Kitap Elimden Düşünce Uyandım
April 26th, 2007 at 6:08 pm (Öykü)
Yazan: Pınar Elmasoğlu
Saat gecenin yarısını çoktan geçmiş. Gelişigüzel tıkıştırılmış eşyalarla toplanmış çantam, yirmi dakikadır apartman boşluğundayım. Elim asansörün çağrılma düğmesine basmaya hazır, hareketsiz. Öyle ne kadar durdum hatırlamıyorum. Hiçbir yere gitmek istemiyorum. Gidişim, buna hazır olduğumdan ya da gitmek istediğimden değil, kalmanın ruhuma vereceği ağırlıktan, zamanla oluşacağını bildiğim mide bulantısından kurtulmak için. Kilitlenmiş gibiyim.
(Hatırladın mı bu, yine çok tanıdık bir ayrılık anı).
Asansördeyim. Her katı hayatımdaki bir önceki yıla geri dönüyormuş gibi ağır ağır geçiyoruz. Şimdi nereye gideceğim ki bu saatte? Uzun zamandır sarıldığı, kök saldığı duvardan sökülen sarmaşık gibi hissediyorum. Boşlukta sallanan bir hisle üşüyorum. Ahmet’i arasam evde midir?
…
Kitap elimden düşünce uyandım. Saatin kaç olduğundan habersizim. Kalkmaya çabalarken bilinçsizce bir hareketle ayaklarım terliklerimi aradı. Bulamayınca sıkılıp kendimi yatağa geri bıraktım. Başucumdaki lambayı yaktığımda, yatağın hemen yanındaki not defterine ilişti gözüm. Yıllar önce çalıştığımız bir konu üzerine dağınık biçimde karalanmış birkaç satırlık el yazına bakakaldım. Şekilsiz ve ince çizgili harflerinin arasından gözlerini gördüm. Gözlerine bakınca, beni yine çok zorlayacak, unutulmuş bir aşkın zayıf pençesine düşmemek için son bir gayretle çevirdim başımı. Baktığım yönde ise camdan yansıyan görüntüm vardı.
Gözlerime baktım. İlerleyen zamanı umursamadan yaşlanmaya tüm ruhumla karşı koymama rağmen, çevrelerinde belirmiş ince çizgilerin her biri yıllardır yokluğunun kalbime attığı çizikler gibi geldi bir an bana. Yataktaki boş taraf büyüyerek camdaki görüntümle karıştığında, tam ortamdan vurulmuşum gibi bir boşluk acısıyla ezildim. Dönüp fırladım hemen.
(Ruhun özgür değil ki halen senin, öyle gibi sanıyorsun. Yalancı bir rahatlık içindesin esnek duvarlarının arkasında. Bir sabah kalktığında aynaya baktın mı merak ederek, senin gözlerin gerçekten ne renk? Öyle bir boşvermişsin ki bir dolu şeyi, arada kendini bile unutmuşsun.. Uyan diyorum uyan! Senin gözlerin aslında mavi değil!)
“Senin dudakların pembe ellerin beyaz, alt tu ellerimi bebek tut biraz.”
… Zihnimin duvarlarında yankılanan satırların arasından; kendimin aynadan bana mavi gözlüymüşüm gibi bakan yüzüme doğru kaçamak bir bakış fırlattım. Doğruldum. Diş macununu uzuncadır ağzımda tutuyormuşum, paslanmış gibi yanmaya başladı dilim. Gece yarısı susuzlukla uyandığımda, yatmadan baş ucuma bıraktığın bir bardak suyla yeniden hayata dönüşümün ferah hissini aradım yeniden. Hatırladım, sen hep benden geç yatardın.
(Ne kadar zaman geçti bu aşkın saplantılı hallerden kurtulduğunu zannettiğin günlerin üzerinden? Ne kadar da kısa sürdü kendini kuş gibi özgür hissetmelerin. Özgürlük dediğin dışarıdaki duvarlarla ilgili değil diyorum; önce kendi duvarlarını kaldıracaksın. Şimdi fark ettin mi ruhunun arka bahçelerinde ne var? Şu boy boy yükselen ağaçların ardında gizlenen duvarları fark ettin mi?)
… Hızlı hızlı taradım saçlarımı, her zamanki gibi umursamaz bir bakış fırlattım aynaya. Gözüm aynanın yanındaki bardağın içinde uzun zamandır kullanılmayan ikinci fırçaya takıldı. Fırçayı alıp ayakkabılığa doğru fırlattım, “suet fırçası olsun bu madem” diye düşündüm. (Oysa süet ayakkabım yoktu ki benim). Aceleyle giyindim. En çok kendimden kaçmak içindi acelem.
Dışarıda ılık, güneşli bir hava var. En kısa yoldan sahile yürürken içimden bir garip coşku yükseldi aniden. Yalnızlığa dair bir coşkuydu bu, belki sadece şimdilik. Göğsümde düzensiz pıtırtılarla atan kalbimi dinledim bir an. Geçmişte yaşanan aşkın buruk tadı halen hissettirirken kendini, aynı şeyleri sanki hiç yaşamamışım gibi, bir kez daha ve en baştan yaşamaktan kaçmayacak bir kalbi taşımak garip ve zor geldi birden.
