“Kardeş, Beyinciğin Görünüyor!”

beyincik01.jpgYazan: Özgür Erbaş

Geçen yaz, İstanbul’un sulu sepken nem ortamında neredeyse erimeye yüz tutmuştu asfaltlar. Herkes bürosunun/evinin içini soğuk tutmak için, sokağı daha da ısıtma pahasına iklimlendiricilerini roket ayarına getirmişti. Benim gibi işi sokakta olmak olan amele kısmına da iklimlendiricilerin damlattığı sularla duş almak kalıyordu.
İşte o günlerden birinin bitiminde, bir türlü kestirmeye kıyamadığım saçlarımı kurşun kalemle ensemde topuz yapmış, üzerimde keten elbise, ayağımda sandalet (tüm serinletme araçları tamam olarak) İstiklal Caddesi’nde yürüyordum. O kadar perişan vaziyetteydim ki anlatmak kabil değil. Azıcık esintili bir yere çöküp bir semaver çay içmekten gayrı hiçbir şey düşünemiyordum.

O kalabalıkta güç bela ilerlerken, karşı istikametten seyrüsefer etmekte olan bir vatandaşımızla aramızdaki mesafe yarım metre civarına indiğinde, “Hamfendi, memeniz görünüyor!” dedi. E, haliyle ısınan meme genleşmiş, benim düğmelerden biri de hafiften açılmıştı anlaşılan. Adamcağız da bunu görmüş, beni uyarmaya karar vermiş ve uyarmıştı netekim.

Ben sıcaktan bezmiş, siniri tepesine çıkmış, iş gününü bitirdiğine kendini ikna etmeye çabalayan, şehirli kadın olarak, carlak bir sesle adama “Bakmaa…” dedim. Sen bakmazsan, hatta baksan bile söylemezsen, o düğme açık olmayacak nihayetinde.

Tüm bunlar, tahmin edilebileceği gibi birkaç saniye sürdü. Sonra ben o zor duran düğmeyi, tekrar açılmak üzere ilikledim ve devam ettim. Aslında devam edemedim. Yürüdüm, ama orada kaldım. Bu diyalogda bir saniye bile düşünmeye değer bir durum yok muydu gerçekten? Adamın biri, beni uyarmış mıydı? İyilik mi etmişti? Taciz miydi? Gel seni emzireyim desem ne yanıt verirdi? Çantayı kafasına geçirsem ne olurdu? Suçlu ben miydim? Ortada bir suç var mıydı? Halk arasında bir frikik olayı mı yaşanmıştı? Bu adam beni otobüste denk getirse ne olurdu?

Tüm bu düşünceler homurtulara dönüşürken aklıma şu cümle geldi: “Kardeş, beyinciğin görünüyor.” Sonrası gülümse eşliğinde şu savaşkan laflarla geldi: “Kafatasın açık kalmış da. Yanlış anlama yani, ben iyi niyetimden diyorum. Yoksa iki cihanda biraderimsin yani. Yalnız, gözlerine bakınca, ense kökünü görüyorum. O derece saf, temiz ve şeffafsın.”

Kendimce onu aşağıladım, rahatladım. Ama bunları ona söylesem ne olurdu ki! Hiçbir şey olmuyordu, biliyordum.

Üniversitedeyken kız yurdumuzun etrafında dönenen sapıklardan biri, kabanının önünü hafifçe açıp, gözlerimin tam içine bakarak çükünü gösterdiğinde yine farklı bir şey denemek geçmişti içimden ve “Göstermeye değer mi şuncacık şeyi” demiştim. Adam da istifini bozmadan yürüyüp gitmişti. Ne egosu baltalandı, ne kafasındaki tuğlalardan biri pıt diye önüne düştü ne de utandı; bir sonrakine geçti. O vakit, ben bu adamı bir temiz dövsem daha mı iyi olurdu acep diye düşünmüştüm. Sonraları başka vakalarda da başka türlü tepkiler verdim, sonunda bu herifi bir temiz döveyim dedim ve nihayetinde adı “tecavüz sokağı”na çıkmış daracık yolda iki yıla yakın gidip geldim. Çare olarak, tüm hatlarımı dümdüz eden bir kaban ve bir bere almayı bulabilmiştim. Hatta hatlarını gizlemek istemeyen arkadaşlar da benim koluma giriyorlardı, böylece toplu olarak korunmuş oluyorduk.

Aradan on yıldan fazla zaman geçmiş. Ama bizim ailenin sapık savma taktikleri daha da eskilere dayanır. Anneannem de kendi gençliğinde, yakasında hep çatal iğne taşıdığını söylerdi; biri el atmaya kalkarsa, ucunu takıp içinde çevireceksin ki kolay çıkmasın. Ben de kendi çeşitlemelerime devam ediyorum; ama karanlık yollarda ardımdaki gölgeleri kollamayı, çantamı daha sıkı kavrayarak, topuklarıma küt küt basarak yürümeyi de ihmal etmiyorum. Bu tedirginlikle yaşamak da yaşama sanatına dair bir çeşitleme olsa gerek.

Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>