir konuşma yapmaya hazırlanırken, ilk cümlemin ardından, “Ah hanımefendi sormayın, biz de perişan olduk” yanıtını aldım. Sözün bittiği yere çoktan gelmiştik, nihayet anladım.

Popularity: 11% [?]

RSS beslemeleri · TrackBack URL

Yorum Yazın