(Tüm sevgilileri dizip önüne birer birer, arayıp bulamadığını, kendinden suretler yaratmaya çalıştığın geçmiş aşkları, neleri umduğunu, ama en çok neleri bulamadığını anladıysan eğer sevin. En çok boşlukların tanımlar seni. )
İlerideki banka doğru yürüdüm. Gözlerimin gerçekten ne renk olduğunu düşündüm. Uzakta bir evin açık kalmış camından ince bir müzik sızıyor dışarıya. Çalan müzikle hissettiğim sızı, özlerken hissettiğim sızı, birini kendinden çok sevdiğinde oluşan, yıllar geçse de azalıp, çoğalıp, unutulup, yeniden yeniden yaşanılan sızı hep aynı yerde duruyor. Bundan kurtulmanın yolu yok ki, bu kendini terk etmek olur. O da ne büyük bir aldanış. O zaman ben yine aynı şekilde sevmek istiyorum. Canım acısa da hep aynı, hep aynı şiddetle sevmek istiyorum..
(Sev o zaman, al bakalım!)
…
Etraf karanlık.. Gözlerimin önünde hayalimdeki bin bir ışık, sağ kolumda başının ağırlığı.. Her sarılışıma karşılık gözlerin kapalı, sevgime alışmış yüzün bana ne çok şey düşündürüyor. Ne kadar da huzurlusun.
Oysa ben, gözlerimi kapayıp huzurla başımı dayayamadım hiç omuzuna, en bitmez telaşımdı seni daha çok sevmek. Daha çok sarılmak, her sarılmadan yeni yeni anlamlar, artmış sevgiler çıkarıp sana sunmak istedim.. Sende hep sevilecek bir şeyler daha arayan bendim. Bu benim baştan kaybedişim. Bu benim daha en baştan, hem seni hem kendimi kaybedişim..
Tarifi zor bir his, sürekli bir bulantı, sürekli bir kaçma hissiyle birlikte, aşka sarılan bir ikinci yanın varlığı zorlayıp duruyor beni. Şimdi sen, karanlıkta gözlerin ikinci bir karanlığa kapalıyken, tüm bunlardan habersiz, ruhuna yapışık bir huzurla öylece yatıyorsun. Ben, gözünü açınca bürüneceğim heyecandan, art arda gelecek sarılışlardan, saçlarının yüzümdeki kokusuyla birlikte unutacaklarımdan ürkerek bekliyorum seni.
Uyan bakalım sevgilim, uyan da her şey kavuşsun güne. Ruhumun güne çıkması senden bağımsız olsaydı ya keşke..
Var oluşumuz en çok alışmaya dair. Ve anladım insan en çok unutmakta başarılı.
(Sen şimdilik öyle zannet).
Asansördeyim. Saat gecenin yarısını çoktan geçmiş. Gelişigüzel tıkıştırılmış eşyalarla toplanmış çantam, yirmi dakikadır apartman boşluğundayım. Elim asansörün çağrılma düğmesine basmaya hazır. Öyle ne kadar durdum hatırlamıyorum. Hiçbir yere gitmek istemiyorum. Gidişim, buna hazır olduğumdan ya da gitmek istediğimden değil, kalmanın ruhuma vereceği ağırlıktan, zamanla oluşacağını bildiğim mide bulantısından kurtulmak için. Kilitlenmiş gibiyim.
(Hatırladın mı bu yine bir ayrılık anı..)
Popularity: 16% [?]

özgül işgör şöyle yorumlamış:
May 4th, 2007 at 6:46 pm
Okuyunca sallanıp kendime geldim. Son zamanlarda böyle keyifli bir şey okumadığımı hatırladım. Hatta okumak ve yazmak için ne kadar az vakit ayırdığımı ve yazdıklarımın genelde iş mektupları olduğunu fark ettim. Ellerin sağlık ne güzel anlatmışsın.
Yazdıklarını ne zaman kitap olarak görücez canım arkadaşım??
Sevgiler
ArifParis şöyle yorumlamış:
May 16th, 2007 at 1:59 pm
Kacincidir Okuyorum Bu Yaziyi. Laf Kalabaligi Olmadigi Kadar Insan Okuyunca Kendini Sessizligin Icinde Buluyor. Hep Okudugum Bu Satirlarin Arasinda Egemen Olmak Istedigim Duygulari Ariyor Gibiyim…Bu Bir Kac Satir Yazi Sadece Ayrilik Ve Cellatin Icin Yazilmis. Kendinden Hic Bir Sey Yazmamis Olmasina Karsin Herseyiyle Yine Orda Oldugunu da Iyi Bir Dille Kanitlamis. Umarim Bu Arkasi Gelecek Uzunca Bir Hikaye Olur. Ayrilik Ve Cellatin Hikayesi…
Pınar Elmasoglu şöyle yorumlamış:
May 21st, 2007 at 9:14 am
Arif Paris Bey’in “egemen” olmak istediği duygularına tez zamanda kavuşmasını dilerim. Hayat insana yeni ayrılık yazıları yazdırabilir, ancak, “Cellatlık” meselesini ortaçağda bir ara halletmiş olduğum için, yeni yazılarımda bu kısmın ilelebet eksik kalacağını belirtmekte bir mahsur görmüyorum. Hiç bir şey yazılmamış olmasına karşın yine de beğendiğinizi iyi bir dille kanıtlamış olmanızın memnuniyetiyle herşeyiyle yine orada olan yorumunuza teşekkürü ayrıca borç bilirim.